Geri çekildim.
— Nasıl yani, onunla evlenmeyi kabul mü edeceğim? Delirdin mi sen?
— Başka çaren yok, dedi. Tam o sırada kapı gürültüyle açıldı; Ferman içeri girdi. Ben korkuyla Ezman’ın arkasına sığındım.
— Aslanım, sen çık, dedi Ferman.
— Onun canını yakmana izin vermem, abi. O, abimin emaneti, diye karşı durdu Ezman.
— Abine karşı mı geliyorsun, oğlum? Çık. Sadece konuşacağız. Korkma, bir şey yapmayacağım, dedi Ferman.
Ezman bana döndü:
— Korkma. Kapıdayım, dedi ve çıktı.
Bedenim zangır zangır titriyordu. Ferman yaklaşırken sertçe konuştu:
— Beni dinle, İstanbullu. Birini senin yüzünden kaybettim. Diğerinden uzak duracaksın.
— Ben Cihan’a hiçbir şey yapmadım! dedim, dişlerimi sıkarak.
— Senin peşinden bu kadar gidip gelmeseydi izini bulamazlardı. Sözlü adama kuyruk sallayıp baştan çıkarırken hiç utanmadın mı?
— Ne sözlüsü? Ne diyorsun sen? diye bağırdım. Bariz yalan söylüyordu.
Kısa bir sessizlikten sonra sordu:
— Cihan’ın sözlü olduğunu bilmiyor muydun?
— Hayır! Olamaz! Öyle bir şey olsaydı Mehri söylerdi; bilirdi. Benim başkasıyla sözlü bir adamla işim olmaz. Yalan söylüyorsun!
— Bana bak, İstanbullu. Belli ki çok güvendiğin Mehri kandırmış seni. Cihan yıllardır bizim can düşmanımızın kızıyla sözlüydü. Nasıl olduysa seninle evlendiğinizi de duydular. Cihan’ın gözünü nasıl kör ettiysen… Ölümü göze alıp elinden tutmuş.
Olduğum yerde donup kaldım. Bundan dolayı mıydı bütün acele? Bu yüzden mi son nefesinde benden özür diledi? “Mardin’de ne olursa olsun elimi bırakma,” sözünün sebebi bu muydu?
— Yeter, numara yapma, dedi Ferman. Biraz daha devam edersen masum olduğuna inanacağım neredeyse.
Artık gözüm kararmıştı:
— Ben bir şey yapmadım, anladın mı? Cihan’ı sevmekten başka suçum yok. Eğer başka biriyle sözlü olduğunu bilseydim, elini tutmazdım. Yemin ederim bir daha yüzüne bile bakmazdım!
— Olan oldu. Birazdan hoca gelecek, nikâh kıyılacak. Sen de bu konakta, benim karım olarak, ömür boyu yaptığının cezasını çekerek yaşayacaksın, dedi.
— Ben bir şey yapmadım diyorum size! Niye anlamıyorsunuz? Bırakın gideyim! Ben sizin kardeşinizin karısıyım; benimle nasıl evleneceksiniz? Bunu vicdanınız nasıl kabul eder? diye bağırdım.
— Buralarda töre neyse, doğru olan da odur. Ben de doğru olanı yapacağıma söz verdim. Şimdi seni çağırttığımda uslu uslu aşağı ineceksin. Yoksa kimse ne senin, ne de o beş para etmez ailenin nasıl ortadan kaybolduğunu bile anlayamaz, dedi. Kapıyı çarpıp üstüme kilitledi.
“Açın kapıyı!” diye haykırdım. Yalvardım, dakikalar geçti; kimse gelmedi.
Ve ben, birini sevdiğim için kocaman bir karanlığa mahkûm edilmiştim.
Kaç saat, kaç dakika durdum öyle bilmiyorum. Açılan kilidin sesiyle ayaklandım. İçeri giren orta yaşlarda bir kadın, “Sizi bekliyorlar, beni takip edin,” demişti. Birlikte çıktık içeriden. Tam avluya inmiştim ki açılmıştı konak kapısı. İçeri önden Mehri, ardından Ruken Teyze girmişti.
Onları görür görmez koşup sarıldım; burada tanıdığım tek insanlar onlardı.
“Mehri, özür dilerim… Seni buraya hiç getirmemeliydim,” diye fısıldarken,
“Ne olur bir şey yapın, evlendirecekler beni,” dediğim anda içerden çıkmıştı Ferman.
“Sana kimse yardım edemez artık, İstanbullu,” diyerek,
“Ne yapıyorsun abi sen, delirdiniz mi? Ne suçu var bu kızın, niye yapıyorsun böyle bir şeyi?” diyen Mehri’ye,
“Sen karışma amca kızı, bu mesele senin haddini aşar,” demişti Ferman.
“Onun aşar belki ama benim aşmaz Ferman Ağa. Elimde büyüdün, ekmeğimi yedin, suyumu içtin. Sana iki çift laf edecek hakkım var sanırım. Tek suçu kardeşini sevmek olan masum bir kıza bu ettiğin reva değildir,” diyen Ruken Teyze’ye,
“Benim kardeşim de masumdu. Bir hiç uğruna öldürüldü,” demişti gözlerime baka baka. “Hatta belki de bu ailedeki en masum, en temiz adamdı. Ama öldürüldü. Hem hadi, kızın cahil; sen neyin ne olduğunu, töreye karşı gelinmeyeceğini çok iyi bilirsin,” dediğinde,
“Bilirim bilmesine ama sen de bil ki mazlumun âhı nerede olsa bulur insanı,” dedi Ruken Teyze.
Sonra, bugüne kadar ilk defa gördüğüm yaşlı bir amca çıkmıştı bu kez içerden. Ferman’a, “Yengene saygısızlık etmeyesin. Hoş geldin Ruken, buyurun geçin içeri,” demişti.
“Şu iş bitsin bir an önce.”
“Hiç hoş gelmedim, Kadim Ağa. Ama bu kızı da senin vicdanını pişirip yemiş oğluna emanet edecek değilim,” deyip benimle birlikte girmişlerdi içeri. Ağlaya ağlaya yapmıştım bana söylenilenleri. Nikâh bitmiş, herkes sus pus kesilmişti.
“Seni ağa diye seçeceklerini duyduğum zaman sevinmiştim. Ferman abi adaletli, yol yordam bilen adamdır demiştim. Ama yanılmışım,” diyen Mehri’ye,
“Sen artık çok oluyorsun. Şimdi git buradan; bir daha da gözüm seni görmesin,” demişti Ferman.
“Kusura bakma ama burası amcamın evi. Ne zaman istersem o zaman gelirim. Çok istiyorsun sen, gidersin,” deyip diklenmişti Mehri. Taş gibi, duvar gibi duran adamın karşısında korkmadan, sinmeden dikilmişti de.
“Haydi, yeter artık. Mahi artık bu konağın gelini, bizim de kızımızdır. Ferman’ın ona eziyet etmesine izin vermeyeceğiz,” diyen yaşlı adama,
“Umarım öyle olur, Kadim Ağa,” dedi Ruken Teyze.
Herkes bir şeyler söylüyor, bir şeyler konuşuyordu; bense öylece duruyordum. Ruhum bedenimden ayrılmıştı sanki. Biraz önce sevdiğim adamın abisiyle evlenmiştim; daha doğrusu zorla evlendirilmiştim.
“Hadi kızım, gidelim artık,” diyen Ruken Teyze’ye diktim yaşlı gözlerimi. Korktuğumu anlamış olacak ki gelip sarıldı bana. “Korkma olur mu? Ben yarın yine gelirim. Ben gelemesem de Mehri gelir,” deyip öpmüş, koklamıştı saçlarımı anne şefkatiyle. Mehri de aynı şekilde sarılmıştı. Ayrılacakken, “Sana bir şey soracağım,” demiştim arkadaşıma.
“Sor canım,” dediğinde,
“Cihan sözlü müydü?” diye sordum sessizce.
Mahcup mahcup bakmıştı yüzüme. “Yemin ederim söyleyecektim. Ama Cihan abi izin vermedi; ‘Ben kendim söyleyeceğim,’ dedi. Yoksa ben saklamayacaktım,” demişti. Zaten gerisinin bir önemi kalmamıştı benim için. Duyacağımı duymuştum. Onlar gitmişti, ben de biraz önce indiğim odaya çıkarılmıştım tekrar. Oturdum pencere kenarına, ağladım usul usul. Ben ona güvenmiştim, inanmış, elinden tutmuştum. Oysa beni kandırmıştı.
Biraz sonra kapı açıldı; baktım gelen Ezman’dı. Gelip arkamdaki koltuğa oturdu.
“Özür dilerim,” diye fısıldadı. “Engel olamadım,” diye ekledi.
“Bana yalan söylemiş,” dedim. “Beni kandırmış. Ne suçum vardı benim? Ona inanıp onu sevmekten başka…”
“O da seni çok sevdi,” demişti.
“Sevdi mi? Seven sevdiğine bunu yapar mı?” dedim gözyaşlarımı silerek.
“Çaresizdi…” deyip susmuştu.
“Ben de çaresizim artık,” deyip döndüm arkamı. “Beni ona götürür müsün?” diye sordum.
“Bu saatte olmaz,” dediğinde,
“Lütfen, ne olur. İlk ve son olacak,” dedim. Biraz düşünüp, “Tamam,” demişti.
Dakikalar sonra, “Hadi gidiyoruz,” deyip tutmuştu kolumdan.
“Nasıl izin aldın?” diye sorduğumda,
“Seni geri getireceğime söz verdim,” demişti.
Zaten biz önden, koca bir koruma ordusu ve Ferman da arkamızdan gelmişti. Geçip oturdum, adının yazılı olduğu mezarın başına. “Ben seni çok sevmiştim,” dedim ağlayarak. “Neden yalan söyledin bana, neden bana bunu yaptın?” demek istedim ama yapamadım. Burada sorulan hiçbir sorunun cevabı yoktu çünkü biliyordum.
Bu sana ilk gelişim, Cihan. Hem ilk hem de son… diyip kalktım yerimden. Kaşından, gözünden değil; mezar taşından öptüm onu bu kez. Vedalaşıp yürümeye başladım.