Adam arkasına yaslandı. Yüzünde hâlâ o mesafeli ifade. Ama kalkmadı. Oturduğu yerden Riva’yı süzmeye devam etti. Riva sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağı çaktı. Alev yüzünü bir an aydınlattı.
Aklına o otel odası gelmişti. Başını hafif yana eğdi, bakışlarını adama sabitledi. Gözleri kısıldı.
“O gece…” dedi, sesi düz ama altı oldukça sert. “O gece orada mıydın?”
Adam cevap vermek için dudaklarını araladı ama Riva beklemedi. Kelimeler ağzından dökülmeye başladı.
“Neden bütün gece konuşmadın? Sonra şoförüne beni otele götürmesini söyledin.”
Adamın dudağının kenarı çok hafif kıvrıldı. Gülümseme bile sayılmazdı. Daha çok “bir şey biliyorum” der gibi sinsi, kontrollü bir ifade.
“O benim şöförüm değil…”
“Çok da…” diye başladı, sesi alaycı ve sert çıkmıştı. Ama son anda kendini tuttu, kelimeler boğazında düğümlendi. Dişlerini sıkıp dudaklarını birbirine bastırdı.
“Umrumda,” diye tamamladı alçak sesle, buruk bir gülümsemeyle.
“Çünkü,” dedi adam sakin, derin sesiyle, “o gece ne kadar ileri gideceğini merak ettim.”
Riva’nın kaşları çatıldı. Ama susmadı.
“Seni anlamak istedim,” diye devam etti adam. “O yüzden sustum.”
Kısa bir duraksama oldu. Adam gözlerini Riva’dan bir an bile ayırmıyordu.
“Zaten eve gitmeyeceğin belliydi,” diye ekledi. “Aklımın sende kalmasını istemedim.”
Riva alaycı bir nefes verdi, burun delikleri açıldı.
“Sana ne ki bundan?” diye tısladı.
Adamın bakışları hiç kaymadı. Aynı yoğunlukta, aynı sakinlikle bakıyordu.
“Benimle konuşan bir kadının başına bir şey gelmesini istemem.”
Sessizlik.
Riva sigarasından derin bir nefes daha çekti. Dumanı bu sefer bilerek, doğrudan adamın yüzüne doğru üfledi. Gri bulut farklı renkli gözlerinin etrafında dağıldı.
Sonra tekrar sordu, sesi daha alçak çıktı:
“Otel odasına geldin mi?”
Raze hiç tereddüt etmeden, dümdüz cevap verdi.
“Evet.”
Riva’nın boğazı kurudu. Kalbi teklemedi ama midesine tuhaf bir ağırlık oturdu.
“Neden geldin? Ne yaptın orada?”
Raze cevap vermedi. Sadece baktı.
Riva bir kez daha, bu sefer daha net ve yavaşça sordu: “Neden geldin?”
Adam derin bir nefes aldı, sonra aynı sakin tonla konuştu: “Merak etme. Sana bir şey yapmadım.”
Riva birkaç saniye hiç kıpırdamadan adama baktı. Gözlerini kısmadı. Tepki vermedi. Sadece baktı.
İçinde garip, soğuk bir kesinlik vardı. Bir şey yapmadığını hissediyordu. Gerçekten. Muhtemelen o dev gibi tişört de onundu. Kokusu da onundu.
Ama… başka bir şey sormak istemedi. Sormadı. Ne yaptığını, ne kadar süre kaldığını, ona nasıl baktığını… Hiçbirini. Sadece sigarasını yavaşça tablaya bastırdı ve ezdi. Kül tablasında son kıvılcım da söndü.
Bir an sessizlik çöktü aralarına. Riva’nın aklından binlerce soru geçiyordu ama dudakları mühürlenmiş gibiydi. Konuşmak istemiyordu. Çünkü konuşursa, bu garip, rahatsız edici yakınlık daha da derinleşecekti.
Adam ise hâlâ aynı yerde, aynı sakinlikle oturuyordu. Sanki onun suskunluğunu da, içinden geçenleri de okuyormuş gibi
“Neden hâlâ buradasın? Bana hayran mı kaldın?”
Adamın gözleri dumanın arkasından Riva’ya kilitlendi. Öne doğru eğildi. Dirsekleri dizlerinde, parmakları birbirine kenetli.
“Çünkü bana ilginç gelmeye başladın.”
Riva öne eğildi, ellerini önünde birleştirdi, bacaklarını açtı. Adamın taklidini yapıyordu. Gözlerini kıstı.
“Bana ne bundan?”
Adam kaşlarını hafif kaldırdı. Farklı renkli gözleri loş ışıkta daha da çarpıcıydı.
“Hem sen bulamıyor musun birini? Napacaksın beni?”
Adamın sesi daha da alçaldı, neredeyse fısıltıya döndü.
“Teklifini kabul ediyorum. Sen düşün. Kararını verince beni ara. Seninle ne yapacağıma o zaman karar veririm.”
Riva pencereden sızan sokak lambasının ışığına baktı. Cevap vermedi. Adam ayağa kalktı. Riva kımıldamadı. Battaniyeye sarıldı, sırtını yasladı, yerinde kaldı. Adam kapıya yürüdü. Kapıyı açtı. Bir an durdu, arkasını dönmeden konuştu.
“İyi geceler, Riva.”
Kapı usulca kapandı. Riva boş boş baktı kapıya.
“Ne yapacağına karar verecekmiş. Götüm,” diye mırıldandı. “Ben bir araştırayım seni?”
Kendi kendine güldü. Acı, kısa bir kahkaha.
“Adı ne lan bunun? Bide ‘beni ara’ diyor. Numaran var sanki? Telepatik miyiz biz?”
Koltuğa uzandı. Battaniyeyi çekti üstüne. Gözleri yavaş yavaş kapandı.
“Evlilik ha? Mafyayla. Annemde kessin beni. Gerçi hoşuna gider.”
Güldü yine. Bu sefer sesli, burnundan kısa kısa nefesler vererek. Ama gözleri kapanıyordu. Ve uyudu.
…
Riva gözlerini açtığında güneş perdelerin arasından ince, keskin çizgiler halinde sızıyordu. Sabahın körü değildi ama erken sayılırdı. Telefonunu eline aldı. Şarj yüzde sekiz.
“Tabii ki,” diye mırıldandı.
Tarihe baktı. İki gün sonra işe başlayacaktı.
Midesine bir ağırlık oturdu. Derin nefes aldı, yavaş yavaş verdi. Koltuktan doğruldu. Battaniye yere kaydı. Banyoya gitti, işini gördü, yüzünü soğuk suyla yıkadı. Gözleri açıldı ama içindeki boşluk yerinde kaldı. Geri döndü. Kapının önündeki küçük dolabın üstünde bir şey duruyordu. Beyaz, sade bir kart. Dün gece orada değildi.
Elini uzattı, aldı. Ön yüzünde: Raze Noyan. Arka yüzünde bir telefon numarası. Hiçbir şey yoktu başka. Ne logo, ne mesaj. Sadece numara. Siyah, düz font. Riva kartı elinde çevirdi. Masaya koydu. Telefonunu aldı yine. Şarj kablosunu aradı gözleriyle, bulamadı. Gözleri kartta kaldı.
“Arasam ne olur ki?. ‘Merhaba, evlilik teklifiniz hâlâ geçerli mi? Çünkü iki gün sonra işe başlayacağım, kurtar beni’”
Güldü yine. Ama gülüş yarım kaldı. Kartı eline aldı tekrar. Parmaklarıyla kenarını sıktı. Kırışmadı bile. Kaliteli kâğıt. Pahalı.
“Aramayacağım,” diye mırıldandı. Sonra sesini yükseltti, kendiyle konuşur gibi:
“Ya da ara. Ne kaybedersin ki? Biraz heyecan. Biraz tehlike. Belki biraz para. Belki de bir kurşun. Hangisi olursa olsun, şu anki halinden kötü olamaz. En kötü ihtimalle ‘pardon yanlış numara’ dersin, kapatırsın.”
Gözlerini kapadı. İki gün. İki gün sonra işe dönecekti.
“Raze Noyan,” diye mırıldandı. “Adı bile kulağa bela gibi geliyor.”
Kartı masaya bıraktı. Telefonu şarj etmeden yattı yine. Ama bu sefer gözleri açık kaldı. Tavanın lekesine bakıyordu. Düşünüyordu. Ya da düşünmüyormuş gibi yapıyordu.
…
İki gün sonra alarm çaldı. Riva koltuktan kendini kazıyarak kalktı; sırtı tutulmuştu, boynu eğri, bir tarafı uyuşmuş. Gözlerini ovuşturdu, ağzı pas kokuyordu. Lanet yağdırmaya başlamıştı.
Banyoya gitti. Musluğu açtı, soğuk su yüzüne çarptı. Biraz kendine geldi ama makyaj yapmak istemiyordu. Fondöten sürecek hali yoktu, rimel çekecek enerjisi hiç yoktu. Aynaya baktı: göz altları morarmış, dudakları soluk, saçları yağlı ve dağınık. “Güzel,” dedi alaycı bir sesle. “Tam patronun gözüne girecek haldeyim.”
Dolaba gitti. Pijamaları eski, soluk pembe, üstünde küçük delikler olan, çıkardı. Şirket asistanlığı yaptığı için “uygun” giyinmek zorundaydı.
Normalde edebiyat bitirmişti, editörlük için başvurmuştu. Hayali buydu: kitap okumak, düzeltmek, yazarlarla konuşmak. Ama ne tecrübesi vardı, ne de sorumluluk alacak yüreği kalmıştı.
O yüzden o gün açık olan tek pozisyona girmişti: yönetici asistanı. “İlerde gözlerine girerim, yükselirim,” demişti kendine. Üç yıldır aynı masada, aynı kahveyi taşıyor, aynı toplantı notlarını tutuyordu. Ele geçirenlerin pozisyon değiştirmek gibi bir niyeti yoktu. Riva da vazgeçmişti sormaktan.
Üzerine siyah bir pantolon geçirdi dizleri hafif parlaklaşmış ama hâlâ düzgün duruyordu beyaz bir gömlek, üstüne ince bir hırka. Montunu kaptı, kapıyı kilitledi. Anahtarı çantaya attı, kulaklığını taktı. Müzik kulaklarına doldu ama beynine ulaştı. Sadece bir uğultu gibiydi.
Köşedeki durağa yürüdü. Otobüs tam zamanında geldi. Bindi, arka koltuğa oturdu, cam kenarına yaslandı. Dışarıdaki gri şehir akıyordu: gri binalar, gri insanlar, gri gökyüzü. Riva’nın içi de aynı renkteydi.
İndiği duraktan ofise kadar neredeyse on beş dakika yürüdü. Topuklu değil, düz ayakkabı giymişti o gün ayakları şişmesin diye. Yürürken rüzgâr montunun yakasını savuruyordu. Kulaklıkta Cumali efrah- bu da mı gol değil be, çalıyordu.
Adımlarını sayıyordu içinden. Saymak onu biraz sakinleştiriyordu. Yoksa kafasının içindeki sesler çok gürültülü oluyordu.
Ofisin kapısına vardığında durdu. Cam kapıdaki yansımasına baktı: düzgün giyinmiş, ama gözleri boş. Derin bir nefes aldı.
“Haydi bakalım,” diye fısıldadı kendi kendine. “Bir gün daha.”
Kapıyı itip içeri girdi. Asansör beklerken telefonuna baktı. Bildirim yok. Mesaj yok. Hiçbir şey yok.
Asansör geldi. Bindi. Kat tuşuna bastı. Kapılar kapanırken aynadaki kendine son bir kez baktı.
Ve o an, yine aynı his: sanki hayatı bir döngüye sıkışmış, her sabah aynı noktadan başlıyor, aynı noktada bitiyordu.
Ama durmuyordu. Çünkü durursa, gerçekten bitecekti. Asansör yükseldi. Riva gözlerini kapattı. Sadece bir gün daha…
Günaydın demek bile içinden gelmiyordu ama yine de kapıdan giren ilk iki kişiye mırıldandı:
“Günaydın…”
Sesi o kadar cansız çıktı ki, kendi kulağına bile “ölüyorum ben ya” diye fısıldıyormuş gibi geldi.
Masasına çantasını bıraktı. Çanta yere hafifçe çarptı, içinden bir ruj yuvarlandı. Riva eğildi, aldı, baktı. Kırmızı, kan rengi. “Ne kadar da güzel,” diye düşündü. “Ne diye aldım bunu acaba.” Ruju çantaya tıktı, oturdu. Sandalye yine gıcırdadı. Riva sandalyesine “sus lan” diye içinden söylendi.
Kahve içmesi lazımdı. Hem de hemen. Yoksa günün ilk yarısında bayılacaktı. Kahve makinesine gitti, siyah, şekersiz, acı. Makine homurdandı, fincan doldu. Riva fincanı aldı, terasa çıktı. Soğuk hava suratına tokat gibi çarptı.
“Bu hava bile beni kendime getiremez,” diye mırıldandı. Cebinden sigarayı çıkardı, yaktı. Sadece dumanı dışarı üfledi, sanki içindeki bütün zehri o dumanla birlikte çıkarıyormuş gibi.
Birer birer geldiler.
“Günaydın Riva.”
“Günaydın.”
“Günaydınnn…”
Riva her seferinde kafasını hafifçe salladı. Göz teması kurmadı. Sigarasını içmeye devam etti. Sonra birden fark etti: fazla mı yabani davranıyorum? Biraz konuşayım bari, belki insan gibi görünürüm.
Yanından geçen kıza döndü, zorla gülümsedi: “Ee… Hafta sonun nasıldı?”
Kız durdu, bir an şaşırdı, sonra yapmacık bir gülümsemeyle: “İyiydi ya, senin?”
“Harikaydı,” dedi Riva.
Kız güldü ama gülüşü sahte çıktı. Sonra kaçarcasına içeri girdi.
Başka birine denedi: “Yeni proje nasıl gidiyor?”
Adam. “ Yoğun. Çok yoğun.”
Riva bekledi. Devamını bekledi. Devam gelmedi. Adam geçti gitti. Riva sigarasını yere atıp ezdi. “Tamam,” diye düşündü. “Herkes benden kaçıyor. Ya da ben paranoyak oldum. Belki ikisi de. Belki de suratımda ‘yaklaşmayın, ısırırım’ yazıyor.”