Tüm bölümler ücretsiz olacak.
En büyük motivasyonum sizin desteğiniz; yorum yapmanız ve kitabı kütüphanenize eklemeniz benim için çok önemli. Kitabı düzenleyip günlük bölümlerle yeniden paylaşacağım.
Dreame ve inst hesabımı takip edip, destek olursanız çok sevinirim.
Ne kadar çok yorum o kadar iyi. Destek olan herkese şimdiden çok teşekkür ederim.” 😊
İnsta. Yazar.derda
…
Otelin önüne çıktı. Soğuk hava yüzüne çarptı. Etrafına bakındı. Tam o sırada tanıdık siyah araba yanaştı. Dün geceki. Adam indi, arka kapıyı açtı.
Riva bir an mutlu oldu. Kalbi ısındı. “Vay be kapımı açıyor… Gerçekten beklemiş.” Sonra hemen toparlandı. Yüzünü astı, bindi.
Şoför direksiyona geçti. Aynadan baktı. “Adres?”
Riva adresi verdi. Sonra durdu. “Siz kimsiniz?”
“Hatırlamıyor musunuz?” dedi adam. Kulağında siyah bir kulaklık vardı. Hep takıyordu herhalde.
Riva kulaklığa takıldı. “Hep merak etmişimdir. Konuşmaları birine mi dinletiyorsun, yoksa o kadar önemli birine çalışıyorsun ki direkt açmak için mi takıyorsun? James Bond mu?”
Adam hafifçe gülümsedi ama cevap vermedi.
“Hatırlıyorum,” dedi Riva. “Arabaya bindim, uyudum. Sarhoştum. Her sarhoş kadını arabanıza mı alıyorsunuz?”
“Patronum sizi evinize bırakmamı istedi. Ama siz uyuyunca otele getirmek zorunda kaldık.”
Riva kaşlarını çattı. “Kim götürdü beni odaya? Kim giydirdi?”
“Riva Hanım, ben sadece otele getirdim. Patronum oteldeki kadın çalışanlardan istemiştir.”
Riva bir an sustu. Patronu da mı odaya gelmişti. Sonra patladı: “He, amına koyayım, inandık.”
Adam yine sırıttı. Hafif, alaycı bir sırıtış.
“Adımı nerden biliyorsun?”
“Siz söylediniz.”
Riva öne eğildi. “Bak… Beni bayıltıp bir şey yaptıysanız, peşinize düşerim. Ciddi söylüyorum. Aşiretim var benim, Mardin’de. Bulurlar sizi.”
Adam bu sefer yüksek sesle güldü. Kısa ama içten. “Tehdit mi ediyorsunuz?”
“Uyarı,” dedi Riva. Sonra suratını astı. “Bir müzik açsana. Sessizlikten kafayı yiyeceğim.”
Adam ekrana dokundu. Hafif bir müzik çalmaya başladı. Riva camdan dışarı baktı. Şehir akıyordu. Elbisenin kumaşı tenine değiyordu, yumuşacık.
“Salak mıyım ben?” diye mırıldandı kendi kendine. “Yoksa şanslı mı?”
Araba yoluna devam etti. Riva susmuştu. Ama aklı hâlâ eski sevgilisinde.
….
Araba yavaş yavaş Riva’nın mahallesine girdi. Dar sokaklar, eski apartmanlar, arada bir yenilenmiş birkaç bina. Riva’nın evi tam ortalarda: üç katlı, dış cephesi soluk sarı boyalı, kapı numarası paslanmış bir apartman. Kirası ödeyebileceği, karşılayabileceği cinsten. Lüks değil, ama güvenli. En azından geceleri kapıyı kilitleyip uyuyabiliyordu.
“Burası,” dedi Riva, sesi yorgun ama net.
Adam arabayı kenara çekti, önce mahalleye, sonra eve baktı. Gözleri biraz dolaştı, sanki “Burası mı?” der gibi. Riva bunu fark etti tabii.
“Çok mu şaşırdın?” diye sordu, alaycı bir gülümsemeyle. “Beklediğin gibi Beşiktaş’ta yalı falan değil işte. Kusura bakma, maaş buna yetti.”
Adam bir şey demedi, sadece başını hafifçe eğdi.
Riva kapıyı açmadan önce durdu. “Şu üstümdekileri geri vermem gerekiyor mu? Adres verirsen kargolarım.”
“Gerek yok efendim,” dedi adam. “Patronumun hediyesi.”
Riva kaşlarını kaldırdı. Sonra omuz silkti. “Teşekkür edersin benim yerime.”
Hiç uzatmaya niyeti yoktu zaten. Aldığı elbise patronunu fakir etmezdi. Onunda gururlu fakir rolü oynayacak hali yoktu. Almış, vermiş. Bitti.
“Hadi eyvallah,” dedi, arabadan indi. Kapıyı sertçe kapattı. Araba sessizce uzaklaştı.
Anahtarı çıkarıp apartmana girdi. Merdivenleri çıktı asansör yoktu zaten üçüncü kattı. Kapıyı açtı, içeri girdi. Ev küçüktü: bir salon, bir yatak odası, mutfak, banyo. Ama Riva’nın eviydi. Kimsenin izni olmadan, kimsenin parasıyla değil, kendi kazandığı parayla.
Yıllık iznini yeni kullanmaya başlamıştı. İşten üç hafta izin almıştı, daha on günü vardı. O kalan vakti iyi değerlendirmek istiyordu. Ne mi yapacaktı? Hiçbir şey. Sadece hayatta kalmak.
Üstündekileri çıkardı. Hepsi kirli sepetine gitti. Kürkü askıya astı. Çantadan çıkanları oda kokusu, kremler lavabonun kenarına dizdi. Sonra dolaptan en eski, en rahat eşofmanlarını çıkardı: gri, dizleri yıpranmış, üstü leke tutmuş. Giydi. Rahatlık hissi geldi ama depresyonu bastırmadı, sadece üstüne oturdu.
Mutfaktan bir şeyler aldı: buzdolabında kalanları. Tabak bile koymadı, direkt eline aldı. Salona geçti. Televizyonu yoktu satmıştı geçen sene faturalar birikince onun yerine eski laptopunu açtı. Aynı diziye devam etti. İzlerken ağzına bir şeyler attı ama tadını almıyordu. Sonra ışıklar söndü. Sadece ekranın mavimsi ışığı yüzüne vuruyordu.
Ve işte o an geri döndü. Derin, yıkıcı, tanıdık depresyon. Dün geceyi düşünmedi. Farklı gözlü adamı düşünmedi. Locayı, teklifi, arabayı, hediyeleri… Hiçbirini. Sadece acıyı yaşadı. Saf, çıplak, keskin acıyı.
On yıldır bir hayaletle yaşamıştı. Aldatılmıştı. Yalnız kalmıştı. Ailesinden ayrılmıştı. Kendini reddetmişti. Ve hâlâ buradaydı. Nefes alıyordu. Ama nefes almak yetmiyordu artık.
Dizi devam ediyordu ekranda. Kahramanlar konuşuyor, aşık oluyor, kavga ediyor, barışıyordu. Riva’nın gözleri ekrana bakıyordu ama aklı hiçbir yerde değildi. Sadece göğsünün ortasında bir delik vardı. Büyüyordu. Her nefeste biraz daha genişliyordu.
Diziyi izlemeye devam etti. Ama izlemiyordu aslında. Sadece zamanı öldürüyordu. Zaman onu öldürüyordu.
Ve gece ilerledikçe, eşofmanının kollarını çekip yüzünü kapattı. Gözyaşları sessizce aktı. Kimse görmüyordu. Kimse duymuyordu. Riva da duymuyordu artık kendi ağlayışını.
Sadece bekliyordu. Ne olacağını bilmeden. Belki bir şey olurdu. Belki hiçbir şey olmazdı. Ama o an, o dakikada, sadece acısını yaşıyordu. Ve bu, tuhaf bir şekilde, ona tanıdık geliyordu. En tanıdık şey buydu artık.
…
Riva koltukta yatıyordu, sırtı yaslanmış, bacakları uzatılmış, pijamasının paçası sıyrılmış, çıplak ayak parmakları soğuk zemine değiyordu. Bilgisayarı hâlâ açıktı ama sesi kısılmıştı; ekranda insanlar konuşuyor, gülüyor, ağlıyordu, Riva hiçbirini duymuyordu. Göz kapakları ağır, uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyordu. Tam vazgeçip tamamen uyuyacakken üst kattan ses geldi.
Tak tak tak. Sonra bir tıkırtı. Sonra yüksek sesle bir kadın kahkahası.
Sonra yine tak tak tak. Topuklu ayakkabı mıydı o? Yoksa sandalye mi sürükleniyor? Riva’nın beyni yavaş yavaş toplandı.
“Yine mi bu kadın?” diye düşündü. Tahammülü sıfırdı artık.
Eskiden olsa kulak tıkardı, “komşu işte” der geçerdi. Şimdi sinirleri çıplak kablo gibiydi; en ufak temas kıvılcım çıkarıyordu.
“Kes sesini be orospu karı!” diye bağırdı birden. Koltuktan doğrulmadı bile, sadece başını hafifçe kaldırıp tavana doğru haykırdı. Sonra geri yattı. Kalbi bile hızlanmamıştı. Sadece bir refleks. Bir böcek kovmak gibi. Beş dakika geçti. Belki dört. Belki altı. Zamanı saymıyordu.
Kapı gürültüyle çalındı. Üç sert vuruş. Sonra bir tane daha. Riva iç çekti. “Geldi işte.” Kalktı. Yavaş. Ayağını yere koydu, parmak uçları buz gibiydi. Kapıya yürüdü. Kapıyı açtı.
Karşısında üst kattaki kadın duruyordu. Kırk küsur, sarı boyalı saçlar, makyajlı, üstünde ev kombini ama küpeleri hâlâ sallanıyordu. Nefes nefese, gözleri açılmış.
“Ne var?” dedi Riva. Sesi dümdüz. Hiç öfke yok. Hiç korku yok. Hiçbir şey yok.
Kadın hemen başladı. “Seni şikâyet edeceğim! Hakaret edemezsin bana! Kimsin sen? Orospu karı mı dedin? Orospu karı mı? Ben senin evinde mi ses yapıyorum? Senin evinde mi yaşıyorum? Terbiyesiz! Aşağılık! Yönetime gideceğim, polise bile giderim!”
Riva kapının eşiğinde duruyordu, kollarını göğsünde kavuşturmuş, kadına bakıyordu. Sanki uzaktan bir film izliyormuş gibi. Kadının ağzı açılıp kapanıyordu, kelimeler havada uçuşuyordu ama Riva’nın kulaklarına ulaşmıyordu. Sadece bir uğultu.
Eskiden olsa şimdiden gözleri dolardı. Kalbi küt küt atardı. ‘Haksızlık yapılıyor bana’ diye düşünürdü. Sonra kelimeler boğazına düğümlenirdi. Eve gelip yatağa kapanır, ağlardı. Kendine kızardı. ‘Niye bir şey diyemedim ki? Niye susuyorum? Niye hep susuyorum?’
Şimdi? Hiçbir şey hissetmiyordu. Sanki sinirleri çekilmişti. Biri fişi çekmiş gibi. Boş bir priz. Elektrik yok. Acı yok. Öfke yok. Sadece yorgun bir sakinlik.