Bir bok görmeyeceksin.

1126 Words
“Teklifimi kabul ediyorsun o zaman,” diye devam etti Raze. Sesinde zafer vardı, hafif bir alay. Riva’nın sabah kalkar kalkmaz işe gidip istifa ettiğini, direkt buraya koştuğunu düşünüyordu. Para gözdü Riva da. Ama evlilik sözleşmesi yapacaklardı ya, o konuda rahatladı. Kızın elinde koz yoktu artık. Ne işi vardı, ne parası. Tam istediği gibi. Riva’nın dudakları titredi. Öfke boğazında düğümlendi. “Sen nasıl utanmaz bir şeysin ya,” dedi, sesi alçak ama keskin. “Nasıl bu kadar kendinden emin olabiliyorsun?” Raze şaşırdı. Yüzüne yansımadı ama kaşları hafifçe kalktı. Ne demek istiyordu bu şimdi? Riva bir adım attı öne, masaya yaslandı. “Ne demek iş yerimi aratmak? Ne demek rakip olduğunu bile bile patronuma duyurmak? Beni onun gözünde ne duruma soktuğunun farkında mısın sen?” Raze başını hafifçe yana eğdi. “Onun düşünceleri çok mu umursuyorsun?” Riva sinirle soludu, göğsü inip kalkıyordu. “Ben üç yıldır sekreterlik yapıyorum. Üç yıl. Rakip büyük şirketin sekreteri patronumu arıyor ve ‘Riva baş editörlük teklifi aldı’ diyor. Sence bu adam benim ne yaptığımı düşünür? Sence beni nasıl görür?” Raze’nin kaşları çatıldı. Önce hafif, sonra daha belirgin. Ayağa kalktı yavaşça. Masanın arkasından çıktı, Riva’ya yaklaştı. “Ne ima etti sana?” dedi, sesi birden sertleşti. “Ne dedi sana o herif?” Riva’nın gözleri doldu ama ağlamayacaktı. Sinirden titriyordu. “Sen neden yaptın bunu? Senin yüzünden kovuldum!” Raze bir an sustu. Sonra masanın kenarına oturdu, kollarını göğsünde kavuşturdu. “Tamam,” dedi. “Teklifimi kabul et o zaman.” Riva kahkaha attı. Acı, kısa bir kahkaha. “Senin için her şey çok kolay, değil mi? Bir insanın hayatını bu şekilde mahvedip ele geçirmek. Ama beni yönetemezsin, Raze Noyan. Benden uzak dur. Ben senin oyuncağın olmayacağım.” Yere eğildi, çantalarını kaptı. Bilgisayar çantası omzuna vurdu, diğerini eline aldı. Kapıya yöneldi. Raze arkasından seslendi, sakin ama tehditkâr. “Göreceğiz.” Riva durdu, kapı koluna elini koydu. Omzunun üstünden baktı. “Bir bok görmeyeceksin.” Kapıyı açtı, çıktı. Raze masanın kenarında kaldı. Dudakları kıvrıldı, küçük bir gülümseme. Bu kızın dik başlılığı… garipti. Ya gerçekten deliydi, ya da kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. İkisi de tehlikeliydi. Ama Raze tehlikeyi severdi. İçinden geçirdi. “Kaç gün dayanacaksın bakalım, Riva?” Sonra telefonu aldı. Sekretere mesaj attı. “Handan’ı bir süre uzak tut.” Gülümsemesi genişledi. Riva asansöre binerken nefesi kesik kesikti. Elleri titriyordu. Ama ağlamadı. Asansör inerken aynaya baktı. Yüzü solgundu, gözleri kızarmıştı. Ama dik duruyordu. “Senin oyuncağın olmayacağım,” diye mırıldandı kendi kendine. Riva asansörden iner inmez dışarı adım attı, sonra durdu. Telefonunu çıkardı. Parmakları titriyordu ama numarayı çevirdi. Telefon bir kere çaldı. “Anne.” Karşıdan annesinin sesi geldi, biraz şaşkın. “N’oldu kızım sabah sabah?” Riva derin bir nefes aldı. “İşten ayrıldım anne. Mardin’e geleceğim. Söyle görücülere gelsinler, bir tanışalım.” Bir an sessizlik oldu. Sonra annesinin kahkahası patladı. Yüksek, sevinç dolu, neredeyse ağlamaklı. “Aaaah kızım! Allah’ım şükür! Bak gördün mü? Ben demiştim sana, demiştim! Kızım biz geçenlerde ailesiyle oturduk zaten. Yine geleceklerdi, istersen sen gelince çocuğa da söyleriz, o da gelir. Bir sizde bir birbirinizi görürsünüz. Ne güzel olur değil mi?” Riva’nın kaşları çatıldı. Bir an durdu. “Anne… demek söylemesem sen beni gizli gizli verecektin ha?” Annesi hemen telaşlandı. “Yok kızım yok! Öyle şey mi olur? Tanışıyoruz zaten aileyle. Sadece kaynaşalım dedik… Sen bilirsin tabii. Ama bak, çocuk efendi, ailesi düzgün. Sen gelince her şeyi yüz yüze konuşuruz. Ne dersin?” Riva gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Öfke hâlâ içindeydi ama annesinin sesi… o tanıdık, sıcak ses… biraz yatıştırdı. “Tamam anne. Birkaç güne geleceğim. Hadi görüşürüz.” “Tamam kızım, dikkat et kendine. Yolun açık olsun. Seni bekliyoruz!” Telefon kapandı. Riva telefonu cebine soktu. Dönüp arkasına baktı. Raze’nin gökdeleni hâlâ oradaydı. Camları sabah güneşiyle parlıyordu, devasa, soğuk, küstah. Riva dudaklarını büktü. “Göreceksin Raze Noyan,” diye mırıldandı kendi kendine. “Sana mı kaldım ben?” Sonra çantalarını düzeltti, omuzlarını dikleştirdi. Adımları kararlıydı. Evine doğru yürümeye başladı. Sokak kalabalıktı ama Riva kalabalığın içinde bile yalnızdı. Kafasında bin tane düşünce dönüyordu: Mardin, tanımadığı bir adam, ailesinin heyecanı, Raze’nin o sırıtan yüzü, kovulduğu ofis, Taylan’ın iğrenç eli… Eve vardığında kapıyı açtı, çantaları yere bıraktı. İçeri girdi. Salonda hâlâ o kırmızı güller duruyordu. Su şişesinde, hafifçe solmaya başlamışlardı. Riva onlara baktı. Bir an durdu. Sonra gülleri kaptı, mutfağa götürdü, çöpe attı. “Defolun,” diye mırıldandı. Sonra koltuğa oturdu. Dizlerini kendine çekti. Telefonunu eline aldı, uçak biletlerine baktı. Mardin’e en yakın tarihli bileti buldu. Birkaç güne. “Tamam,” dedi yüksek sesle. “Gidiyoruz.” İnsanın umudu tükenmediği sürece, kendinden vazgeçmesi mümkün değildi. İşte bu yüzden Riva, umutlarını bir bir harcayacak kadar ağır, ama kesin bir karar verdi. Riva eşyalarını toparlamıştı. Eski bilgisayarını ikinci el sitelerinden satıp uçak biletini almıştı. Evini henüz boşaltmamıştı; daha hiçbir şey net değildi. Küçük bir valiz hazırladı sadece: en güzel kıyafetlerini, iç çamaşırlarını, makyaj çantasını, en sevdiği kokuları. Annesi kesin paspal haline söylenirdi, Riva bunu çok iyi biliyordu. Dört kız kardeşin en büyüğüydü, üç abisi vardı ve tek bekar, tek aykırı, Mardin’de kalmayan tek kişi oydu. Aylar sonra Mardin’e adım attığında. Havaalanından çıkar çıkmaz onu almaya abisi Rojen gelmişti. Akşamüstüydü. Rojen arabayı kenara çekti, indi, Riva’yı görür görmez kollarını açtı. Riva valizi yere bırakıp abisine sarıldı; sert, kısa ama içten bir kucaklaşma. Rojen eşyaları bagaja attı, Riva ön koltuğa oturdu. Yolda Rojen direksiyona sıkı sıkı yapışmış, göz ucuyla Riva’ya bakıyordu. Esmer teni, yüzüne dökülen saçları, gömleğinin katlanmış kollarından görünen bilekten omuzuna dövmeleri, elindeki tesbih… Korkutucu görünüyordu. Mardin’de korkulan bir aileydi onlar. Bu yüzden de özgürlerdi. Kimse arkalarından konuşmaya cesaret edemezdi. Gece dışarı çıksalar, açık giyinseler, diğer ailelerin uymadığı ne yapsalar, kimse dönüp bakamazdı. “İstanbul nasıl?” diye sordu Rojen, sesi tok. “İyi,” dedi Riva kısaca. Rojen tesbihini şıklattı. “İşten ayrılmışsın.” Riva cama yaslandı, dışarı baktı. “Bir sıkıntı yok değil mi?” Riva yutkundu. Taylan’ı söylerse yarına sağ çıkmayacağını çok iyi biliyordu. Abileri Taylan’ı duysa, adamı bulup parçalarlardı. “Sıkıntı yok Rojen, ne olacak ya. Sıkıldım. Yıllardır aynı yerde. Ne bir adım ileri, ne geri. Başka iş bakacağım.” Rojen kaşlarını çattı, göz ucuyla Riva’yı süzdü. “Abi…” Riva yola bakarken dönüp ona baktı. “Ha?” “Abi diyeceksin lan.” Riva güldü, kısa ve alaycı. “He he.” Rojen devam etti. “Başka iş derken… Geçenlerde tanışmaya geldiler. Görücüler.” Riva hiçbir şey demedi. Sadece camdan dışarı bakmaya devam etti. Eve vardıklarında içeride tam bir curcuna koptu. Kardeşleri, abileri, eşleri, her birinin ayrı ayrı yavruları… Riva ilk abisi Aren’in çocuğunu yani ilk yeğenini kucağına aldığında çok mutlu olmuştu. Şimdi on tane yeğeni vardı ve ev bağırış çağırış doluydu. Bütün gece yemek yediler, çay üstüne çay içtiler. Riva durmadan anlattı: İstanbul’u, işini, hayatını. Her şeyi yalan üstüne yalanla süsledi, mutlu olduğunu, her şeyin yolunda gittiğini söyledi. Kimse sorgulamadı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD