Riva koltuğa iyice gömüldü, sırtını yasladı, kollarını göğsünde kavuşturdu. Bakışları hâlâ keskin ama içinde bir yerlerde o keskinlik çatırdamaya başlamıştı. Raze hâlâ ayaktaydı. Üstün. Rahat. Sanki bu evin, bu odanın, hatta Riva’nın sinirinin bile sahibiymiş gibi.
“Aradın,” dedi Raze sonunda. Sesi derin, tok. “Yardım istedin.”
Riva’nın kaşları çatıldı. Hemen atıldı.
“Hayır. Yardım istemedim. Aradım. Açmadın.”
“Açtım ama benimle konuşmadın.” Dedi Raze. Eymen kapıya geldiğinde açmış olmalıydı. Her şeyi duymuş olmalıydı.
“Ne istiyorsun?” dedi Riva.
Raze’nin dudakları kıvrıldı. O küçük, şeytani gülümseme yine.
“Seni,” dedi. Basit. Net. Sanki dünyanın en doğal cevabıymış gibi.
Riva bir an nefesini tuttu. Sonra burnundan alaycı bir nefes verdi.
“Vay be. Ne kadar da doğrudan. Helal olsun valla. Seni kurtardım, seni istiyorum, hadi gel benim ol mu diyorsun şimdi? Kahramansın resmen.”
Raze hâlâ ayaktaydı. Bir adım daha yaklaştı. Riva’nın dizlerinin hemen önüne geldi. Eğildi. Yavaş. Çok yavaş. Yüzü Riva’nın yüzüne yaklaştı. Dudakları dudaklarına o kadar yakındı ki Riva nefesini hissedebiliyordu. Sıcak. Ağır. Erkeksi.
“Çok konuşuyorsun,” dedi Raze. Sesi fısıltı gibi, ama baskın. “Sus biraz.”
Riva’nın gözleri kısıldı. Ters ters baktı. Çenesini kaldırdı. Kendini ezdirmemek için her hücresini geriyordu.
“Susmam,” diye tısladı. “Senin gibi heriflerin önünde susmam. Otur şuraya da eşit şartlarda konuşalım. Yoksa böyle tepemde dikilip erkeklik mi taslayacaksın?”
Raze bir an durdu. Sonra doğruldu. Ama hemen oturmadı. Önce Riva’nın gözlerine uzun uzun baktı. Sanki onu tartıyordu. Sonra yavaşça koltuğun kenarına, Riva’nın hemen yanına oturdu. Bacakları hafifçe açıldı, kolunu koltuğun sırtına attı. Riva’yı tam ortaladı resmen. Alanını daralttı. Kokusu daha yoğun geldi şimdi. Riva geriye kaymak istedi ama yapmadı. Dik durdu.
Raze eğildi yine. Bu sefer kulağına doğru. Nefesi kulağını yaktı.
“Çok öfkelisin,” dedi usulca. “Sakin ol biraz.”
Riva’nın ensesindeki tüyler diken diken oldu. Karnının aşağısında tuhaf, sıcak bir kıpırtı hissetti. Hemen toparlandı.
“Sakin mi olayım? Kapıma dayanıyorsun, hediye yolluyorsun, ‘seni istiyorum’ diyorsun, sonra da sakin ol diyorsun. Manyak mısın sen?”
Raze güldü. Alçak, boğuk. O gülüş Riva’nın karnına oturdu, daha da aşağılara yayıldı.
“Manyak olabilirim,” dedi. “Ama sen de az değilsin.” Riva’nın elini işaret etti.
Riva’nın eli titriyordu. Hemen yumruk yaptı, sakladı.
“Titremiyor,” diye yalan söyledi. “Sinirden.”
Raze başını yana eğdi. Gözleri Riva’nın gözlerinde gezindi. Mavi olanı buz gibi soğuk, kahve olanı ateş gibi yakıcı.
“Sinirden mi?” dedi. “O zaman niye gözlerin böyle bakıyor?”
Riva’nın dudakları titredi. Cevap veremedi bir an. Raze biraz daha yaklaştı. Burnu neredeyse Riva’nın burnuna değecekti. Bakışları Riva’nın dudaklarına kaydı, bir saniye orada takılı kaldı. Riva’nın nefesi hızlandı. Göğsü inip kalkıyordu. Aralarında sadece bir nefeslik mesafe vardı.
“Bak,” dedi Raze, sesi daha da kalınlaşmıştı. “Bana karşı koyuyorsun. Güzel. Hoşuma gidiyor. Ama biliyorsun değil mi? Eninde sonunda pes edeceksin.”
“Vay be. Helal olsun.”
Tam o sırada kapı sertçe çalındı.
Riva irkildi. Kalbi güm güm atıyordu. Raze ise yerinden kıpırdamadı bile. Sadece hafifçe gülümsedi, sanki bu kesintiye de o karar vermiş gibi.
Riva ayağa fırladı, tişörtünü çekiştirerek kapıya yürüdü. Kapıyı açtı. Koridorda genç bir çocuk duruyordu, elinde büyük bir poşet.
“Yemek siparişi,” dedi çocuk gülümseyerek.
Riva poşeti aldı, teşekkür edip kapıyı kapattı. Poşeti sehpaya bıraktı. İçinden mis gibi kokular yükseliyordu.
Raze koltukta yayılmış halde onu izliyordu. Gözleri Riva’nın beline, kalçasına kaydı bir an, sonra tekrar yüzüne çıktı.
“Sen yemek yapmasını bilmiyor musun?” diye sordu, sesinde hafif bir alay vardı.
Riva poşeti açarken durdu. İçinden bir anda şeytani bir fikir geçti. Raze’yi sinir etmek, o sakin ve kendinden emin halini bozmak istiyordu.
Döndü, omzunun üstünden baktı. Dudaklarında küçümseyen bir gülümseme belirdi.
“Yok,” dedi rahatça. “Bilmiyorum. Köyden birini bul da yapsın sana.”
Raze’nin kaşları hafifçe kalktı. Gözlerinde bir parıltı geçti. Sanki Riva’nın bu yalanını anında yakalamış gibiydi. Ama sesi hâlâ sakindi.
“Köylü mü arayayım?” diye tekrarladı, sesi alçak ve tehlikeli. “Yoksa… senin mutfağında mı denesek?”
Riva içinden güldü. Ama dışarıya karşı hâlâ aynı umursamaz ifadeyi takındı.
Raze’nin bakışları sertleşti. Çenesini sıktı, o hareket çene hattını daha keskin gösterdi.
“Patronunu sevmem,” dedi yavaşça. “Sana bakışlarını da sevmedim. Uzak dur ondan.”
Riva kahkaha attı, kısa ve keskin.
“Seni ilgilendirmez.”
Raze’nin çenesi daha da kasıldı. Gözleri karardı bir an.
“Öyle bir ilgilendirir ki,” dedi, sesi alçak ama tehditkâr. “Göreceksin.”
Riva gözlerini devirdi ama içinden bir şey kıpırdadı. Adamın o sahiplenici tonu… hem sinir bozucu hem de… Raze derin bir nefes aldı, konuyu değiştirdi.
“Bilgisayarı almamın sebebi şu: Sana iş teklifi edeceğim. Şirketlerimizden birinde editörlük. Senin kalemin, senin tarzın… tam aradığımız şey.”
Riva bir an sustu. Sonra dudaklarını büktü. Belli ki Raze herşeyini araştırmıştı.
“Sadaka mı dağıtıyorsun şimdi? Teşekkürler, istemem.”
Raze başını salladı, gülümsemedi bu sefer.
“Sadaka değil. Yatırım. Ama asıl mesele başka.”
Durdu. Riva’nın gözlerine baktı, uzun uzun.
“Evlilik meselesini düşünmeye fırsatın oldu mu bilmiyorum ama o konuda ciddiyim.”
Riva’nın kalbi tekledi ama hemen toparlandı.
“Ben de ciddiydim,” dedi. “Vazgeçtim.”
Raze öne eğildi, dirseklerini dizlerine koydu. Riva’ya daha da yaklaştı.
“Evleniriz,” dedi. Sesi sakin, ama kararlı.
“Sözleşme yaparız. Çocuk yaparız. Bana hava hoş, normal yollarla yaparım ama sen istemezsen ki bence istersin, başka yollar da var. Para, güvenlik, her şeyin olur. Çocuk doğar. Sonra herkes yoluna. Ya da sözleşmeli bir şekilde kâğıt üstünde evlilik devam eder. Bunlar konuşulur.”
Riva’nın ağzı açık kaldı bir an. Sonra kahkaha attı, ama bu sefer sinirli, yüksek.
“Sen beni dinlemiyorsun herhalde,” dedi. “Ben ‘vazgeçtim’ dedim. Anlamıyor musun?”
Raze cevap vermedi. Yavaşça ayağa kalktı. Riva’nın yanından geçti, mutfağa doğru yürüdü. Mutfak tezgâhından büyük, ağzı geniş cam su şişesini aldı. İçinde biraz su vardı. Dönüp geldi, çiçeklerin yanına koydu. Kırmızı gülleri işaret etti.
“Suya koymak istersin diye düşündüm,” dedi usulca.
Riva da ayağa kalktı. Kapının yanındaki duvara yaslandı. Kollarını göğsünde kavuşturdu.
“Defol,” dedi. Sesi buz gibi.
Raze yavaşça döndü. Tehlikeli bir sakinlikle Riva’ya doğru yürüdü. Duvara yaslandığı yere kadar geldi. Ellerini Riva’nın iki yanına koydu, duvarı tuttu. Riva’yı tamamen kıstırdı. Ama dokunmadı. Henüz. Yüzü Riva’nın yüzüne o kadar yakındı ki nefesleri karışıyordu.
“Defol demeye devam et,” dedi fısıltıyla. “Ben yine geleceğim. Ve sen yine kapıyı açacaksın.”
Riva’nın boğazı düğümlendi.
“Git lan,” diye mırıldandı.
Raze eğildi. “Gidiyorum,” dedi. “Ama unutma. Sen çağırdın. Ben geldim. Ve yine çağıracaksın.”
Sonra geri çekildi. Kapıya yürüdü. Kapıyı açtı. Durdu. Omzunun üstünden baktı.
“Ve Riva?”
“Ne?”
“Bir dahaki sefere… susmayı dene. Bakalım ne kadar dayanabiliyorsun.”
Kapıyı usulca kapattı.
Riva duvara yaslanmış halde kaldı bir süre. Dizleri hâlâ hafif titriyordu, ama bu sefer sinirden değil. Raze’nin gittiği kapıya baktı, sanki hâlâ orada duruyormuş gibi. O adamda onu çeken bir şey vardı, evet.
O keskin çene, o gözler, o kendinden emin, neredeyse küstah rahatlık… İnsanı deli eden bir çekim gücü. Ama yanında kendini özgür hissetmemişti. Tam tersine. Sanki Raze her şeye sahipti, kendisine bile.
Elini ensesine attı, parmaklarını saçlarının arasına soktu, sıktı. Biraz acı çekmek istiyordu belki, kafasını toparlamak için. Masadaki kırmızı güllere baktı. Güzel kokuyorlardı. Ama Riva’nın burnuna gelen koku hâlâ Raze’nin parfümüydü.
Telefonuna gözü takıldı. Ekran karanlıktı. Annesini aramadığını hatırladı birden. Vicdan azabı gibi bir şey saplandı göğsüne. Hemen telefonu kaptı, numarayı çevirdi. Koltukta oturup yemeğini önüne çekti. Bir yandan yiyordu bir yandan annesinin açmasını bekliyordu.
Telefon bir kere çaldı.
“Kızım nerdesin sen?” Annesinin sesi telaşlı, biraz da sitemli geldi.
Riva derin bir nefes aldı.
“Anne yorgundum, unutmuşum. Kusura bakma.”
“Ne oldu, önemli bir şey mi oldu?” Riva sordu, sesini yumuşatmaya çalışarak.
Annesi bir an sustu. Sonra heyecanla devam etti.
“Evet kızım, önemli bir şey var. Bak dinle. Seni istemeye gelecekler.”
Riva’nın kaşları çatıldı.
“Kim?”
“Mardin’in çok büyük aşiretlerinden biri. Özellikle babanla konuşmuşlar. Baban da ‘kızıma soracağım’ demiş. Bence gel konuş. Bak kızım, söylemiyeyim diyorum ama yaşın geçiyor. Otuzun eşiğindesin artık. Bir yuva kurmanın vakti geldi. Hem bu adamlar ciddi, mal mülk sahibi, sözü geçen insanlar. Senin geleceğin için iyi olur.”
Riva’nın midesi bulandı birden. Ama sesini çıkarmadı. Sadece dinledi. Annesi devam etti, sesi daha da heyecanlı.
“Ne diyorsun kızım?”
Riva bir an sustu. Normalde “hayır anne, istemem” derdi. Direkt keserdi. Ama bu sefer…
“Düşüneceğim anne,” dedi usulca.
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. Sonra annesinin sesi titredi, mutluluktan.
“Düşünecek misin? Gerçekten mi kızım?”
“Evet anne. Düşüneceğim. Konuşuruz detaylı.”
Annesi sevinçle bir şeyler daha söyledi, dua etti, “gelince yüz yüze konuşuruz” dedi. Riva biraz daha dinledi, “tamam anne, kendine iyi bak” dedi, telefonu kapattı.
Telefonu masaya bıraktı. Yemeğini bitirince koltuğa çöktü. Düşünüyordu.
‘Ya adam çirkin bir şey çıkarsa? Ya huysuz, ya kaba, ya da… Allah korusun… baskıcı bir tip olursa?’ Midesi kaldırmazdı. Hiçbir şekilde. Kendine mırıldandı.
“Neyse… en kötü Raze’ye gideriz.”
Bu cümle ağzından çıkar çıkmaz kendi kendine güldü. Kısa, acı bir gülüş.
“Ne saçmalıyorum ya?”
Ama gülüşü çabuk söndü. Çünkü o cümlede bir gerçeklik vardı. Raze’nin o sahiplenici, baskın hali bile… şu anki seçeneklerden daha çekici geliyordu. En azından dürüsttü. En azından saklamıyordu ne istediğini.
Eymen kapısına gelmişti.
Başını ellerinin arasına aldı.
Yorgunluk birden çöktü üstüne. Göz kapakları ağırlaştı. Telefonu elinden düşürdü, koltuğa uzandı. Çiçeklerin kokusu burnuna geldi yine. Gözlerini kapattı.
Uyudu.