Zilan’ın getirdiği ilaçları içmiş, biraz yürümüş, sonra da salona geçmişti Ferman. Ama salonda rahat edememişti. Ben de Ezman evde olmadığı için kapıdaki korumaları çağırmıştım yardım etmeleri için. Ama odanın kapısına geldiğimizde bana bakıp, “Sen gel,” demiş, korumalara, “Siz gidin,” deyip kolunu dan diye omzuma atmıştı. “Buraya girmeseler daha iyi,” diyerek.
Yani ben nasıl taşıyacaktım 1.65 boyumla 1.90’lık adamı? Orası muammaydı. Neyse, zor da olsa yatağa kadar gitmeyi başarmıştık. Tam geri çekileceğim sırada burun buruna gelmiştik, hızla geri çekilmiştim. İki gün önce beni boğacak gibi bakan adam şimdi değişmişti, bir tuhaftı.
Tam bir hafta geçmişti o olayın üzerinden. Ferman bugün dikişlerini aldırmaya gidecekti, daha iyiydi artık. Kahvaltı masasında oturuyorduk, herkesin önüne koyulan tabak bu sabah yine benim önüme koyulmamıştı. Alenen ve bilerek yaptığını bilsem de ses etmemiştim. “Ben tabak alıp geleyim,” deyip kalkmaya yeltenmiştim ki elini elimin üstüne koyup, “Otur,” diyen Ferman yüzünden yerime oturup hızla çektim elimi. “Zilan, buraya gel!” diye bağırmıştı avazı çıktığı kadar. “Buyur, ağam,” deyip içerden çıkan genç kadına, “Gelin ağanın servisi nerede?” diye sordu. “Şey, unuttum, şimdi getiririm,” diyen Zilan’a, “Unuttun demek,” deyip ayağa kalktı. “Oğlum, ne oluyor?” diyen babasına, “Siz karışmayın,” deyip, “Kimsin sen bu evde, hangi sıfatla bulunuyorsun? Cevap ver bakalım!” diye sordu. “Size hizmet etmek için,” diyen genç kadına, “Sadece bana değil, bu konakta yaşayan herkese hizmet etmek zorundasın. Sen kimsinki benim karıma hizmetçi muamelesi yapıyorsun?” dediğinde, “Ferman, yapma,” demiştim. “Yok ağam, estağfurullah,” diyen Zilan’a, “Bir haftadır gözüm senin üstünde kız, ne istese tersliyorsun. Onunla senli benli konuşmak sanki senin haddinmiş gibi, bir de öyle konuşuyor, öyle davranıyorsun. Topla pılını pırtını, seni bu konakta görmeyeceğim bir daha,” demişti.
“Ağam, etme, cahildir,” diyen Kadriye Teyze’ye, “O cahilse, sen değil misin? Kızının ettiklerini benim gözlerim görüyor da seninkiler görmüyor mu?” diye sordu. “Etme ağam, kurbanın olayım, Cihan Ağa’nın başına gelenlerden dolayı kin tutmuş, ağam bilirsin, hepimiz çok severdik,” diyen Kadriye Hanım’a, “Sizi, o adını ağzınıza aldığınızın toprağına kurban ederim, anladınız mı? Mahi benim karım, siz de onun hizmetkârlarısınız. Öl dese öleceksiniz, kal dese kalacaksınız,” diye kükremişti. Adımı ilk kez andığına mı şaşırayım, beni savunmasına mı bilememiştim. “Zilan, çabuk özür dile,” dediğinde, konu uzamasın diye, “Tamam, gerek yok,” deyip araya girdim. Ama, “Sana özür dile diyorum,” deyip yapışmıştı bu kez Zilan’ın koluna. “Ben bu kadından özür dilemem,” der demez, “Bu kadın demek!” deyip kapıya doğru sürüklemeye başlamıştı.
“Ferman, yapma,” deyip araya girmeye çalışmıştım. Sakince durmuş izleyen Ezman’a, “Ezman, bir şey yapsana,” dediğimde ise, “Sen karışma yenge, hak etti,” demişti. Zaten Ferman da dinlememişti beni. Korumalara, “Açın şu kapıyı!” diye bağırıp, açılan kapıdan dışarı fırlatmıştı resmen Zilan’ı. “Seni bir daha değil bu konakta, Midyat’ta bile görmeyeceğim,” diyerek. “Ağam, etme, kurban olayım,” diyen annesine, “Sen de toparlan, çıkın evimden. Ben hastaneden dönene kadar tozunuz kalmayacak,” deyip tutmuştu elimi, “Yürü, gidiyoruz,” diyerek. Hem ben hem avluda olan herkes neye uğradığını şaşırmıştı. “Bu kadarına gerek yoktu Ferman, yapma, yazık,” dediğimde durup bana doğru dönmüştü. “Sen benim karım, Selimoğullarının gelinisin. Kimse, ama hiç kimse seninle böyle konuşamaz, izin vermem. Ha, konuşmaya kalkarsa ya canını yakarım ya canını alırım. Bunu herkes böyle bilsin, sen de dahil,” deyip yürümüştü arabaya.
Bana, “Bu konağı sana dar edeceğim,” diyen adam, bu konaktakilerin gözünün yaşına bakmamıştı, sırf bana saygı duymadıkları için…
Ben hayatım boyunca ailem için yaşamıştım. Onlar için dik durmuştum. Herkes dışarıdan beni taş gibi sert bir adam olarak görüyordu. Böyle görünmeyi ben istemesem de mecbur kalmıştım. Ailemi, kardeşlerimi korumak için bir aile kuramamıştım. 35 yaşında bir adam olmama rağmen… Sonra bir gün, o korumak için canımı dişime taktığım ailemin can damarlarından birini kesip atmışlardı. Cihan’ın ölüm haberi gelmişti, dünyam yıkılmıştı. Sonra evlendiğini öğrenmiştim. Bir sevdiği olduğunu, İstanbul’a gidip gelmelerinden anlamıştım ama böyle bir delilik yapacağı gelmemişti aklıma.
Onu toprağa koyduktan sonra çok uğraşmıştım, evlendiği duyulmasın diye, ama başaramamıştım. Aşiret toplanmış, kararını vermişti. Ben de kabul etmek zorunda kalmıştım. Bu yüzden de öfkeliydim, daha yüzünü bile görmediğim o kadına, hem de deliler gibi. Sonra kaçtığını öğrenmiştim, yurtdışına gittiğini. Bana göre aşk zayıflıktı. O, Cihan’ı kendine âşık edip zayıf düşmesine neden olmuştu. Onu ararken Cihan’la çekilmiş resimlerini görmüştüm. Resmini görünce neye uğradığımı şaşırmıştım.
Çünkü ben Mahi’yi yıllar önce görmüştüm. Bundan tam iki yıl önce, İzmir’e bir iş için gitmiştim. Mehmet’i ziyaret etmeden dönmek istememiştim. Okulda olduğunu söylediği için oraya geçmiştim. Peri kızı gibi bir kızla konuşurken görmüştüm onu. Kız onu öpüp gitmişti, aklımı da alıp. Ama gururuma yedirip soramamıştım, “Kim bu?” diye. O gece Seyithan’ın düğününde gördüm onu. Bizim buralara ait elbiseleri giymiş, salınıyordu ortalarda. Sonra arkadaşlarım çağırdığı için mecbur kalıp gitmiştim. O da hayallerimde kalmıştı.
Onunla öğrenmiştim, hayranlık duyduğunuz birinden nefret edebileceğinizi. Evlendiğimiz gün saldırıya uğramıştım ama o, kaçıp gitmek yerine benim yanımda kalmayı tercih etmişti. Üstelik günlerce ses etmeden bakmıştı bana, tıpkı bir çocuğa bakar gibi. Bir hafta boyunca izledim onu; her hareketini, oturuşunu, kalkışını. Okumuş, doktor olmuştu ama buradaki çalışanlardan bile daha naif, daha insan olduğunu fark etmiştim. Sonra tertemiz vicdanını… “Sözlü adamla ne işin var?” dediğimde yaşadığı şoku hiç unutmamıştım. “Haberim yok,” demişti. Sözlü olduğundan bile haberi yoktu Cihan’ın.
Günlerdir onu hiç sayan çalışanlara bile saygısızlık etmeden durmaya çalıştığını fark etmiştim. Ama bu sabah yaşanan olaydan sonra sabrım taşmıştı. Şimdi hastane odasında dikişlerim alınırken o yanımda duruyordu. Adının anlamı gibi yakıp yıkmaya başlamıştı bütün önyargılarımı. “Yemeğe gidelim, açım,” dediğimde itiraz etmemişti. Onu Beyazsu’ya götürmüştüm. Görünce hayran hayran bakmıştı manzaraya. “Çok güzelmiş burası,” deyip ayağındaki ayakkabıları çıkarıp ayaklarını suya uzatmıştı. “Soğuktur, dikkat et, üşütme,” dememe rağmen…
Sapsarı saçları, masmavi gözleri, bembeyaz teniyle öyle duru, öyle güzel duruyordu ki karşımda. Hayran olmamak mümkün değildi. Ona kapılmamak için bütün kalkanlarımı açmıştım, çünkü o bana yasaktı, o bana günahtı. Birlikte yemek yemiş, sonra da geri dönmüştük konağa. “Kızım, gel, bana yardım et, yemek yapalım. Malum, kocan çalışanları kovdu, akşama ağza atacak lokma yok,” diyen anneme, “Hemen ellerimi yıkayıp geliyorum,” demiş, akşama herkesin hayran kaldığı bir sofra kurmuşlardı gelin kaynana.