Siktir git evine…

1087 Words
Kadın hâlâ bağırıyordu. “...duymadın mı beni? Cevap versene! Susma öyle!” “Ne diye şikâyet edeceksin ki be abla? Mesela ben asistanlık yapıyorum, bana ‘asistan’ desen şikâyet etmem. Edebiyat bitirdim, ‘edebiyatçı’ desen de bir şey demem.” Kadın tam savunmaya geçecekti, ağzını açmıştı ki Riva devam etti. Sesi hâlâ dümdüz, bağırmıyordu bile, sadece söylüyordu. “Bak, bütün gece senin ah uh seslerinden salonda uyuyorum. Evi kerhaneye çevirdin. Ekmek parası dedik, sustuk. Ama ararım polisi, ‘fuhuş olmuş burası’ derim, şikâyet ederim. Evine, amına mühür vurdururum. Git evine otur, beni delirtme bari. Gündüz vakti duymayayım o cırtlak sesini.” Kadın bir anda silkindi. “Gündüz vakti mi?” dedi, sesi çatallı, şaşkın. Sonra saate baktı, telefonu çıkardı, ekrana göz attı. “Saat akşam yedi be!” Riva cevap vermedi. Sadece kapıyı yavaşça kapattı yine. Kilitledi. Kadın söylene söylene merdivenleri çıktı, kapı çarptı, sonra sessizlik. Riva içeri döndü. Geçen geceki kaçamak aklına geldi. Hiçbir işe yaramamıştı. Hiçbir şey değişmemişti. Üç gün sonra işe dönecekti. Masanın başına. Ekranın karşısına. “Günaydın Riva Hanım, raporlar hazır mı?” sorusunun karşısına. Düşünce midesine oturdu. Stres bir anda göğsüne yayıldı, nefesi daraldı. Yine koltuğa geçti. Oturdu. Dizlerini kendine çekti, kollarını sardı. “Yine çıksam mı?” diye düşündü. Çıkmak istiyordu. Bir yerlere. İnsanların arasına. Ama para? Cebinde kaç lira vardı? Anca bir kahve. Belki bir sigara daha. Kalktı. Üstüne eski bir eşofmanı geçirdi, üstüne bol bir sweat. Montunu kaptı, çantasını koluna taktı. Kulaklığını taktı. Telefonu cebine soktu. Kulaklıkta Sokrat St. çalıyordu. “Bunu sen seçtin. Sözlere daldı. Kafası o kadar doluydu ki, kafeye geldiğini fark etmedi. Dükkânı biraz geçmişti bile. Geri döndü. Kapıyı itti. İçeri girdi. Soğuktan yanakları kızarmıştı. Tezgâha yaklaştı. “Bir cappuccino,” dedi. Küçük boy. Tezgâhtaki çocuk başını salladı. Riva kasada beklerken sigarasını çıkardı, paketi avucunda sıktı. Kahve hazır olunca aldı. Bir masaya geçti. Köşedeki. Pencere kenarı. Telefonu masaya bıraktı. Ekran karanlık. Sigarasını yaktı. İlk nefes derin. Duman ciğerlerine doldu, sonra yavaş yavaş dışarı üfledi. Kahveyi yudumladı. İyiydi. İkisi de aynı anda. Etrafına bakmadı. Kimseyle göz göze gelmedi. Sadece sigara ve kahve. Bir nefes, bir yudum. Bir nefes, bir yudum. Kulaklıkta şarkı devam ediyordu. Riva güldü. Küçük, sessiz, acı bir gülüş. Riva kahvesini bitirmiş, sigarasının sonunu da ezmişti. Pencereden dışarı baktı alışkanlık işte, gözü hep dışarıda. Hava iyice kararmış, insanlar acele acele yürüyordu. Gözleri bir anda durdu. Siyah araba. Aynı siyah araba. Geçen gün onu eve bırakan. Camları koyu, tanıdık. Karşı kaldırımda, motoru çalışır halde duruyordu. Direksiyonda o adam. Kulaklık hâlâ kulağında, gözleri yola değil, kafeye doğru bakıyordu. Riva’ya. Göz göze geldiler. Bir saniye. Belki iki. Riva’nın kalbi teklemedi bile. Sadece bir anlık şaşkınlık. Sonra hemen yüzünü çevirdi. Kafenin içine baktı. Duvara asılı eski bir poster, tezgâhın arkasındaki çocuk, masalardaki yabancılar. Hiçbirine odaklanmadı aslında. Sadece bakmamaya çalışıyordu. Birkaç dakika öyle kaldı. Kahve bardağını elinde çevirip durdu, parmakları soğuktu. Utanmıyordu. Hayır. Patronuyla konuşulanlar, locadaki teklif, “evlilik teklifi,” umrunda değildi bile. Zaten o geceyi hatırlamak istemiyordu. Hatırlasa da umursamazdı. Tek istemediği şey, adamın gelip konuşmasıydı. O mesafeli, kibar ama altında bir şey saklayan ses tonu. O bakış. Hayır. İstemiyordu. “Belki de tanımamıştır,” diye düşündü. Rahatladı. Hafifçe. “Camlar koyu, içerisi loş, ben de farklıyım, saçlar dağınık… Belki sadece tesadüf. Belki başka birini bekliyor.” Kahve bardağını eline aldı. Kalktı. Çantasını omzuna attı. Kapıyı itip dışarı çıktı. Soğuk hava yine yüzüne çarptı, ama bu sefer iyi geldi. Kulaklık hâlâ kulağındaydı. Yavaş yavaş yürümeye başladı. Eve doğru. Adımları ağır, ama ritimli. Şarkıya eşlik etti usulca, dudakları kıpırdıyordu sadece, ses çıkarmıyordu. Sokak lambalarının altında gölgesi uzuyordu. Bir ara durdu, köşedeki çöp kutusuna boş karton bardağı attı. Tam isabet. Küçük bir zafer gibi hissetti, gülümsedi kendi kendine. Köşedeki markete girdi. Bir sigara istedi. Kasiyer tanıdıktı, selam verdi. Riva para uzattı, paketi aldı, cebine soktu. Çıktı. Eve kadar yol kısaydı. Apartmana yaklaştığında yukarı baktı. Üst katın ışığı yanıyordu. Kadın evdeydi herhalde. Merdivenleri çıktı. Anahtarı çevirdi. Kapıyı kapattı. Kilitledi. İçeri girdi. Montu astı. Eşofmanı çıkardı, yine aynı gri pijamalar. Koltuğa oturdu. Sigarayı yaktı. İlk nefes derin. Bilgisayarı açmadı bu sefer. Sadece oturdu. Dumanı üfledi. Dışarıdaki şehrin uğultusu pencereden sızıyordu. Sonra güldü. Küçük, yorgun bir gülüş. “Belki de gerçekten tesadüf.” Ama içinden bir ses biliyordu: değildi. Yine de umursamadı. Sigarasını söndürdü. Işıkları kapattı. Karanlıkta kaldı. Ve bekledi. Ne olacağını bilmeden. Ama bu sefer, beklerken biraz daha az acıyordu. Ya da belki sadece alışmıştı. Fark etmiyordu artık. … Zil sesiyle gözleri aralandı. Tavana baktı. Ses kesildi. Kafasını yastığa gömdü. Tam uykuya dalacakken zil yine çaldı. Uzun, ısrarcı. Koltuktan doğruldu. Battaniye yere düştü. Işığı yaktı. Cılız ampul gölgeleri büyüttü. Yalpalayarak kapıya yürüdü. Gözetleme deliğinden baktı. Karanlık koridorda bir gölge. Kapıyı araladı. Karşısında o adam duruyordu. Uzun boylu, kaslı, hafif kumral saçlar. Bir gözü kahve, diğeri mavi. Siyah deri ceket, koyu gömlek. Yüzünde gülümseme yoktu. Baştan aşağı Riva’ya bakıyordu. Riva da kendine baktı. Bol tişört, paçası sıyrılmış pijama, dağılmış saçlar, makyajsız, şiş gözler. “Ne arıyorsun burada?” Sesi çatallı, uykulu. Adam bir an sustu. Sonra konuştu. Derin, tok, ağır bir ses. “Kapıda mı konuşacağız, yoksa komşularda mı biliyor bana evlilik teklifi ettiğini?” Riva iç çekti. Apartman boşluğunda sesler yankılanırdı, üst kattaki karı kesin kulak kabartırdı. “Bu saatte tanımadığım adamı eve almak ne kadar mantıklı sence? Ne sandın sen beni?” Adamın dudaklarında hafif, neredeyse görünmez bir kıvrım oluştu. Gözleri hâlâ Riva’nın üzerindeydi. “Tanımadığın adama evlilik teklif ettin. Ben de düşünmeden kabul etmedim diye mi kızdın?” Riva bir an durdu. Sonra kapıyı sonuna kadar açtı. “Gir lan içeri. Ayakkabılarını da çıkar.” Adam içeri girdi, kapıyı usulca kapattı. Evi şöyle bir taradı. Dağınık değildi. Sadece koltuktaki battaniye ve yastık karışmıştı. Karşısındaki tekli koltuğa oturdu. Bacak bacak üstüne attı. Riva gözlerini ovuşturdu. “O mu söyledi sana? Tesadüf olmadığını biliyordum zaten.” Telefonunu aldı, saate baktı. Akşam on. “O kadar da geç değilmiş.” Ekranı kapattı, telefonu köşeye fırlattı. “Neden geldin? Vicdanın mı sızladı?” Adam hemen cevap vermedi. Riva’ya uzun uzun baktı. “Geçen geceki teklifini düşündüm.” Riva gözlerini devirdi. “Vazgeçtim ben. Teklifin süresi doldu.” Adamın kaşı hafif kalktı. “Çok hızlı vazgeçtin. Locada ‘bu son şansım’ modundaydın.” Riva sigara paketini masaya koydu, bir tane daha çıkardı ama yakmadı. “Locada sarhoştum. Sarhoşken herkes yakışıklı olur. Sen de dahil. Şimdi ayığım, sen de çirkinleştin.” Adam öne eğildi, dirseklerini dizlerine dayadı. “Sarhoşken daha dürüsttün bence. Ayıkken de dürüst olabilir misin?” Riva güldü. Kısa, keskin, boğazından yırtılan bir ses. “Dürüstlük mü istiyorsun? Al sana dürüstlük: Siktir git evine, evlenmek istemiyorum. Ne seninle, ne senin gibi başka biriyle.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD