— “Ne işi?” diye sordum korkarak.
— “Nikâh için başvuru yapacağız,” dediği anda başımdan kaynar sular dökülmüştü.
— “Ne nikâhı? Ben nikâh falan istemiyorum!” dedim.
— “Sana ne, İstanbullu? Sana ne isteyip ne istemediğini sormadım,” dedi.
— “Sen sormuyorsun ama nikâh memuru soracak,” dedim.
— “Soracağını biliyorum; o soracak, sen de ‘evet’ diyip kabul edeceksin; çünkü başka şansın yok,” diyerek burnumun dibine kadar geldi.
— “Ben senin kölen değilim, Ferman Ağa. Ne istersem onu söylerim. Imam nikâhını kabul etmem o sana yeter de artar,” dediğimde,
— “İlla canını yaktıracaksın; akıllı ol,” dedi. “Emin ol bundan daha fazla yanmaz canın. Şimdi git; kime kıyıyorsan kıy; nikâhı ben kıyacağım ama o kişi ben olmayacağım,” diyip banyoya girdi.
Kapıya yaklaşıp “Öyle demiştin, İstanbullu,” diye çıktığında, kapının kilidi gelen bir silah sesiyle paramparça oldu. Kapıya tekme atıp girince Ferman, “Ne yapıyorsun? Delirdin mi? Ya bana isabet etseydi o kurşun?” dedi.
— “Bellimi olur, belki bir dahakine sen olursun kapının ardında ya da namlunun ucunda. Şimdi aşağı iniyorum; 5 dakikan var,” deyip gitmişti. Deliymiş bu adam; düpedüz deli. Mecburen giyinip indim. “Aşağı, hadi yürü,” dedi; o önden, ben arkamdan çıktım konaktan.
Tam arka kapıyı açmıştım ki, “Öne geç, İstanbullu! Unuttun sanırım ben senin şoförün değil, kocanım,” dedi. Bu duruma bu kadar kolay alışmış olması fazlasıyla sinir bozucuydu. Geçip oturdum; emniyet kemerini takıp yaslandım arkama. Beni baştan aşağı süzdü: “Senin düzgün elbisen yok mu, ne bu iki karış?” diye sırıtarak söylemişti; sinirlerimi zıplatıyordu. Cevap vermemeyi tercih edip sustum.
Önce belediyeye, sonra da kan vermeye gittik; oradan da resim çekilmeye… İşlemler aksama kalmazmış; yani bu demek oluyor ki yarına kalmadan nikâh kıyılacak. “Ne mutlu bize, her şeyimiz tamam,” diye Ferman sevinçle konuştu. Ben de “Bir nikahımız eksik,” dedim.
— “Yürü. Sonuçlar çıkana kadar biz de senin sayende sabah evde edemediğimiz kahvaltıyı edelim,” dedi. Beyefendinin seçtiği bir kahvaltıcıda durmuştuk. Kahvaltısını etti; ben çay içip kaderime bir güzel küfretmiştim içimden. “Ellerimi yıkayıp geliyorum,” deyip içeri gittim. İçeride, kim olduğunu bilmediğim bir adam karşıma dikilmişti.
— “Demek, İstanbullu gelin sensin?” dedi.
— “Anlamadım,” dedim. Ferman’ın karısı sizsiniz sanırım, dediler; “Demhat Serçivan,” deyip elini uzattı.
— “Pardon beyefendi, kim olduğunuz beni ilgilendirmez. Buradan giderseniz iyi edersiniz; çünkü Ferman gelirse iyi olmaz,” dedim.
— “Ooo, bakıyorum da sizi baya korkutmuş Ferman. Ama ondan korkmana gerek yok; istersen sizi mahkum etmeye çalıştıkları bu hayattan kurtarabilirim,” dedi.
— “Öyle mi? Peki seni benden kim kurtaracak, Demhat efendi?” dedim; daha sözüm bitmeden yumruğunu suratına geçirdi Ferman. Ortalık bir anda savaş alanına döndü. Demhat denen adamı fermanın elinden korumalar zar zor aldı. “Yürü,” diyip elimden tuttuğu gibi beni içeri soktu. Öyle sıkmıştı ki, parmaklarım kırılacak sandım. “Ben bir şey yapmadım, yemin ederim,” deyince, “Kes sesini!” diyerek kükredi adeta.
Arabayı sessiz, sakin bir yere çekmiş, birileriyle bir şeyler konuşmuştu dışarıda. Sonra geri gelmiş, tek kelime etmeden nikâh salonuna sürmüştü arabayı. Korumalar şahitlik etmiş, kıyılmıştı nikâh. Sesimi bile çıkaramamıştım korkudan. Sevdiğim adamın abisine “evet” dedirtmişlerdi. Bu hayat, bana kendi isteğimle karısı olmayı kabul ettirmişti.
Konağa dönüş yolunda ikimiz de sessizdik. Sonra bir anda bana, “Eğ başını!” diyip tuttuğu gibi boşluğa itmişti. Sonrası, durmadan patlayan silah sesleri… “Ne olursa olsun, çıkma buradan!” deyip inmişti Ferman arabadan. “Gitme!” dememe rağmen… Nasıl bir şeydi bu böyle? Her zaman ölümle burun buruna nasıl yaşanırdı?
Silah sesleri kesilir kesilmez arabanın kapısı açılmıştı. Korkuyla kapadığım gözlerimi Ferman’ın sesiyle açmıştım. “İyi misin?” demişti. “İyiyim,” der gibi başımı salladım. Ben iyiydim ama o değildi. Gömleğindeki kan lekesini görür görmez, “Vurulmuşsun!” deyip indim arabadan. O da çok fazla dayanamayıp yaslanmıştı arabaya. “Önemli bir şey değil,” diyerek geçiştirdi. “Nasıl önemli bir şey değil, delirdin mi sen?” deyip boynumdaki fuları çıkarıp yarasına bastırdım. “Sizin ailenin erkeklerinde adet bu herhalde,” dedim. Etrafta bir sürü yaralı adam vardı.
Ferman cebinden telefonu çıkarıp ambulansı aradı, sonra telefonu uzatıp, “Ezman’ı ara,” dedi. Ama ben onun tüm itirazlarına rağmen ambulansı aradım. “Uzan!” dedim ama uzanmadı. “İnat edecek vakit değil, uzan be adam!” deyip koluna girip biraz ilerideki düzlük bir alana uzanmasına yardımcı oldum. Yarasını bastırması için elini karnına koyup diğerlerine koştum. Birkaç hafif yaralı vardı ama biri vardı ki onu kurtarmak artık mümkün değildi. Elimden geldiğince müdahale etmiştim hepsine. Gözyaşlarım burnumun ucunda duruyordu adeta.
Arkamı döndüğümde Ferman’ın bilincini kaybettiğini fark ettim. Ambulans birkaç saniye sonra gelmişti zaten. Hâlâ nefes alıyordu, yarası çok ağır değildi. Yaralılar hastanenin yolunu tutarken ben öylece kalakalmıştım. Ya kaçıp gidip hayatımı kurtaracaktım ya da kalıp bir cehennemde yaşayacaktım. O an Kadim Ağa’nın söyledikleri geldi aklıma. Ferman’ın arabasına binip ambulansın peşine takıldım. Boşuna dememişlerdi büyükler: “Kul plan yaparken kader gülermiş.” Ben de hayata dair planlar yapmıştım ama hiçbirini gerçekleştirememiştim. Kader ne dediyse ona boyun eğmek zorunda kalmıştım. Şimdi çekip gitsem de kurtulamazdım, kalsam da… Ama kaçıp gitmeyecektim. Eğer bir gün buradan gideceksem, bu kaçarak olmayacaktı.
Hastaneye girer girmez acil servise geçmiş, ardımdan Ezman’lar gelmişti. “Neler oldu?” diyen Kadim Ağa’ya ve Ezman’a olup biteni anlattım. “Şerefsiz Demhat’ın işi bu baba, başka açıklaması olamaz,” diyen Ezman’a, “Tamam oğlum, sakin ol. Hele bir abinin iyi haberini alalım, sonra bakarız icabına,” demişti Kadim Ağa. Kamber Ağa’ya dönüp, “Merak etmeyin efendim, Ferman iyi, yarası çok ağır değildi,” dedim. “Sen nereden biliyorsun, doktorlarla mı konuştun?” diye sordu panikle. Ben cevap vermeden Ezman girmişti araya: “Yengem doktor ya baba!” “Öyle mi?” demişti şaşkınlıkla. “Öyle,” deyip geçip oturdum yanına. “Siz sakin olun, Ezman bir hemşire çağırsın, tansiyonunuza bakalım,” dedim. “İstemem oğlum, sağ salim çıksın, başka bir şey istemem,” demişti.
Biraz sonra doktorlar çıkıp aynı şeyi söylemişlerdi zaten: “Karın boşluğuna gelmiş, yarın taburcu olabilir. Pansuman için gelir gider.” Ezman, “Gerek yok, yengem halleder, kendisi doktor,” deyince doktor, “Öyle mi? O zaman siz gelin, ilaçları falan anlatayım size,” demiş, birlikte yürümüştük odasına. Doktorla konuşup çıktığımda bir hemşire gelmiş, “Hastanız birazdan odaya alınacak,” diyip gitmişti. “Çok şükür,” deyip olduğu yere çökmüştü Kadim Ağa. Bir kez daha evlat acısı yaşamadığı için şükrediyordu.
Ferman odaya alınmış, kendine gelmişti. Bir süre sonra, “İçeri girebilirsiniz,” dedikleri için içeri girmeye hazırlanan Kadim Ağa, “Hadi kızım, içeri girelim de gör kocanı,” demişti. Sanki bizim evliliğimiz gerçekmiş gibi… Herkes “Geçmiş olsun,” deyip geçip otururken, ben de insanlık namına “Geçmiş olsun,” demiştim. Beni görür görmez, “Bir şeyin yok, değil mi?” diye sordu. “Yok, şükür oğlum, karın iyi, sen de iyisin. Rabbim bana bir daha evlat acısı yaşatmadı,” deyip ağlamaya başlayan babasına, “Ne o, ne oluyor Kamber Ağa? Bak, sapasağlam duruyorum karşısında, yapma böyle şeyler,” demişti.
Onlar konuşurken doktorlar, “Geçmiş olsun Ferman Bey, nasılsınız, iyi misiniz?” deyip girmişlerdi içeri. “Sağ olun doktor, sayenizde,” diyen Ferman’a, “Valla biz sadece kurşunu çıkardık, siz eşinize dua edin. Kan kaybetmemeniz için elinden geleni yapmış, ambulans gelene kadar. Çok şanslısınız,” demişti. Onlar yapılacakları anlatıp çıkarken, “Babamı eve bırakıp geleyim,” diyen Ezman’a, “Yengeni de götür, bana da bir şeyler getir, giyecek,” demişti Ferman. Ama Ezman, “Yengem kalsın, yalnız durma. Ben gelince korumalara söyleriz, götürürler,” dedi. “Ben kalırım, sen babanı götür, tansiyonu falan çıkmasın. Ben seni beklerim,” deyip geçip oturdum koltuğa. Hem ruhen hem fiziken bitmiştim.
Onlar gitmiş, odada bir süre sessizlik hüküm sürmüştü. Sonra Ferman başlamıştı konuşmaya: “Bak, sen Allah’ın işine, görüyor musun? İstanbullu, sana bir can borçlandık,” diyerek. “Borç falan yok, bu benim işim. Ben yemin ettim, düşmanım bile olsa hayatını kurtarmaya,” diyordum ki öksürük tutmuştu Ferman’ı. Koşup hemen bir bardak su doldurup verdim. “Ahhh be, lanet olsun,” demişti. Canının yandığı yüzünden belliydi. “Anestezi gıcık yapar ama öksürmen dikişlerin için iyi değil. Öksürecek olursan söyle, su vereyim,” dediğimde, “Sağ olasın İstanbullu,” demişti. “İstanbullu kadar kafana taş düşsün,” deyip geçip oturdum yerime.