“Yakışıklı, zengin biri çıksa karşıma, annemin dediği gibi görücü usulü evlenmek istese… Kabul eder miydim acaba?” diye sordu kendi kendine.
Cevap vermedi. Sadece içinden bir ses yükseldi: “Neden olmasın? Duygusal olarak doyurmasa da… bari fiziksel ve maddi olarak doyursun. Bir çocuk yapayım, annemin ağzını kapatayım, gerisi Allah kerim.”
Tam o sırada gördü onu.
Locaya doğru yürüyen adam. Yanında iki iri yarı, bodyguard tipli adam. Uzun boylu, geniş omuzlu, kaslı. Kahve rengi saçları hafif dağınık, teni neredeyse açık. Kıyafeti pahalı ama gösterişsiz; siyah gömlek, kolları sıvanmış, kol kasları belirgin. Ve tipi… Riva’nın bütün kriterlerinin tam tersi. “Ben kıroyum” diye bağıran cinsten. Sert bakışlı, kendinden emin, belki de biraz tehlikeli.
Ama Riva’nın içinde bir şey kıpırdandı. Alkol, depresyon ve on yıllık yalnızlık birleşince mantık devre dışı kalmıştı. “Tamam,” diye düşündü.
Kadehini kafasına dikip, masaya bıraktı. Sandalyesinden kalktı. Topuklarının sesi bile gürültüde kayboluyordu. Locaya doğru yürümeye başladı.
İki bodyguard hemen önüne geçti, kollarını hafifçe açarak yolu kestiler. Riva durmadı bile. Gözlerini adamın gözlerine dikti ve gülümsedi o aptal, şakacı, “ne olacaksa olsun” gülümsemesiyle.
Adam elini kaldırdı. Tek bir hareket. Korumalar anında geri çekildi, sanki görünmez bir ip çekilmiş gibi.
Riva adamın yanına vardı. Bakışları bıçak gibi keskindi; gözleri, Riva’yı delip geçiyordu. Ama Riva korkmadı. Korkacak hali kalmamıştı zaten.
Önce korumalara döndü, hâlâ sırıtarak: “Adam olun lan. Kenara çekilin.”
Sonra adamın karşısına dikildi. Aptal aptal gülümsemesi yüzünden düşmüyordu. Tam konuşacakken adamın gözlerine takıldı kaldı. Bir mavi, bir kahve. Sanki biri buz, diğeri ateş. Gizemli, soğuk, tehlikeli.
“Senin göz renklerin farklı mı?” diye sordu birden, sesi alkolün yumuşattığı bir merakla.
Adam cevap vermedi. Sadece baktı. Riva bir adım daha yaklaştı, neredeyse nefesleri karışacak kadar.
“Kaç yaşındasın?”
Adam kaşını kaldırdı. Bakışları Riva’yı baştan aşağı taradı. Kırmızı elbise ayak bileklerine kadar iniyordu ama dekoltesi cesur, sırtı tamamen açıktı. Riva adamın gözlerinin içine bakmaya devam etti, göz kırpmadan. Adam hâlâ sessizdi.
Riva devam etti, sesi rahat, sanki marketten bir şey soruyormuş gibi:
“Ben Riva. Yirmi yedi yaşındayım. Bekarım.”
Elini uzattı. Adam el sıkışmadı. Riva durmadı; adamın koltuğun kenarına attığı elini tuttu, kaldırdı ve kendi kendine sıktı. Sıkıca.
“Annem beni bulduğu ilk adamla evlendirecek diye korkuyorum. O yüzden dedim ki, bari kafama yatan biriyle evleneyim. En azından bir çocuğum olsun.”
Durdu. Adamın yüzünde hâlâ tek bir ifade yoktu. Riva iç çekti, ama gülümsemesi silinmedi.
“O yüzden sana evlilik teklifi ediyorum. Flört etmeyi bilmem. Sevgili de yapamam artık. Kimseyi tanımak için uğraşamam bu saatten sonra. Kabul edersen evleniriz. Çocuğumuz olur en azından .”
Adamın gözleri hafifçe kısıldı. Şaşkınlık mıydı, yoksa başka bir şey mi, Riva anlayamadı. Ama adam hâlâ konuşmuyordu.
Riva’nın dili artık tam dönmüyordu. Kelimeler ağzından yuvarlanıyor, bazıları birbirine dolanıyordu ama o hâlâ dimdik duruyordu. Adamın sessizliği uzadıkça uzadı; mavi ve kahve gözler hâlâ Riva’yı delip geçiyordu, ama tek bir kelime bile çıkmamıştı ağzından.
Riva’nın o özgüveni birden çatladı. Yüzü kızardı, utanç sıcak bir dalga gibi yayıldı göğsüne. Ama geri adım atmadı. Sadece biraz yumuşadı, biraz feragat etti.
“Tamam,” dedi, sesi biraz daha alçak, biraz daha peltek. “Sadece çocuk yapalım o zaman. İstersen boşanırız sonra. Amma pazarlıkçı çıktın sen de ha?”
Gözleri adamın sol eline kaydı. Parmağında yüzük yoktu.
“Bakıyorum parmağında yüzük de yok,” diye devam etti, sırıtarak. “Yoksa sen de çapkınlığa çıktığın için yüzüğü cebine mi koydun?”
Elini uzattı, adamın cebine doğru, bacağına doğru kaydırdı arsız bir hareketle. Tam dokunacakken adamın eli şimşek gibi indi. Riva’nın bileğini kavradı. Sert değil, ama kararlı. Durdurdu. Parmağını sıkmadı, sadece tuttu. Soğuk, güçlü bir tutuş. Riva’nın kalbi tekledi. Adam hâlâ konuşmuyordu.
Riva elini yavaşça çekti, adam bıraktı. Bir an birbirlerine baktılar. Sonra Riva omuz silkti, yine o umursamaz gülümsemesi geri döndü.
“Uff,” dedi. “Bulurum ben başkasını. Gece uzun.”
Ayağa kalktı. Biraz sendeliyordu; dünya hafifçe sola yatıyordu sanki. Topukları yere tam basmıyordu. Locanın kapısına doğru yürüdü. Korumalardan biri kapıyı açtı, sessizce, sanki bu sahneyi daha önce de görmüş gibi.
Riva içeri girerken çantasını ve kürkünü kaptı. Sendeleyerek bardan çıktı. Soğuk hava yüzüne çarptı, ama görüşü bulanıklaşmıştı zaten. Neon ışıklar uzayıp kısalıyordu, kaldırım dalgalanıyordu.
Tam o sırada siyah bir araba yanaştı. Cam indi.
“Buyrun,” dedi şoför, sesi düz, resmi.
Riva düşünmedi bile. Direkt bindi. Koltuğa yığıldı.
Şoför aynadan baktı. “Eviniz nerede?”
Riva gözlerini zar zor açtı. “Şehirde,” diye mırıldandı, sanki adam zaten biliyormuş gibi. “Aynı yer.”
Kafasını camın serinliğine yasladı. Göz kapakları ağırlaştı. Uyudu. Araba sessizce hareket etti.