Ezman bir türlü gelememişti zaten. Hasta bakıcının getirdiği yemeği koydum önüne ama kendini doğrultamadığından yiyemeyeceğini bildiğim için, “Biraz çorba iç istersen, öksürüğüne de iyi gelir,” deyip mecburen geçip oturdum yanındaki boşluğa. Yavaş yavaş içirdim çorbayı. Çorba bitmek üzereyken Ezman nihayet gelmişti. “Yenge, seni kapıda bekliyor korumalar, sen de git, dinlen, yoruldun,” diyerek, “Öksürmemesi gerekiyor, bilgin olsun,” diye tembihledikten sonra çıktım odadan.
Yazarın Ağzından
Mahi odadan çıkar çıkmaz Ezman geçip oturdu abisinin başucuna. Gözlerini dikti abisine. “Hayırdır, niye öyle bakıyorsun aslanım?” diyen Ferman’a, “Mahi’ye canını borçlusun artık, farkında mısın abi?” dedi Ezman. Gözlerini tavana dikip, “Farkındayım. Gider sanmıştım, beni orada bırakıp kaçar ama yapmadı. Ölmediğime değil, en çok buna şaşırdım,” dediğinde, “Onu hiç tanımıyorsun abi. Senin sandığın gibi biri değil o, hatta bu hikâyedeki tek kurban o,” demişti. “Tamam lan, uzatma,” diyen abisinin üstüne gitmemek için susmuştu.
Mahi’nin Anlatımı
Ben de yorulmuştum, hem de fazlasıyla. Bugün yaşadığım korku bitirmişti zaten beni. Avludan girer girmez bütün ailenin burada olduğunu fark etmiştim. Mehri, “Canım!” deyip koşup sarılmıştı bana. Ruken Teyze ve Vahit Amca da buradaydılar. “Nasılsın kızım?” diyen Ruken Teyze’ye, “Yorgunum,” dedim. O sırada Vahit Amca girmişti söze: “Allah senden razı olsun kızım, yeğenimin hayatını kurtarmışsın,” diyerek. “Önemli değil, ben ettiğim yeminin gereğini yaptım. Şimdi izniniz olursa ben üzerimi değiştirip geleyim,” dedim. “Müsaade senin kızım,” demişlerdi hep bir ağızdan.
Mehri’yle birlikte çıktık odaya. Hem üstümü değiştirdim hem olanları anlattım. Ama bugünden başka bir şey vardı, günlerdir sormak istediğim, içimi kemiren bir şey… “Sana bir şey soracağım ama dürüst olacaksın,” dediğimde, “Tabii, sor,” demişti. “Ferman, bana Cihan’ın nişanlı olduğunu bildiğini söyledi. Neden gizledin, neden söylemedin?” dedim. “Mahi, yemin ederim, ben o gün söyledim ya sana! Cihan abim istemedi. Aranızda bir şeyler olduğunu söylediğin gün aradım Cihan abiyi, ‘Nasıl böyle bir şey yaparsın?’ dedim ama yemin ettirdi. ‘Ben söyleyene kadar sen söyleme, ben her şeyi halledeceğim,’ dedi. Böyle dan diye evleneceğiniz hiç gelmedi aklıma,” dediğinde, “Nasıl yaptı Cihan bana böyle bir şeyi, neden yaptı? Aklım almıyor. Ne düşünüyordu? Evlenirsem hüküm bozulur falan mı sandı?” dediğimde, “Bence öyle değil. Bunu söylemeyi hiç istemem ama Cihan abi, eğer evlenirseniz, sözlü olduğunu duyduğunda bir şekilde kabul edersin, kabul ettirir sandı bence. Bunu anneme de söyledim geçen günkü ama olmadı,” diyen Mehri’ye, “O kadını kuma diye mi getirecekti yani üstüme?” dedim.
Susmuştu Mehri. O susmuş, ben çayır çayır yanmıştım. Ertesi sabah erkenden kalktım. Ferman taburcu olacaktı bugün. Bütün oda dip köşe temizlenmişti, annesi mikrop kapmasın diye çok özenli davranmıştı. Çok düşkündü Güle Anne çocuklarına. Ezman’ın yardımıyla yavaş yavaş odaya çıkarmış, yatırmışlardı yatağa. “Doktor ağrı kesici serum yazdı, ağrısı olduğu zaman sen takacakmışsın yenge, doktor öyle söyledi,” diyen Ezman’a, “Olur, takarım,” deyip elime tutuşturduğu ilaçları yerleştirmiştim dolaba. Annesi kendi elleriyle doyurmuştu karnını Ferman’ın. Buralarda evlatlara verilen değer tuhaftı. Oysa bir kez bile ateşlendiğimde başımda durmamıştı benim annem.
Güle teyze aşağı inmişti Yaklaşıp, “Ağrın var mı?” diye sordum Ferman’a. “Var, biraz,” dediğinde, “Serumu takayım, iyi gelir, hem uyumuş olursun,” deyip banyoya girdim. Ellerimi yıkayıp döndüm içeri. Damar yolunu açtım. Hayır, insanın acı eşiği bu kadar mı yüksek olurdu? Adamın kılı bile kıpırdamamıştı. Serumu takar takmaz uyuyup kalmıştı zaten. Tıklatılan kapı hafifçe aralanmış, “Abim nasıl oldu?” diyerek Ezman içeri girmişti. “Serum taktım, uyudu. Ne kadar uyursa o kadar iyi, hem daha anestezinin etkisi var üstünde. Hadi biz çıkalım, o uyusun. Ben de şu ilaçları kutulayayım,” dedim.
Aşağısı ana baba günüydü. “Sen in, ben de biraz uyuyayım, yorgunluktan geberdim,” diyen Ezman’a, “Tamam,” deyip aşağı indim. İki gündür gelen giden kesilmemişti bir türlü, herkes perişandı. Güle Teyze beni görünce, “Gel kızım, Ferman nasıl oldu?” deyip ayağa kalkmıştı. “İyi, merak etmeyin, uyuyor,” deyip oturan misafirlere “Hoş geldiniz,” dediğimde hepsi bir ağızdan, “Hoş bulduk, gelin hanım, geçmiş olsun,” demişti. Onlara teşekkür edip Güle Teyze’ye, “Ben gidip şu ilaçları ayarlayayım, düzenli olması daha iyi olur,” deyip mutfağa geçtim. Kadriye Abla’ya, “Bana bir kahve yapabilir misiniz?” demiştim ki kızı Zilan araya girmişti: “Anamın işi var, kendin yap,” diyerek.
“Öyle mi?” deyip oturduğum yerden kalktım, kahvemi yapıp ilaçları hallettim. Zaten iş yapmak zoruma gitmezdi. Yukarı çıktığımda Ferman hâlâ uyuyordu ama bayağı terlemişti. Ateşi mi var diye korkup yaklaştım. İstemeye istemeye de olsa elimi alnına götürdüğüm anda öyle bir sıçramıştı ki yataktan, bileğimden tutarak ödümü koparmıştı. “Deli misin, ne yapıyorsun?” dediğimde, ben olduğumu idrak edip, “Ne yapıyorsun dibimde?” demişti. “Ben sadece ateşi var mı yok mu ona bakacaktım, onun için,” dediğimde bileğimi bırakmıştı, nefes nefese. “Bir bardak su verir misin?” dediğinde, doldurduğum suyu getirip içmesine yardım etmiştim.
Gece çöktüğünde gelen giden kesilmiş, biz ilk defa baş başa kalmıştık. O odada, televizyonda maç izlerken ben elime aldığım kitaba dalmıştım. Öksüreceğini anlamış olacak ki, “Su,” demiş, o dediği anda fırlamıştım yerimden. Suyu doldurup verdim eline. İçip derin bir nefes aldıktan sonra, tam yatağıma girmeye hazırlanırken söylediği sözle afallamıştım: “Teşekkür ederim, İstanbullu,” demişti. Ferman bana teşekkür etmişti! “Önemli değil,” deyip girdim yatağa, kitabımı elime alıp okumaya devam ettim. O da biraz sonra televizyonu kapatmıştı.
Kısa süreli sessizlik sonunda, “Beni şaşırttın, biliyor musun? Ben o haldeyken kaçıp gidersin sanmıştım. Hazır eline fırsat geçmişken durmazsın diye düşünmüştüm,” demişti, dan diye. Derin bir nefes alıp kitabımı kucağıma bıraktım, sonra gözlerimi gözlerine dikip, “Kaçmak korkakların işi, Ferman Ağa. Hem ben bir yemin ettim, o yemin içinde sen değil, kim olursa olsun canına zarar gelmesine izin vermezdim. Ha, buradan gitmeyeceğimi düşünüyorsan, yanılıyorsun. Belki bugün değil, ama bir gün gideceğim buradan, hem de tamamen özgür olarak,” deyip kitabımı kenara koydum ve uzandım yatağa, üstümü örttüm. Duyduğum son şey, “Görücez, İstanbullu,” diye fısıldaması olmuştu.
Ertesi sabah uyanır uyanmaz, “Pansumanını yapalım, öyle et kahvaltını,” demiştim. “Olur,” diyen Ferman’a, “Ellerimi yıkayıp geliyorum hemen,” diyerek banyoya girdim. Malzemeleri alıp oturdum yanına. “Canın biraz yanabilir,” deyip açtım yarasını. “İyi görünüyor, dün gece dikişlerin patlamıştır diye düşünmüştüm ama iyi durumdalar,” deyip pansumanı yaptım, yarasını tekrar kapattım. “Eğer iyi hissediyorsan kahvaltıya inelim istersen, çünkü ne kadar çok yürürsen o kadar çabuk iyileşirsin,” dediğimde, “Valla çok iyi olur, ama nasıl kalkacağım?” deyip sonra, “Sana zahmet olmazsa Ezman’ı çağırsan, yardım etse,” demişti. “Üzerimi değiştirip çağırayım,” deyip girdim içeri, üstümü değişip aşağı indim. Ezman avludaydı zaten. “Yardım et de abini indirelim, biraz hava alsın, hem hareket etmek iyi gelir,” dediğimde, “Olur,” demişti. Birlikte tekrar çıktık yukarı. Ezman koltuk altına girip destek olmuştu, “Sen diğer tarafa geç,” dediğinde mecburen ben de sol yanına geçmiştim. Başını çevirdiğinde göz göze gelmiş, ikimiz de elektrik çarpmış gibi kaçırmıştık gözlerimizi. Zar zor indirdik Ferman Ağa’yı avluya. Orada herkesle birlikte etmişti kahvaltısını.
“Zilan, rica etsem bir bardak su verir misin?” demiştim sofrayı toparlarken. Daha sözümü bitiremeden, “Çok işim var, zahmet olmazsa sen al,” demişti. Pek bir sohbetimiz yoktu ama sanki beni sevmemişti. “Peki,” deyip ayağa kalktım. “Ben ilaçlarını ve suyu da alıp geleyim, iç, öyle yürü biraz,” dediğimde, “Ağam için mi istemiştin? Hemen getireyim,” demiş, hızla yürümüştü içeri. Ferman ardından dik dik bakıyordu.