Ben bugün gömmüştüm sevdiğim adamı toprağa. Bugün veda etmiştim. Beni bile bile ateşe attığını bugün öğrenmiştim. Kimseye güvenmemem gerektiğini de.
Hayat beni zor sınavlarla sınamış; acının dibini göstermişti.
Mezarlıktan çıktığımız anda Ferman, “Geç benim arabama,” demişti. Hiç itiraz etmeden geçip oturdum arabaya; şoföre “Ben kullanacağım,” deyip geçtim direksiyona.
Sessiz sedasiz devam eden yolda içime içime ağladım.
— “Bu buraya ilk ve son gelişin, İstanbullu. Bundan sonra seni burada görmek değil, Cihan’ın adını bile anarken görmeyeceğim. Sen artık benim karımsın; bundan sonra öyle davranacaksın,” demişti.
Bunu bu kadar rahat söylemesi canımdan bir parça koparmıştı. Yol bitmiş, konağa gelmiştik.
— “Kadriye abla,” diye seslenmiş; “Buyurun,” deyip çıkan kadına, “Gelin hanımın odasını göster,” diye emir vermişti.
Kadın önden, ben arkasından çıktım. Oysa bir zamanlar Cihan’la birlikte bu konakta yaşamanın hayalini kurmuştum; ama onunla kurduğumuz hayal, abisiyle bir kabusa dönüşmüştü.
“Buyrun gelin ağam, odanız burası,” diyen kadının açtığı kapıdan içeri geçip oturdum; odadaki koltuğa… Nasıl olacaktı, ne olacaktı, umurumda değildi artık. Yorgundum; hem ruhum hem bedenim yorgundu. Uyumaya dalmışım koltukta. Gözlerimi açtığımda zifiri karanlık çökmüştü; avludan sesler geliyordu; bir şeyler konuşuyorlardı.
Kalkıp odanın içindeki banyoya girdim, elimi yüzümü yıkadım. O sırada kapı açıldı; isminin Kadriye olduğunu öğrendiğim kadın gelmişti.
— “Gelin hanım, sizi yemeğe bekliyorlar,” dedi kadın.
— “Aç değilim, gelmeyeceğim,” dedim; ardından koltuğa oturdum. Resmi nikâh kıyılmadan bir yolunu bulup gitmem gerekiyordu buralardan, ama nasıl? Düşüncelerle boğuşurken kapı büyük gürültüyle tekrar açıldı.
Ferman, öfkeli öfkeli gelip yanımda durdu:
— “Sana gel denildiyse geleceksin,” diyerek koluma yapıştı.
— “Bırak, delirdin mi? Ne yapıyorsun?” diye sorduğumda,
— “Haddini aşıyorsun, İstanbullu. Senin bu evde hiçbir söz hakkın yok; in dersem ineceksin, çık dersem çıkacaksın,” deyip beni zorla çıkardı odadan.
Ezman, abisinin beni sürüklediğini görür görmez ayağa fırladı:
— “Abi ne yapıyorsun, bırak!” dedi.
Ferman, “Sakın karışma,” deyip onu geri püskürttü. Diğerleri geri çekildi; ben ağlaya ağlaya o sofraya oturdum. Yemek yedim; kendimden korkmuyordum. Ölsem ya da kalsam bir önemi yoktu artık; ama benim yüzümden ailem zarar görmesin istemezdim. Evet, “aile” demeye bin şahit gerektirse de onlara kıyamıyordum.
Yemek bitmişti nihayet. Tam ayağa kalkacakken kadim ağanın sesiyle herkesin gözleri üzerime dikildi:
— “Kahve yapmayı bilirmisin, gelin hanım?”
— “Bilirim,” dedim titreyen sesimle.
— “Hadi o zaman; bana az şekerli bir kahve yapıp çalışma odama getir. Seninle biraz baba-kız sohbet edelim,” dedi.
— “Peki efendim,” deyip kalktım ve mutfak olduğunu düşündüğüm yere girdim. Çalışanlar yemek yiyordu. Beni görünce hepsi ayağa kalktı:
— “Buyrun gelin hanım, bir şey mi istediniz?” dediler.
— “Kahve yapacağım,” deyince, “Biz yaparız, siz zahmet etmeyin,” dediler ama ben, “Benden istediler; benim yapmam daha doğru olur,” deyip kahveyi yaptım. Onların şaşkın bakışları arasında çalışma odasının yerini sordum, çıkıp yukarı kapıya dayandım.
Kapıyı çalıp içeri girdim; Ferman ve babası oturuyordu. İçeri girince bakışları değişti. Kadim ağa, “Oğlum, sen çık; hele biz gelinimle baş başa konuşalım,” dedi. Ferman tek laf etmeden kalkıp çıktı. Kahveyi kadim ağaya uzatıp karşısına oturdum. “Kızım,” dedi, “geç otur.” Kahvesinden bir yudum alıp konuşmaya başladı:
— “Bak kızım, biliyorum içinde olduğun durum zor; hem de çok zor. Ama bu topraklarda kurallar var; bizim bile karşı gelemeyeceğimiz kurallar. Kimse böyle olsun istemez ama koyulan kuralları da değiştirmeye bizim gücümüz yetmez. Bundan yıllar önce atalarımız bu kurallara karşı gelemedi; babalarımız, analarımız kabul etmek zorunda kaldı. Ben de gelemedim. Şimdi sizin yaşadığınızı ben de çok yollardan önce yaşadım. Allah bilir ya, evlatlarım böyle yaşasın istemedim; hep dua ettim. Ama Rabbim duamı kabul etmedi; beni hem evlat acısıyla sınadı hem bu sınavı verdi. Cihan bizim göz bebeğimizdi; herkes severdi, sayardı. Zamanında kendi rızasıyla istedi sözlenmeyi; sırf kan dursun diye kendini yaktı. Ama gördük ki gönül, ferman dinlemiyormuş.”
Yaşananların içinde tek tesellim buydu zaten: en azından sevdiği kadına kavuştuğu andı.
— “Canını aldı Rabbim,” dedi. “İnan bana, bundan sonra evlatlarımdan farksız olacaksın; hep koruyacak, hep kollayacağım seni, söz veriyorum.”
— “Bu evlilik konusuna gelince: buradan ya da bu evlilikten kurtulmayı aklından geçirme. Çünkü sana zarar gelsin istemem. Şimdi duruyorum ama o zaman duramam; Ferman’ın karşısında yakar geçerim. Hem bu konağı hem senin canını korurum. Kötü bir adam değildir Ferman; öfkeli, gözü kara, Allah’tan başka kimseden korkmaz. Bu yüzden canını yakma; şimdi kalk, git, uyu, dinlen. Sabah seni o sofrada görmek istiyorum,” dedi.
Konuşmasını bitirince ben başladım:
— “Ben burada böyle yaşamam; bilmiyorum ne buralar, ne adetler… Ne insanlar, alışık olduğum gibi değil. Böyle yetişmedim; sizin dediğiniz töre, adetler bana vicdansızlık gibi geliyor. Alışır mıyım, bilmiyorum. Size söz veremem ama uyum sağlamaya çalışacağım. Ama daha fazlası olmaz; ben oğlunuza eş olamam,” deyip kalktım ayağa.
Araya girdi:
— “Eline sağlık kızım; kahve çok güzel olmuş. Bundan sonra akşamları sen yap kahvemi, tabi zahmet olmazsa.”
— “Olur efendim,” dedim.
— “Efendim değil; bana ‘Kadim baba’ diyeceksin,” dedi.
Kendi babama bile ‘baba’ demekte zorlanan ben, şimdi hiç tanımadığım bir adama “baba” mı diyecektim? Sessizce odadan çıktım.
Mutfağa kahve tepsisini bırakıp tekrar yukarı çıktığımda valizlerimin odada olduğunu fark ettim. İçinden temiz kıyafetlerimi çıkarıp aldım elime. Aslında bir banyo yapsam fena olmazdı ama Ferman her an odaya gelebilirdi. Pijamalarımı giyip elime aldığım kitapla kanepede oturdum. Saat gece yarısını geçerken yorgunluğa yenik düşüp kitabı kenara koyup gözlerimi kapattım.
Böyle böyle tam bir hafta geçmişti Selimoğlu konağında. Ferman bir haftadır yoktu; işleri olduğu için şehir dışında olduğunu Ezman söylemişti. Zaten o da olmasa burada delirirdim. Her gece işten gelir gelmez yanıma gelip saatlerce balkonda oturur, sohbet ederdik. Hiç olmayan kardeşim gibiydi Ezman; bir kardeşim olsa ancak bu kadar severdim, şüphesiz. Ferman yoktu ama ben yine de yatakta değil koltukta uyumayı tercih ediyordum.
Sabah uyandım; banyoya gidip havlumu aldım. Tam banyoya girecektim ki, belinde havluyla karşımdaki Ferman’ı görünce çığlık attım ve gerisin geri çıktım.
— “Delirdin mi be kadın, ne bağırıyorsun?” dedi arkamdan.
— “Şey, ben burada olduğunu bilmiyordum; korktum,” diyerek toparlanmaya çalıştım.
— “Burası benim odam; beni burada görmeye alışsan iyi edersin, İstanbullu,” dedi. Hiçbir şey diyemedim; olduğum yerde kalakaldım.
— “Geç, hadi; bitti işim,” dedi; ben de koşarak girdim banyoya. Duş almak istemiyordum artık; elimi yüzümü yıkayıp çıktım. Odada hazır bekliyordu:
— “Hazırlan, dışarıda bekliyorum; kahvaltıdan sonra işimiz var,” dedi buz gibi sesiyle.