Ya o herifse?

1654 Words
Sabahın köründe gözlerini açtığında, üstünde dev gibi bir tişört vardı. Beyaz, bol, yakası genişlemiş, kolları omuzlarından kayacak kadar büyük. Kesinlikle bir erkeğe aitti. Kokusu bile yabancıydı; hafif deterjan, hafif pahalı bir şey belki odunsu bir parfüm. Panik bir anda midesine oturdu, kalbi tekledi, yataktan fırladı. Elbisesi köşede yığılmış, kırmızı kumaş sanki suçlu gibi duruyordu. Topuklu ayakkabısının teki yatak başlığının dibinde, diğeri kapıya yakın. Çantası açık, telefon dışarı fırlamış, ekranı karanlık. Etrafına baktı: otel odası. Ama bildiği ucuz otel değil. Duvarlar koyu gri, tavan yüksek, yatak büyük, perdeler kalın, ışık bile lüks kokuyordu. Pencereye koştu, perdeyi araladı. Lan. Şehir ayaklarının altındaydı. Otuz, belki kırkıncı kat. Karşıda başka gökdelenler, neonlar hâlâ yanıp sönüyor, trafik minik oyuncak arabalar gibi akıyordu. “Nasıl geldim ben buraya?” diye mırıldandı. Ses kendi kulağına bile yabancı geldi, boğuk ve çatallı. Elbisesine döndü. “Bunu giyip nasıl iniceğim aşağıya ya? Herkes bana bakacak,” Gözleri doldu ama ağlamadı. Ağlamak için enerjisi kalmamıştı. Geceyi hatırlamaya çalıştı. Bar. Shot’lar. Yan masadaki adam. Locadaki farklı gözlü herif. Evlilik teklifi. Bileğini tutması. Sonra araba. Siyah, camlar siyah, adam “Buyrun” demişti. “Niye bindim ki lan?” Kafasını ellerinin arasına aldı. “Kafama sıçayım. Niye her seferinde aynı bok? Bir daha içmiyorum lan, tövbeee!” Her seferinde tövbe ediyordu. Aslında içkiyi sevmiyordu bile. Tadından iğreniyordu. Bira ekşi, viski boğaz yakıyor, kokteyller şekerli yapış yapış. Ama içiyordu. Peş peşe. Çünkü tek amacı vardı: beynini susturmak. Alkolün “görevini” yapması. Üç shot sonra dünya yumuşuyor, beş shot sonra her şey komik geliyordu, yedi shot sonra unutuyordu. Sonrası hep aynı: boş mide, baş ağrısı, pişmanlık. “Arabaya bindim,” diye tekrarladı yüksek sesle. “Sonra uyudum. Sonrası yok. Ha… ya bayılttıysa beni? Ya ırzıma geçtiyse?” “Irz düşmanı,” dedi sesli sesli, odanın boşluğuna. Bir an sustu. Sonra kendi kendine güldü, ama gülüşü acıydı, boğazından zorla çıkıyordu. Kelimeyi ağzında geveledi. “Ne saçma ya. Düşman olsa niye uğraşsın ki? Elde etmek için çaba sarf eden adama düşman mı denir? Olsa olsa ırz dostu olur. Ya da ırz âşığı. Irz fanatiği.” Pufff. “Odaklan Riva. Odaklan. Kafayı yiyeceksin.” Derin bir nefes aldı. Tam o sırada kapı çaldı. Üç tane tok, kararlı vuruş. Kalbi yine tekledi. Gözleri kapıya kaydı. Üstündeki tişörtü çekiştirdi, ama ne kadar çekerse çeksin dizlerinin üstüne kadar ancak iniyordu. “Kim o?” diye seslendi, sonra kendi kendine söylendi. “Kim o ne ya?” Cevap gelmedi. Sadece bir sessizlik. Sonra tekrar iki vuruş. Daha yumuşak. Riva iç çekti. “Tamam lan, geliyom.” Yalpalayarak kapıya yürüdü. Elini kapı koluna koydu. Bir an durdu. “Ya o herifse?” diye düşündü. Güldü yine. Kendi kendine. Yüksek sesle. “Gel bakalım ırz dostu. Ya da katil.” Kapıyı açtı. Kapıyı açtığında vücudunu hemen kapının arkasına gizledi. Sadece başını uzattı, tişörtün eteğini çekiştirerek. Karşısında dev gibi bir adam duruyordu. Yaklaşık iki metre, omuzları kapı çerçevesini dolduracak kadar geniş, siyah takım elbise, kravat bile takmış ama kravat gevşek, sanki sabah aceleyle bağlamış gibi. Elinde kahverengi bir kâğıt poşet. “Bu ne?” diye sordu Riva, sesi hâlâ uykulu ve çatallı. “Giyecek bir şeyler,” dedi adam düz bir sesle. “Arabanız aşağıda bekliyor. Evinize bırakayım.” Riva bir an boş boş baktı. “Ben nasıl geldim buraya ya?” Adam cevap vermedi. Poşeti uzattı, Riva aldıktan sonra arkasını dönüp koridorda kayboldu. Riva kapıyı sertçe kapattı. “Gerizekalı,” diye mırıldandı kendi kendine. Poşeti yatağın üstüne fırlattı, kapıyı kilitledi. Önce banyoya koştu. Duş perdesini çekti, dolapları açtı, klozetin arkasına bile baktı. Kimse yok. Sonra yatak odasına döndü. Çarşaflara eğildi, kokladı, elini gezdirerek baktı. Kan yok. Koku yok. Kırışıklık bile normal. “Hiçbir şey olmamış gibi,” diye düşündü. Hem rahatladı hem sinirlendi. “Ya da çok profesyonel temizlemişler.” Banyoya geçti. Lavabonun üstü lüks malzemelerle dolu. Hatta makyaj temizleme suyu bile var. En pahalısı. Riva’nın evinde olsa bir servet eder bunlar. Makyajını silmeye başladı. Siyah eyeliner akmış, rimel panda yapmış onu. Temizlerken aynaya baktı. “Güzel kızsın be Riva. Niye bu kadar boktan bir hayatın var?” Beğendiği tek kullanımlık şeyleri mini şampuan, duş jeli, krem eline aldı. “Benimkilerden kaliteli. ” diye geçirdi içinden. Hırsızlık yapmak gibi bir niyeti yoktu aslında. Sadece hoşuna gidiyordu. “Zengin adamın odası, zengin adamın kokusu. Bana ne zarar verecek ki iki krem?” Odaya döndü, poşeti açtı. İçinden pahalı etiketli, koyu zeytin yeşili, yünlü, uzun kollu, balık etekli bir kışlık elbise çıktı. Yanında siyah deri botlar, topuklu ama yürünür cinsten. Riva şaşkın şaşkın baktı. Banyodan aldıklarını poşete attı. “Dün geceki kırmızı elbiseyi görünce tarzım bu sanmış herhalde.” Mecburen üstüne geçirdi. Tişörtü çıkardı, elbiseyi giydi. Tam oturuyordu. Botlar da ayaklarına cuk. Aynaya baktı. “Vay anasını. Zengin karısı gibi oldum resmen.” Kendi kendine güldü, ama gülüşü yarım kaldı. Köşedeki kırmızı elbiseyi ve topukluları poşete tıktı. Kürkünü omzuna attı, çantasını, telefonu aldı. Odada son bir tur attı. “Bir şey unuttum mu?” Gözü köşedeki komodinin üstündeki oda kokusuna takıldı. Alıp kokladı. “Offf… güzelmiş.” Yanında duran açılmamış yedeğini de poşete attı. “Zaten iki tane koymuşlar, biri benim olsun.” Kapıyı çekip çıktı. Asansöre bindi. Aynada kendine baktı: yeni elbise, botlar, kürk, makyajsız ama havalı. Başını dik tuttu. Lobiye indiğinde kimseye bakmadı. Resepsiyondaki çocuklar ona baktı ama Riva gözlerini kaçırmadı. “Baksınlar. Zengin sevgilimin odasından çıktım işte. Ne var bunda?” Köşk kendini teselli ediyordu. Otelin önüne çıktı. Soğuk hava yüzüne çarptı. Etrafına bakındı. Tam o sırada tanıdık siyah araba yanaştı. Dün geceki. Adam indi, arka kapıyı açtı. Riva bir an mutlu oldu. Kalbi ısındı. “Vay be… Gerçekten beklemiş.” Sonra hemen toparlandı. Yüzünü astı, bindi. Şoför direksiyona geçti. Aynadan baktı. “Adres?” Riva adresi verdi. Sonra durdu. “Siz kimsiniz?” “Hatırlamıyor musunuz?” dedi adam. Kulağında siyah bir kulaklık vardı. Hep takıyordu herhalde. Riva kulaklığa takıldı. “Hep merak etmişimdir. Konuşmaları birine mi dinletiyorsun, yoksa o kadar önemli birine mi çalışıyorsun ki direkt açmak için takıyorsun? James Bond mu?” Adam hafifçe gülümsedi ama cevap vermedi. “Hatırlıyorum,” dedi Riva. “Arabaya bindim, uyudum. Sarhoştum. Her sarhoş kadını arabanıza mı alıyorsunuz?” “Patronum sizi evinize bırakmamı istedi. Ama siz uyuyunca otele getirmek zorunda kaldık.” Riva kaşlarını çattı. “Kim götürdü beni odaya? Kim giydirdi?” “Riva Hanım, ben sadece otele getirdim. Oteldeki kadın çalışanlar ilgilendi sizinle.” Riva bir an sustu. Sonra patladı: “He, amına koyayım, inandık.” Adam yine sırıttı. Hafif, alaycı bir sırıtış. “Adımı nerden biliyorsun?” “Siz söylediniz.” Riva öne eğildi. “Bak… Beni bayıltıp bir şey yaptıysanız, peşinize düşerim. Ciddi söylüyorum. Aşiretim var benim, Mardin’de. Bulurlar sizi.” Adam bu sefer yüksek sesle güldü. Kısa ama içten. “Tehdit mi ediyorsunuz?” “Uyarı,” dedi Riva. Sonra suratını astı. “Bir müzik açsana. Sessizlikten kafayı yiyeceğim.” Adam ekrana dokundu. Hafif bir müzik çalmaya başladı. Riva camdan dışarı baktı. Şehir akıyordu. Elbisenin kumaşı tenine değiyordu, yumuşacık. “Salak mıyım ben?” diye mırıldandı kendi kendine. “Yoksa şanslı mı?” Araba yoluna devam etti. Riva susmuştu. Ama aklı hâlâ eski sevgilisinde. …. Araba yavaş yavaş Riva’nın mahallesine girdi. Dar sokaklar, eski apartmanlar, arada bir yenilenmiş birkaç bina. Riva’nın evi tam ortalarda: üç katlı, dış cephesi soluk sarı boyalı, kapı numarası paslanmış bir apartman. Kirası ödeyebileceği, karşılayabileceği cinsten. Lüks değil, ama güvenli. En azından geceleri kapıyı kilitleyip uyuyabiliyordu. “Burası,” dedi Riva, sesi yorgun ama net. Adam arabayı kenara çekti, önce mahalleye, sonra eve baktı. Gözleri biraz dolaştı, sanki “Burası mı?” der gibi. Riva bunu fark etti tabii. “Çok mu şaşırdın?” diye sordu, alaycı bir gülümsemeyle. “Beklediğin gibi Beşiktaş’ta yalı falan değil işte. Kusura bakma, maaş buna yetti.” Adam bir şey demedi, sadece başını hafifçe eğdi. Riva kapıyı açmadan önce durdu. “Şu üstümdekileri geri vermem gerekiyor mu? Adres verirsen kargolarım.” “Gerek yok efendim,” dedi adam. “Patronumun hediyesi.” Riva kaşlarını kaldırdı. Sonra omuz silkti. “Teşekkür edersin benim yerime.” Hiç uzatmaya niyeti yoktu zaten. Aldığı elbise patronunu fakir etmezdi. Onunda gururlu fakir rolü oynayacak hali yoktu. Almış, vermiş. Bitti. “Hadi eyvallah,” dedi, arabadan indi. Kapıyı sertçe kapattı. Araba sessizce uzaklaştı. Anahtarı çıkarıp apartmana girdi. Merdivenleri çıktı asansör yoktu zaten üçüncü kata. Kapıyı açtı, içeri girdi. Ev küçüktü: bir salon, bir yatak odası, mutfak, banyo. Ama Riva’nın eviydi. Kimsenin izni olmadan, kimsenin parasıyla değil, kendi kazandığı parayla. Yıllık iznini yeni kullanmaya başlamıştı. İşten üç hafta izin almıştı, daha on günü vardı. O kalan vakti iyi değerlendirmek istiyordu. Ne mi yapacaktı? Hiçbir şey. Sadece hayatta kalmak. Üstündekileri çıkardı. Hepsi kirli sepetine gitti. Kürkü askıya astı. Çantadan çıkanları oda kokusu, kremler lavabonun kenarına dizdi. Sonra dolaptan en eski, en rahat eşofmanlarını çıkardı: gri, dizleri yıpranmış, üstü leke tutmuş. Giydi. Rahatlık hissi geldi ama depresyonu bastırmadı, sadece üstüne oturdu. Mutfaktan bir şeyler aldı: buzdolabında kalanları. Tabak bile koymadı, direkt eline aldı. Salona geçti. Televizyonu yoktu satmıştı geçen sene faturalar birikince onun yerine eski laptopunu açtı. Aynı diziye devam etti. İzlerken ağzına bir şeyler attı ama tadını almıyordu. Sonra ışıklar söndü. Sadece ekranın mavimsi ışığı yüzüne vuruyordu. Ve işte o an geri döndü. Derin, yıkıcı, tanıdık depresyon. Dün geceyi düşünmedi. Farklı gözlü adamı düşünmedi. Locayı, teklifi, arabayı, hediyeleri… Hiçbirini. Sadece acıyı yaşadı. Saf, çıplak, keskin acıyı. On yıldır bir hayaletle yaşamıştı. Aldatılmıştı. Yalnız kalmıştı. Ailesini reddetmişti. Kendini reddetmişti. Ve hâlâ buradaydı. Nefes alıyordu. Ama nefes almak yetmiyordu artık. Dizi devam ediyordu ekranda. Kahramanlar konuşuyor, aşık oluyor, kavga ediyor, barışıyordu. Riva’nın gözleri ekrana bakıyordu ama aklı hiçbir yerde değildi. Sadece göğsünün ortasında bir delik vardı. Büyüyordu. Her nefeste biraz daha genişliyordu. Diziyi izlemeye devam etti. Ama izlemiyordu aslında. Sadece zamanı öldürüyordu. Zaman onu öldürüyordu. Ve gece ilerledikçe, eşofmanının kollarını çekip yüzünü kapattı. Gözyaşları sessizce aktı. Kimse görmüyordu. Kimse duymuyordu. Riva da duymuyordu artık kendi ağlayışını. Sadece bekliyordu. Ne olacağını bilmeden. Belki bir şey olurdu. Belki hiçbir şey olmazdı. Ama o an, o dakikada, sadece acısını yaşıyordu. Ve bu, tuhaf bir şekilde, ona tanıdık geliyordu. En tanıdık şey buydu artık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD