1.2

3381 Words
Edward, Tiberias, Folheim, Monica ve ben… Tüm Baron’lar ortak bir alanda, olan toplantının ayrıntılarını tartışmak üzere şehre inmeye karar vererek Pub’ın kalabalık içki kokusunun arasında oturuyorduk. Pub şehrin kenar mahallesinde, girişin sol kısmında en sonda kalan fakat herkes için tercih edilen bir yerdi. Şehre gelmeden önce uzunca bir patikanın dışında kale duvarlarını da geçmek gerekiyordu. Bunun için özel olarak bekleyen Muhafızları atlatmak ise şehir halkı için çok zor değildi, ne de olsa ‘barışçıl’ politika… Bu saçma düşünceyle viskim sağ elimde parmaklarımın arasında çevirmeye başladım. Monica ile arkamıza yaslanmış bir şekilde bacak bacak üzerine atmış olarak duruyorduk. Bizi ayırt etmelerinin imkânsız olduğunu hepsi farkındaydı ve bu farkındalık ne olursa olsun Krallıktaki çoğu kişiyi kokutmanın yanında çoğu endişeye de neden sağlıyordu. Gözlerimi masanın o kalabalığından çekerek karşımda oturmuş olan Folheim’in korsan bandı takılmış olan sol gözüne doğru çevirdim. Korkutucu derecede hoş göstermişti ve toplantı odasında yaşamış olduğu bu facianın ardından Folheim gözünü kaybetmiş olmaktan çok öfkesini kusamamış olmanın verdiği o doluluğu yaşıyor olduğunu belli eder bir yüz ifadesi ile aramızda bulunuyordu, buna zihni de dahildi. Dediklerinin hiçbirinden pişman olmamış gibi bir hali bulunan Folheim’in yanında Edward Arilon, Folheim’in bu şekilde yapmış olmasını aynı masada oturarak gülümser şekilde karşılıyor olmasını hiç beklemiyordum. Ne de olsa… Kral’ın kardeşi. Ne kadar kardeşi olsa da Edward’da, Kral Raiva gibi kendi çıkarları doğrultusunda iş yapmayı sevebilecek kadar kurnazdı, bu yüzden her şey gibi bu Krallıktaki hiçbir şey de imkânsız değildi. Gözlerimi sırası ile onlarda gezdirdiğimde Edward’a doğru odaklandım. Önüne konulmuş olan kupanın içindeki birayı süzüyordu. Beyaz uzun saçlarını muhtemelen bir toka yardımı ile arkasına doğru toplamış, devasa zırhı ile adeta bir ayıyı andıran kalıplı vücudunun arkasından ‘ben bir savaşçıyım’ diye bağırıyordu. Bu adam nerede olsa savaşta üstün gelebilirdi fakat herkes gibi, onun da bir zayıf noktası olduğu kadar, amaçladığı şeyler doğrultusunda yanına alabileceği çok insan vardı. Hepimizin aksine Tiberias ise daha çok aldığı toprakların getirisine bakan, amaçları olmayan bir insandan farklı değildi. Aslında bakılırsa, onu o kadar takmıyordum ki; beyaza kaçan sarı saçları ve Edward’ın aksine ‘ben kesinlikle bir savaşçı değilim’ diye bağıran fakat Edward kadar kalıplı olan vücudunu bile bu büyük toplantı yapılırken fark etmiştim. Üzerimizde veya Krallığın içinde herhangi bir vasfı olmadığını kendisini de fark ettiği için toplantının kritiğini döndürdüğümüz süre boyunca bile konuşmaya katılmamakta kararlı olan gözlerine doğru baktım bir süre. Kendi kendine kalıp öylece içmek istediğinden o kadar emindim ki… “Pekala, toplantı sanırım olabildiğince hepimizi germiş.” Söze girmiş olan Folheim’e doğru bakmayı sürdürürken yuvarında olmayan gözünü kapatmış olan banttan gözlerimi çektim ve onun kahverenginin en koyu tonunda olan öfkeli sağ gözüne doğru bakışlarımı çevirdim. Derinlere dalmaya gerek yoktu, zihninin en kuytu köşesine kadar her yerinde öfke barındırdığını yutkunuşlarından, nefesinin derin hissiyatından ve kaşlarını sebepsizce çatışlarından bile anlayabiliyordum. “Bu konu hakkında konuşmak bizi daha çok gerebilir fakat fikirlerinizi önemsiyorum.” Tiberias konuşmamayı tercih eder gibi arkasına yaslanırken o sırada hiç beklemediğim Edward boğazını temizledi ve söze girdi. “Olanlar için abimin adına üzgünüm Von.” Von alaylı bir şekilde sırıttı. “Peh, önemi yok Edward. Ne de olsa, Raiva’nın gün geçtikçe bu huylarına alışıyorum. Fakat hazmedemediğim şey… Onun çatı altında bu savaşı yapmak zorunda olan ordunun destek alamaması. Bu şekilde devam ederse toprakların çoğunu kaybedeceğiz. En azından Eldham’da.” Derin bir nefes alarak boğazımı temizledim. “Tutumun yanlıştı, Baron Von Folheim.” Bakışlarımı ondan ayırmadan koyu kahverengi gözlerinin bana ulaşmasını izledim. Diğer gözler de benim yeşil gözlerime odaklanmıştı. “Açık verdin. Öfkeni, kontrol altında tutmadın.” Sert bakışlarımı empati yaptığımı belli ederek hafif yumuşattığımda konuşmaya devam ettim. “Evet, donanmanın yetersizliği, hatta aslında bakarsan yok denecek bir donanmanın oluşu konusunda haklısın, isyanını saygı ile karşılıyorum fakat bu kargaşa nedir?” “Gözümün yuvarından çıkmış olmasını sizce önemsiyor muyum Baron…” Duraksayarak hangisi olduğumu çözemiyor oluşunu izlerken içimde bir yerlerde sırıtmamı gizlemeye çalıştım. “Irina.” Oysa sadece soy adımı söylemesi yeterliydi fakat hangi ikizin ona baş kaldırdığını öğrenmek istemiş olsa gerekti. Yine de bozuntuya vermeden ondaki ifadesizliğimi bozmadım. “Baron Irina. Gözüm umurumda değil, yapmak istediğim, vermek istediğim mesaj aslında biraz farklında olması gereken şeylere daha fazla önem vermesi. Barışçıl politikaları ve aranmayacak yerdeki adalet arayışları ile bu toprakların tamamını yönetemez.” Duraksayarak ne dediklerini tartmak konusunda kendi içinde bir karara varmak istediğini fark ettim. Masadaki kimseye güvenmemeliydi ve oldukça fazla açık veriyordu. O isyana meyilli bir Barondu. “Ne yani, siz adalet arayışında olduğunu mu savunuyorsunuz?” Monica’nın sözleri aklımdaki soruyu açığa kavuşturmak için yeterliydi. “Öyle fakat siz düşünün,” Monica’ya çevirmiş olduğu bakışlarını hepimizde gezdirdi. “Kendi sarayında adaleti sağlayamayan bir Kral, topraklarındaki adaleti nasıl sağlayabilir?” Evet, kesinlikle açık verecek bir cümle kurmuştu ve eminim kendi içinde de bunun farkındaydı. Tek kaşımı kaldırmama yeten bu sorunun arkasında birçok anlam yattığını fark ettim. Folheim bir planı varmış gibi konuşmuyordu, konuşma tarzı daha çok Kral’ın arzu ve isteklerinin yönündeki şikâyetlerinden başka bir şey değildi fakat Edward Arilon… Tuhaf bir şekilde Folheim’i, ne kadar kendi içine atmak için uğraşsa da başaramadığı bakışları ile onaylayarak süzmüştü. Gözlerimi kısıp derin düşüncelere dalmamak için kendimi zorladım. Bir kardeş, bunu gerçekten yapacak olabilir miydi? Evet, bir şey yapacaktı. Peki ya, ne? Ortamdaki sessizlik can sıkıcı bir hal aldığında söze girdim. “Saray içindeki adaletsizliği ne ile vurguluyorsunuz Baron Folheim?” Folheim, gözlerimin içine baktığında zihnine girmemek için kendimi zor tuttum; Birinin zihninde yolculuk yaparak, anılarına ve düşüncelerine ulaşmanın yanında kişiye istediklerimizi yaptırabilme yeteneğine de sahiptik. Bunun için, kişi veya kişilerin zihni ile aynı ortamda bulunmamız yeterli oluyordu. Kahvenin koyu tonundaki gözlerini bana döndürdü. Yüzünü incelediğimde kaz ayaklarının çıktığını fark etmiştim. Bu onun yaşlandığını, aslında bakılırsa en genç ve tek kadın Baron’lar olduğumuzun da bir göstergesiydi. “Belki de Baron Irina.” Sesindeki tonlama tehdit mi yoksa kendisini ele vermememiz için bir yemin çağrısı mıydı, anlayamamıştım. Fakat yine de bu masada konuşulanları ispiyonlayıp güven kazanmak için elinden geleni yapmaya hazır bir Baron değildik. Aksine, güç bizim elimizde bulunuyordu zaten. “Yine de öyle olmasa bile ben bu Krallıklar arasındaki barışçıl politikaların uzun zamanlar sürebileceğini zannetmiyorum.” Kısa bir süreyle Monica’ya doğru baktım. Ardından ortamdakilere doğru gözlerimi gezdirdiğimde bakışlarımı Edward’ın hislerini anlayabilmek için duman rengi, en az saçlarının beyazlığı kadar parlak görünen gözlerine doğru çevirdim. Gözlerindeki planlı bakışlarını masaya doğru yöneltmişti, herkes gibi onun da gözlerindeki ifadeleri ve zihnindeki seslerin temelini görebilmek zor değildi. Bu masadaki tek hain Tiberias’tı ve kimse zihninden geçen hainlikleri bizden başka bilmiyordu. Fakat uyarmayı düşünüyor muydum, pek sanmıyorum. Viskimin bulunduğu bardağa doğru bakışlarımı çevirdim yavaşça. Ortamdaki sessizlikten faydalanarak, viskimi bitirmeye bile sabrımın kalmadığının anlaşılması için yavaşça sandalyemi ittirdim. “Size iyi günler Baron’lar. Bana bugünlük politika yeterli olacaktır.” Ayaklanırken üzerimdekileri düzelterek kılıcımın bulunduğu kemerimi düzelttim. “İzninizle.” “İzin sizindir, Baron Garcia.” Edward’ın gözlerine doğru baktım konuşmasıyla. Hafifçe başımla selam verdiğimde o da bana gülümseyerek cevap vermişti başını hafifçe eğerek. Fakat gülümsemesinin altında yatan anlamı anlamak zor değildi; bana, sizinle işimiz var, der gibi gülümsemişti ve zihninde bir yerlerde bunun yakında olacağının planını yapmıştı bile. Ayaklandığım yerden hafifçe yutkunarak kapıya doğru vücudumu döndürdüm. Fazla küçük olmayan bir kulübenin içindeki bu yerde bir sürü halktan insan ve Krallığa mensup olan Muhafızlar bulunuyordu. Etraftaki içki ve ter kokusu ise beni buradan atmak için yeterli bir sebepti. Pub’ın çıkış kapısına doğru ulaşarak ittirdim ve sanki ilk defa nefes alır gibi dışarıya atıldığımda halkın gezindiği, pazarın kurulu olduğu ve çoğu Muhafız’ın gözlerinin bulunduğu şehir ile karşılaştım. Şehir gösterişi barındırmıyordu, halkın kendi çapında yoksulluğun sınırına gelmiş olabildiği o kadar belli oluyordu ki, dükkanların neredeyse çoğu boş ve Pazar malları ağzına kadar dolu bir şekilde iş yapmayı bekler vaziyetteydi. Her şeyden öte bu şehrin tam orta yerine infaz için kurulmuş bir alan yer alırken, halk infazı destekler nitelik taşımaktan kaçınmıyordu. Benim için ise Arirum’u, Kale’den ayrı düştüğüm zamanlarda güzel yapan tek şey Pub’ın çıkışında sol tarafta kalan körfezin uzandığı büyük ve genişçe iskeleden başka bir şey değildi. Körfeze uzanan şehrin bir kısmı denizin görülebilmesi için tırabzanlar ile bezenmiş, ortaya doğru ise uzunca büyük bir iskele körfezin tüm rüzgarını iliklere işlemeye yetecek derecede güzelliği barındırıyordu. Belki de bu Krallık için gerekli olan tüm saflığı hissedebileceğim tek yer bu görkemli iskelenin vücudumda yarattığı huzurlu hissiyatken, beni burada başka bir şeyin huzurlu hissettirebileceğine olan inancımı, halk gibi, tamamen kaybetmiştim. Tenime işleyen kirli ve görkemli hayatın verdiği kimsesizlik ve yalnızlık duygusu iliklerimdeki karanlığı besliyordu sanki. Karanlığın uyanmaması için içimdeki saf ve temiz, ayrıcalıklı ruhun temelini taşıyordum nefsimin en derinliklerinde. Adımlarım hızlandı. Halktan birkaç kişinin bakışlarını kendi üzerimde hissettim fakat onları aldırış etmeden boş iskelenin, uç kısmına doğru ilerlemeyi sürdürdüm. Bu sırada altımda gıcırdayan iskelenin tahta zemininden çıkan ses bile beni ucuna doğru giderken rahatlatmaya, huzuru tüm iliklerime kadar işlemeye yeterdi. Bu yolun sonunda ise körfez tam karşımdaydı, güneş batmakta ısrarcı davranmadan denizin üstündeki yerini almış, gökyüzünde bulunan harika renkleri birkaç çift gözün seyretmesi için bekler gibi davranıyordu. Bu görüntüyü izliyor olabilmenin verdiği huzur ile bedenimin titrediğini hissettim. Çoğu zaman huzur, mutluluk veya rahatlık hisleri bizim hayatımızı barındırmıyordu. Annesiz ve babasız olmaya mahkûm edilmiş bu küçük kızların gözleri önünde parçalanan ailesinden başka umudu yokken, yokluklarının vermiş olduğu küçük tohumlara tutunmak zorunda kalıyorduk. O tohumlar babamızın bize armağan etmiş olduğu yalnızlığımızın temelini genişletmemize yarayan güçten başka bir şey değildi. Aklımızı kurcalayan ve huzurun yanında hissetmeyi en çok arzuladığımız duygu ise sadece intikamımızı almış olmamızın vereceği olan gurur ve onurdu. Bu görüntü kendisini aşık etmeye yeter bir tavırla gözlerimin önüne doğru serilmeye devam ederken, kulaklarım iskelede bana doğru yaklaşan kararlı ve sert adımları işitti. Arkama dönmemek için kendimi zor tutarken körfezden gözlerimi ayırmadım. Birinin zihninin derinliklerini hissedebilmem için onu tanımam gerekiyordu ve bu… Kesinlikle tanıdığım birinin zihnine aitti; hatta asla giremediğim birinin zihnine… Bu gözlerimi kısmama sebep oldu gelişini dinlerken. Ne olursa olsun ben bile zihnime o kadar güvenmezdim. Bu yüzden omzumun üzerinden hafifçe arkaya doğru bakarak çaprazımda ve benden birkaç adım arkamda duran, siyah saçları rüzgârın etkisi ile hafif kıpırdanmakta olduğunu gördüğüm görkemli duruşu bulunan General Aedan ile karşılaştım. Onu görmeyi beklemiyor olduğumun gerçeği ile hafif şaşkınlığımı görmezden gelerek yüzümdeki ifadesiz tavırla bakışlarımı yeniden görkemli körfezde batmak üzere olan güneşe doğru çevirdim. Peki ya onun düşünceleri? Aklımdaki sorunun bana vermiş olduğu bilinmezliği bir kenara atmayı çok istedim, ne de olsa o görkemli duruşunun ve sert duvarlarının arkasında gizlediği zihnini görmek zorken, sözleri neden bana açık ve gerçekçi olsun ki? Yine de körfezdeki bakışlarımı ayırmadan konuşmaya girdim. “Neden bana eşlik etmiyorsunuz, General?” Hafifçe duraksayarak sırıtmamı istemsizce yüzüme yerleştirdim. “Yoksa, korkuyor musunuz?” General’in aklından geçenleri okuyamıyor olabilirdim ama içinden buna alayla gülmek istediğine çok emindim. “Ben, korku hissetmem,” Duraksadı ve sırtımdaki gözlerin varlığını hissetmemi sağladı. “Baron.” Ellerimi arkamda bağlamış bir şekilde dururken çok geçmedi, iskelenin tahta zemini gıcırdarken yanıma doğru tırabzanlara yaslanarak körfezde benim gibi gözlerini gezdirmeye başlayan General’in bana vermiş olduğu enerjiyi zihnimde bastırmaya çalışmaya çoktan başlamıştım. Kafamın içinde zonklayan bir duyguyu hissetmemle yoğunlaştığım şeyin tamamen zihni olduğunu ve bulunduğum ortamdan tamamen kendimi soyutlamaya başladığımı fark ediyordum. Bu daha önce, olmamıştı. Yine de bozuntuya vermeden yan gözlerle hafif bir şekilde onu incelemeye koyuldum. Benim gibi gece karası siyah saçları, masmavi ve aralarda mor parıltıların oluşturduğu gözleri ile yüzündeki tezatlığa uygun olsalar da bir o kadar çekici ve güzel görünüyordu. Kemikli yüzünün yapısı ve sürekli olarak sıktığı çene kemiklerinden sinirli halini veya bir güç gösterisini temsil ederken, beni kendisinden hafif korkutmaya ve çekinmeme sebep olacak duygulara itmeye yakın olmasına rağmen General’in gözlerindeki duyguların nelere dayandığını merak etmeden kendimi alıkoyamıyordum. Bu yüzden ne benim gözlerimi onun gözlerinden çekmem mümkün oluyordu, ne de onun masmavi gözlerinin bana bakabilmesi mümkün oluyordu. Ben ona gizli bir şekilde bakmayı sürdürürken o gözlerimdeki tek bir duyguyu bile umursamadan körfezi izlemeye devam etti veya sadece beni kandırıyor ve görmezden gelmeyi tercih ediyordu. Benim kadar meraklı sayılmaz. Boğazımı temizleyerek önüme döndüm. Ondaki bakışlarımı koruduğum müddetçe mavi gözlerinin çekimine kapılmadan kendimi alamıyordum çünkü. Derin sessizliğimiz bir süre daha devam ederken güneşin batışının vermiş olduğu karanlık şehre çökmüş, halkın sesleri giderek azalmıştı. Fakat bu sessizlik onun bana melodi gibi gelen sert tınısı ile bozuldu. “Toplantı, Baron Garcia,” dedi önce derin nefesini alarak bana bakışlarını döndürmeden önce. “Bunun hakkındaki düşüncelerinizi merak etmiyor değilim.” General Aedan’ın benim düşüncelerimi merak etmesini beklemezdim. Bu güzümdeki alaycı bir sırıtmaya sebep olurken ona doğru döndüm yavaş bir şekilde. Bu dönüşümle saçlarımdaki derin ve hafif dalgalanmalar artık saçlarımın, sırtımdaki yerini işgal eder taraftaydı. “Herkese dediğim gibi General,” diyerek ona yalan söylemeyeceğimi belirterek başladım. “Folheim’in davranışını takdir etmiyorum. Fakat planların da doğru işlediğini söyleyemem.” General hafifçe kafasını sallarken bana doğru dönmüştü. Tam gözlerimin içine bakıyordu. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan onun ceketinin iç cebine kalırmış olduğu el hareketlerini bile umursamıyor ve sanki son sefer bakıyormuş gibi yoğun bakıyorduk birbirimizin gözlerine. Peki ya bu bakışmanın, onun gözlerindeki düşüncelere bu kadar yakın olamayacağımı bana hissettiren düşünce neydi? Belki de onun sert ve akıl almaz beynindeki düşüncelerin bir kısmı beni bu düşünceye itmişti. Ruhuma işleyen bir soru kulaklarımda yankılanmaya başladı: Ne oluyordu? Derin sessizliğin çökmeye başladığı bu koca şehirde yapayalnız iki kişi olarak gözlerimize bakarak neleri görmeyi planlıyor ya da neleri yapmak istiyor olabilirdik? O benim gözlerime bir şey arar gibi, ben ise onun gözlerindeki tüm her şeyi açığa çıkartıp anlamlandırmak için bakıyordum. Kendi ruhumun bir kısmında birkaç dürtüyü hissediyordum ansınızın. Tüylerim diken diken olmuş gözlerini gözlerimden ayırmıyor oluşunun sebebini kulaklarımdaki uğultularda hissetmeye başlamıştım bile. General, bana güvenip güvenmeyeceğini sorguluyordu. Bende aradığı şey, güvendi. Onun irislerinin her bir bölgesine kadar gördüğüm güvensizlik duygusunu hissetmeye başladığımda kendi kendime sırıtmamak ya da bu başarıyı kendi kendime alayla gülerek kutlamamak için zor tutmuştum. Fakat biliyordum ki, General bunu istemese zihnindekileri gözlerinden çözebilmem mümkün olmayacaktı. Daha ne olduğumu bile bilmediğini düşünerekten bu saçma sevincime ara vermeye çalıştım. Ne de olsa, gözlerimdekileri değiştiremezdim ve bana güvenip güvenmeyeceği konusunda onu manipüle etmek yerine, saf duyguları açığa çıkartmakta daha istekli davranmaya karar verecektim. General, kullanmak isteyebileceğim ya da bunu tercih edebileceğim biri değildi; Öyle de oldu, General’in gözlerindeki o güvensizlik duvarları indi, gözleri artık bana farklı ama yine de soğuk bakarken bana güvenebileceğini biliyordum. O da biliyordu… Peki ya nasıl emin olabiliyordu? “Kral’a dediğim gibi, savaşa gidilmesi gerekiyor. Daha fazla bekleyemeyiz. Bu sebeple o yardıma ihtiyacımız var.” Benimle konuşma ses tonu hala aynı ama belki biraz güven verici kırıntılar içeriyordu. Ya da sadece müttefik arıyordu. Belki daha kötüsü… “Kendi askerlerimi göndermekte pek istekli değilim.” Diyerek bozuntuya vermeden konuya girdim. Fakat konuşmamı bitirmemde sabırsız olmasına rağmen yine de konuşmama izin verdi, sözlerime saygısı olduğu belliydi. “Ne de olsa, onun göndermesi gerekenlerin yerine kendi askerlerimi riske atmam gerekiyor.” Kaşları çatıldı daha sonra bendeki bakışlarını kısa süreliğine çekti ve körfeze doğru baktı. Bir şey düşünüyor gibiydi, daha çok benden ne isteyeceğini, bana ne yapacağını, bana ne demesi gerektiğine dair tüm kelimelerini seçmek ister gibi düşünceyle dalmıştı uzaklara. Ya da sadece benim sadakatimi sorguluyordu. Ben ise onun gözlerindeki çekime ayak uydurmuş, bakıyordum sadece. “Krallığa karşı yardım taleplerini geri mi çeviriyorsunuz Baron?” Tahminlerimde yanılmadığımı fark etsem de bu kaşlarımı çatmama sebep olmuştu, fakat bu halimi düzeltmek istesem de öfkeme engel olamamıştım. “Sadakatimi mi sorguluyorsunuz General?” Sadece omuzlarını silkti gözlerime bakarken. Bu, onun için evet demekti. “Ben sadece kararların niteliklerini tartıştığımızı sanıyordum. Yapacaklarımızı değil.” “O askerleri zaten göndereceksiniz, Baron.” Dikkatli oluşunu bir kenara bırakmıştı ya da sözlerindeki dikkat onun için soğukluğu temsil ediyordu. Sertliği onunla konuşmama son vermemi söyler nitelikteydi. Mavi gözleri ne kadar güzel görünüyor olsa da ondan uzak durmama yeter soğukluğunu görmezden gelemiyordum. “Bu güvensizliğinizi neye borçluyum?” “Güven zorunlulukla ortaya çıkan bir duygudur, Baron.” Kararlılığı karşısında yutkunmadan edemedim. “Ben ise kimseye güvenmem, size neden güveneyim?” Yutkunma isteğim ve dizlerimin hafif titremesinin sebebini sorgulamaya bile girişmeden meydan okumak amaçlı olarak konuştum. “Ben neden güvenmeliyim?” Bu sorum onu afallatmaktan daha çok sarsmışa benziyordu. Cümlelerini kafasında gözden geçirdiğine eminim, bir müttefik sahibi olmak isterken ki söylediği cümleleri yanlış seçmiş, üstelik kendi sadakatini de bir yem gibi önüme atmıştı. Gözlerindeki telaşı görebiliyordum, fakat o kadar kısa sürdü ki kendimden bile şüphe etmeme yeterli birkaç saniyeden farklı değildi. Yine de söylediklerinden, düşündüğüm gibi, pişman olmadığına aksine bunlar tam olarak söylemek istedikleri olduğuna emin olmaya başlıyordum. General iflah olmaz bir sadakate sahipti ve bu sadakat benim gözlerimi korkutmuştu harici, General sadece bir sebepten dolayı kırılmış bir adamdan başka biri değildi. En azından benim için, başka biri değildi. “Ben size, bana güvenmenizi söylemedim.” Dedi o da bana meydan okurken, yüzündeki hafif sırıtmayı hisseder gibi olmuştum. “Konuşuyoruz Baron Garcia, unuttunuz mu?” Duruşumu dikleştirdim fakat bu hareketim onun kibrinin karşısında başını eğer vaziyette kalmaktan başka bir halta yaramadığında sinirim tüm damarlarıma yayılmıştı. Yine de bozuntuya vermeden konuşmaya devam ettim, onunla ilgilendiğimi belli etmeliydim belki de? “Size bu güvensizliği kim aşıladı, merak etmiyor değilim.” Derin bir nefes alırken hafif sırıtması anlık olarak genişledi ve daha sonra donuk gözlerini tekrar gözlerime çevirdi. “Sadece, iş ve mevki gereği. Bizim hayatımız bunu temenni ediyor.” “Hayatımıza yön verecek kadar mı?” “Zaten sadece yön verebilmesi için.” Haklıydı. Kime ve neye güvendiğimizle alakalı seçimler yaparak eylemlerimizi yönetiyorduk. Onun aksine, ben General’e güvenmek istiyordum. Fakat onun niyeti birine güvenmek değil, onu kullanmaktı. Karşısındakinin ona vermiş olduğu güveni, her köşesine kadar kullanmak. Peki neden hala gözlerim onun gözlerinden ayrılmıyordu? Neden hala gözlerindeki gizemden dolayı gözlerim onun gözlerindeki çekime ayak uydurmaya ısrarcı davranıyordu? Asıl, ruhu neden benim için bu kadar önemli hale gelmeye başlıyordu? Kafamdaki soruların içimde oluşturduğu kasvetli havadan dolayı derin bir iç çektim. Bu iç çekişim onun cümlesinin karşılığı olarak da yerli yerinde bir cevap içeriyordu aslında. Bana baktığında ne gördüğünü merak ettiğim için gözlerine daha çok bakmak istedim ama zaten bir şey anlamayacağımı bilerekten ondaki bakışlarımı ve bedenimi tamamıyla körfeze doğru yöneltmeye karar verdim. Bu benim için bir yenilgiden çok üzüntüyü içeriyordu. Ne olursa olsun… Bu merak beni yiyip bitirecekti ve ben onun ruhundan geri çekilmem gereken duygularıma kapılmam gerekse de geri çekilmeyecektim. General’in ruhu, incinmiş bir ruhtu ve ben o ruhu bir sebepten dolayı bilmek istiyordum. Mavi gözlerinin çekimlerini hissetmek, onun ses tonundaki sertliğe meydan okumak ve ne olursa olsun incinecek olsam bile yanında kalıp konuşmaya devam etmek ister gibi ısrarcı davranmaya başlamıştı tüm duygularım. Tanımadığım, öylesine bir adam için… Boğazımı temizledim hafifçe. Bu sırada onunla aramdaki çekimin sadece bir meraktan ibaret olduğunu kendime kabullendirmekle meşgul olsam da bunu ne kadar başarabildiğimi bilmiyorum. General beni kendisine bir şekilde nefes alışverişlerine kadar mühürlemişti. Peki ya bunu nasıl başarmıştı? Ya da bu sadece benim kalbimin kendi sırrı mıydı bu merakın silsilesi? Bir General’e duyduğum bilinmez ilgi için, ikizim ile üstünde durduğum o tüm planları silmek aşkın bir bedeli miydi benim için? Peki ya onun sadakatinin temeli… Benim gözlerimdeki doluluğun, onun gözlerindeki donukluğun sebebi ile hiçbir zaman kesişmeyecek olmasının verdiği bir acıya baş koymaya başlayacağımı kabullenmeye başlıyordum. Bir şekilde General kalbime, meraklı ruhuma bir ok saplamıştı ve yerinden çıkartması ikimiz içinde sonu işaret eder nitelikteydi. Evet, biliyordum. Tanımadığım bir adam, ilgimi çeken kutsal bir ruha dönüşmüş bir adamdı artık benim için. Gözlerindeki titrek ve bilinmez ifadenin benim merakımın düşmüş olduğu bir kuyu olduğunu değil de onun kendisine has ve beni içine almış olduğu çekiciliğine vermiştim. Belki henüz ilgi değildi onun üzerinde gezdirdiğim gözlerimin vermiş olduğu duyguların temeli, fakat biliyordum ki kaçınılmaz sonumuzun bu ölüm yuvasından farksız olmadığı belliydi. Bu merakın bizi iteceği yerlerden korkuyorum en çok. Bu neydi… İlk defa gördüğüm bir adama yenik düşebilecek kadar meraklı mıydı yeşil gözlerimin zihin sevdası? Aniden konuştum. “Sizi bu güzel körfez ile baş başa bırakayım, General.” Ses tonumdaki ciddiyetsizlik, yumuşaklığı kadar ilgi çekiciydi ve bu, General’in gözlerini benim gözlerime çevirmeye yetmişti. “İyi günler dilerim Baron…” Tek kaşını kaldırdı benim hangisi olduğumu, herkes gibi anlamaya çalışarak. Daldığımız konuşmada birbirimize ismimizi söylememize bile gerek kalmamıştı veya önemsizdi sadece. “Irina.” Hafifçe sırıttım. “Irina Garcia.” Başıyla onayladı ve o belki de ilk defa gördüğüm kutsal gülümsemesini bahşetti gözlerimin yeşilliklerine. “Siz, beni tanıyor olmalısınız.” Sesindeki kibri duyamayacak kadar gözlerimi gülümsemesinde ve dudaklarında gezdirmeye başlamıştım bile. Fakat kendime gelerek gözlerimi ayırdım ve gözlerine çevirdim. Duygularımın beynimi işgal etmesine izin vermeden konuştum. “General Aedan Quesay.” Dedim hafif sırıtarak. “Güçlü namız, her yere yayılmış durumda.” Bu cümlem kibrini tatmin etmişti bu yüzden o gülümsemesini görebilmem daha da uzun süreli bir zaman dilimine yayılmıştı. Gözlerindeki maviliğe veda eder gibi son kez baktım uzun uzun, o ise bunu bozuntuya vermeden uzun uz un bakmaya benim gibi devam etti fakat bunu bozan benim başımla selam verip gideceğimi belli etmiş olmamdı. Bana aynı şekilde nezaketle karşılık verdiğinde adımlarım iskelenin uzun yolunda gıcırtılar eşliğinde gece karanlığına yankılandı. Kalbimde ve ruhumda ise bilinmez bir senfoni… 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD