📌 DUYURU
Bu kitap artık burada yayınlanmayacak.
Yakında bu platformdan kaldırılacaktır.
Yeni bir uygulamaya geçiyorum.
Nerede yayınlanacağını Insta hesabımda paylaşacağım:
@yazar.derda
Bilgiyi kaçırmamak için takip etmeyi unutmayın.
Kitap yeni platformda yayınlandığında buradaki bölümler silinecektir.
Destek olan herkese teşekkür ederim. 🖤
-
Riva koltukta yatıyordu, sırtı yaslanmış, bacakları uzatılmış, pijamasının paçası sıyrılmış, çıplak ayak parmakları soğuk zemine değiyordu. Bilgisayarı hâlâ açıktı ama sesi kısılmıştı; ekranda insanlar konuşuyor, gülüyor, ağlıyordu, Riva hiçbirini duymuyordu. Göz kapakları ağır, uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyordu. Tam vazgeçip tamamen uyuyacakken üst kattan ses geldi.
Tak tak tak. Sonra bir tıkırtı. Sonra yüksek sesle bir kadın kahkahası.
Sonra yine tak tak tak. Topuklu ayakkabı mıydı o? Yoksa sandalye mi sürükleniyor? Riva’nın beyni yavaş yavaş toplandı.
“Yine mi bu kadın?” diye düşündü. Tahammülü sıfırdı artık.
Eskiden olsa kulak tıkardı, “komşu işte” der geçerdi. Şimdi sinirleri çıplak kablo gibiydi; en ufak temas kıvılcım çıkarıyordu.
“Kes sesini be orospu karı!” diye bağırdı birden. Koltuktan doğrulmadı bile, sadece başını hafifçe kaldırıp tavana doğru haykırdı. Sonra geri yattı. Kalbi bile hızlanmamıştı. Sadece bir refleks. Bir böcek kovmak gibi. Beş dakika geçti. Belki dört. Belki altı. Zamanı saymıyordu.
Kapı gürültüyle çalındı. Üç sert vuruş. Sonra bir tane daha. Riva iç çekti. “Geldi işte.” Kalktı. Yavaş. Ayağını yere koydu, parmak uçları buz gibiydi. Kapıya yürüdü. Kapıyı açtı.
Karşısında üst kattaki kadın duruyordu. Kırk küsur, sarı boyalı saçlar, makyajlı, üstünde ev kombini ama küpeleri hâlâ sallanıyordu. Nefes nefese, gözleri açılmış.
“Ne var?” dedi Riva. Sesi dümdüz. Hiç öfke yok. Hiç korku yok. Hiçbir şey yok.
Kadın hemen başladı. “Seni şikâyet edeceğim! Hakaret edemezsin bana! Kimsin sen? Orospu karı mı dedin? Orospu karı mı? Ben senin evinde mi ses yapıyorum? Senin evinde mi yaşıyorum? Terbiyesiz! Aşağılık! Yönetime gideceğim, polise bile giderim!”
Riva kapının eşiğinde duruyordu, kollarını göğsünde kavuşturmuş, kadına bakıyordu. Sanki uzaktan bir film izliyormuş gibi. Kadının ağzı açılıp kapanıyordu, kelimeler havada uçuşuyordu ama Riva’nın kulaklarına ulaşmıyordu. Sadece bir uğultu.
Eskiden olsa şimdiden gözleri dolardı. Kalbi küt küt atardı. ‘Haksızlık yapılıyor bana’ diye düşünürdü. Sonra kelimeler boğazına düğümlenirdi. Eve gelip yatağa kapanır, ağlardı. Kendine kızardı. ‘Niye bir şey diyemedim ki? Niye susuyorum? Niye hep susuyorum?’
Şimdi? Hiçbir şey hissetmiyordu. Sanki sinirleri çekilmişti. Biri fişi çekmiş gibi. Boş bir priz. Elektrik yok. Acı yok. Öfke yok. Sadece yorgun bir sakinlik.
Kadın hâlâ bağırıyordu. “...duymadın mı beni? Cevap versene! Susma öyle!”
“Ne diye şikâyet edeceksin ki be abla? Mesela ben asistanlık yapıyorum, bana ‘asistan’ desen şikâyet etmem. Edebiyat bitirdim, ‘edebiyatçı’ desen de bir şey demem.”
Kadın tam savunmaya geçecekti, ağzını açmıştı ki Riva devam etti. Sesi hâlâ dümdüz, bağırmıyordu bile, sadece söylüyordu.
“Bak, bütün gece senin ah uh seslerinden salonda uyuyorum. Evi kerhaneye çevirdin. Ekmek parası dedik, sustuk. Ama ararım polisi, ‘fuhuş olmuş burası’ derim, şikâyet ederim. Evine, amına mühür vurdururum. Git evine otur, beni delirtme bari. Gündüz vakti duymayayım o cırtlak sesini.”
Kadın bir anda silkindi. “Gündüz vakti mi?” dedi, sesi çatallı, şaşkın. Sonra saate baktı, telefonu çıkardı, ekrana göz attı. “Saat akşam yedi ya!”
Riva cevap vermedi. Sadece kapıyı yavaşça kapattı yine. Kilitledi. Kadın söylene söylene merdivenleri çıktı, kapı çarptı, sonra sessizlik.
Riva içeri döndü. Geçen geceki kaçamak aklına geldi. Hiçbir işe yaramamıştı. Hiçbir şey değişmemişti. Üç gün sonra işe dönecekti. Masanın başına. Ekranın karşısına. “Günaydın Riva Hanım, raporlar hazır mı?” sorusunun karşısına. Düşünce midesine oturdu. Stres bir anda göğsüne yayıldı, nefesi daraldı.
Yine koltuğa geçti. Oturdu. Dizlerini kendine çekti, kollarını sardı. “Yine çıksam mı?” diye düşündü. Çıkmak istiyordu. Bir yerlere. İnsanların arasına. Ama para? Cebinde kaç lira vardı? Anca bir kahve. Belki bir sigara daha.
Kalktı. Üstüne eski bir eşofmanı geçirdi, üstüne bol bir sweat. Montunu kaptı, çantasını koluna taktı. Kulaklığını taktı. Telefonu cebine soktu. Kulaklıkta Sokrat St. çalıyordu. “Bunu sen seçtin.
Sözlere daldı.
Kafası o kadar doluydu ki, kafeye geldiğini fark etmedi. Dükkânı biraz geçmişti bile. Geri döndü. Kapıyı itti. İçeri girdi. Soğuktan yanakları kızarmıştı.
Tezgâha yaklaştı. “Bir cappuccino,” dedi. Küçük boy. Tezgâhtaki çocuk başını salladı. Riva kasada beklerken sigarasını çıkardı, paketi avucunda sıktı. Kahve geldi. Bir masaya geçti. Köşedeki. Pencere kenarı.
Telefonu masaya bıraktı. Ekran karanlık. Sigarasını yaktı. İlk nefes derin. Duman ciğerlerine doldu, sonra yavaş yavaş dışarı üfledi. Kahveyi yudumladı. İyiydi. İkisi de aynı anda.
Etrafına bakmadı. Kimseyle göz göze gelmedi. Sadece sigara ve kahve. Bir nefes, bir yudum. Bir nefes, bir yudum. Kulaklıkta şarkı devam ediyordu.
Riva güldü. Küçük, sessiz, acı bir gülüş.
Riva kahvesini bitirmiş, sigarasının sonunu da ezmişti. Pencereden dışarı baktı alışkanlık işte, gözü hep dışarıda. Hava iyice kararmış, insanlar acele acele yürüyordu. Gözleri bir anda durdu.
Siyah araba. Aynı siyah araba. Geçen gün onu eve bırakan. Camları koyu, tanıdık. Karşı kaldırımda, motoru çalışır halde duruyordu. Direksiyonda o adam. Kulaklık hâlâ kulağında, gözleri yola değil, kafeye doğru bakıyordu. Riva’ya.
Göz göze geldiler. Bir saniye. Belki iki.