Lucas’la yaptığım o yoğun konuşmanın ardından, zihnim hâlâ onun söyledikleriyle uğraşıyordu. Kendimi toparlamam gerekiyordu, bu yüzden yemekhaneye doğru yola koyuldum. Loreinna’nın bedeninde yürürken, her adımda onun hatıraları beni boğuyordu, fakat bu rolü oynamaktan başka çarem yoktu.
Yemekhaneye doğru ilerlerken, koridorlardaki öğrencilerin bakışlarını üzerimde hissettim. Herkesin gözleri üzerimdeydi, fısıltılar arkamdan sürükleniyordu. “Loreinna geri döndü,” diyorlardı, şaşkınlık ve hayranlık karışımı bir tonla. Kafamda bin bir düşünce dolanıyordu: Beni tanıyacaklar mı? Beni, yani Ege’yi, Loreinna’nın bedeninde fark edecekler mi?
Koridorun sonunda yemekhaneye açılan büyük kapıyı gördüm. İçeriye adım attığımda, odadaki uğultu bir an için durdu, ardından fısıltılar tekrar başladı. Yüzler bana çevrildi, bazıları açıkça meraklı, bazıları ise kıskançlıkla doluydu. Loreinna’nın hatıralarına bakılırsa, bu tepkiler ona yabancı değildi. O her zaman ilgi odağı olmuştu, ben ise bu ilgiyi hiç sevmemiştim.
Yemekhanenin geniş salonuna göz gezdirdim. Duvarlarda eski portreler, akademinin kurucularının ağırbaşlı yüzleri asılıydı. Yüksek tavanlarda, devasa avizeler asılıydı ve bunlar, mekanın görkemini artırıyordu. Masalar, öğrenci gruplarıyla doluydu; kimisi neşeyle konuşuyor, kimisi kitaplarına gömülmüş çalışıyordu. Loreinna’nın bedenindeki ben ise, bu sahnenin ortasında tek başıma duruyordum.
Bir süre duraksayıp, etrafı gözlemledim. Buradaki düzenin ne kadar katı ve disiplinli olduğunu Loreinna’nın anılarından biliyordum. Öğrenciler, öğretmenler ve hizmetliler arasında keskin bir hiyerarşi vardı. Herkesin bir rolü, bir görevi vardı ve herkes bu düzene itaat etmek zorundaydı. Loreinna, bu düzenin en tepesindekilerden biriydi; ben ise bu düzenin dışında kalmış, yabancı bir ruh olarak buradaydım.
Düşüncelerim arasında kaybolmuşken, bir grup öğrenciye çarptım. Onlar da bana şaşkınlıkla baktılar. İçlerinden biri, cesaretini toplayarak, “Loreinna, iyi misin?” diye sordu. Gülümsedim, Loreinna’nın kendinden emin tavrını taklit ederek, “Elbette, sadece biraz düşünceliydim,” dedim.
Bu yanıt onları rahatlatmış gibiydi. Yavaşça ilerleyip boş bir masa buldum ve oturdum. Etrafımda olup biteni izlerken, burada ne kadar süre kalabileceğimi ve bu rolü ne kadar sürdürebileceğimi düşündüm. Loreinna’nın bedeninde, onun hayatını yaşamak zordu, ama bu zorlukları aşmak zorundaydım. Lucas ve diğer herkesin gözünde gerçek Loreinna olmaya devam etmeliydim.
Yemekhanede, öğrencilerin hayatlarının sıradan akışını izlerken, buradaki düzenin ne kadar kırılgan olduğunu hissettim. Belki de, bu kırılgan düzeni altüst edebilecek tek kişi bendim. Bu düşünce, içimde garip bir cesaret kıvılcımı yaktı. Bu akademinin, bu dünyanın dengelerini değiştirebilirdim. Fakat önce, Lucas’ın gölgesinden ve Loreinna’nın anılarından kurtulmam gerekiyordu.
Yemekhanede boş bir masa bulup oturduktan sonra, önüme gelen tabağa bakarak derin bir nefes aldım. Etrafımdaki uğultular tekrar yükselmeye başlamıştı, ama herkesin bana olan ilgisini hâlâ hissedebiliyordum. Herkesin gözü üzerimdeydi, meraklı bakışlar her hareketimi izliyordu. Loreinna’nın neden her zaman yalnız yemek yediğini şimdi daha iyi anlıyordum.
Çatalımı elime alıp yemeye başladım. Bir yandan yemeğimi yerken, diğer yandan etrafı gözlemliyordum. Karşımda oturan birkaç öğrenci, beni dikkatle inceliyordu.
Onların bakışlarında farklı duygular vardı: merak, hayranlık ve biraz da korku. Loreinna’nın bedenindeki ben, onlar için karmaşık ve anlaşılması zor bir figürdüm. Onları anlamaya çalışarak, düşüncelerimi toparladım.
Loreinna’nın neden hep tek başına yediğini hatırlamak zor olmadı. Onun gücü ve otoritesi, diğerlerini ona yaklaşmaktan alıkoyuyordu. İnsanlar, Loreinna’nın gücünden çekiniyor, ona yaklaşmaktan korkuyordu. Bu güç dengesi, onun yalnızlığını pekiştiriyordu. Şimdi bu bedenin içinde, bu yalnızlığı ben de yaşıyordum.
Yemeğimi yerken, yemekhanenin dinamiklerini daha dikkatli incelemeye başladım. Öğrenciler gruplar halinde oturuyor, kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Bir masada, üst sınıf öğrencileri ciddi bir konuşma yaparken, diğer masada daha genç öğrenciler neşeyle gülüşüyorlardı. Bu kontrast, akademinin ne kadar çeşitli ve dinamik bir yer olduğunu gösteriyordu.
Yemekhanenin arka köşesinde, birkaç öğretmen kendi masalarında oturmuş, öğrencileri gözlemliyorlardı. Onların bakışları da bana kayıyordu ara sıra. Loreinna’nın anılarından biliyordum ki, bu öğretmenler, akademinin düzenini ve disiplinini korumak için burada bulunuyorlardı.
Çatalı tabağa bırakıp etrafa bakarken, aklımda sürekli Lucas vardı. Onunla yaptığımız konuşma, aramızdaki gerginliği ve çekimi daha da belirgin hale getirmişti. Bu akademideki yerim ve rolüm konusunda sürekli tetikte olmam gerektiğini biliyordum. Lucas’ın gölgesinde yaşamak zor olsa da, bu rolü en iyi şekilde oynamalıydım.
Düşüncelerimin arasında, kendime cesaret vermeye çalıştım. Loreinna’nın bedeninde, onun hayatını yaşamak zordu, ama bu zorlukların üstesinden gelmek zorundaydım. Belki de bu yeni beden ve kimlikle, kendimi yeniden keşfetme fırsatım vardı. Yemekhanedeki insanların bakışlarını görmezden gelerek, yemeğim neredeyse bitmişti.
Derin bir nefes aldım.
Bu dünyada, bu yeni kimlikle hayatta kalmak ve Lucas gibi düşmanlara karşı güçlü durmak zorundaydım. Loreinna’nın bedeninde, onun gücünü ve otoritesini kullanarak, bu akademideki yerimi sağlamlaştırmam gerekiyordu.
Tabaktan son bir lokma alıp çatalı yerine bıraktım. Etrafımdaki fısıltılar ve bakışları görmezden gelerek sessizce yerimden kalktım. Yemekhaneden çıkarken, kimsenin dikkatini çekmemeye çalışıyordum. Lucas’ın gölgesi ve Loreinna’nın anıları arasında kaybolmuşken, kendi düşüncelerimle baş başa kalmak istiyordum.
Koridorda yürürken, adımlarımın yankısı taş duvarlarda yankılanıyordu. Akademinin bu sessiz köşesi, düşüncelerime dalmam için mükemmel bir yerdi. Loreinna’nın hatıraları ve benim anılarım birbirine karışıyordu ve bu karmaşa içinde kaybolmuş hissediyordum.
Etrafımdaki detaylara odaklandım. Duvarlardaki eski portreler, akademinin tarihini anlatan ağırbaşlı yüzlerle doluydu. Yüksek tavanlar ve geniş pencereler, içeriye bolca ışık alıyordu, ama bu aydınlık bile içimdeki karanlığı dağıtamıyordu. Her adımda, Loreinna’nın güçlü ve otoriter duruşunu taklit etmeye çalışıyordum. Ama içimde, Ege olarak, hala bu dünyaya yabancı hissediyordum.
Neden her iki yaşamda da bu denli yalnız kaldığımı sorgulamaya başladım. Loreinna’nın bedenindeyken bile, bu yalnızlık duygusu peşimi bırakmıyordu. Belki de güçlü olmak, insanları kendinden uzaklaştırmaktı. Loreinna’nın gücü, ona saygı ve korku kazandırmıştı ama aynı zamanda onu yalnızlaştırmıştı.
Kendi hayatımda da benzer bir durum vardı. Her zaman güçlü olmaya çalışmış, kendi başıma ayakta durmayı öğrenmiştim. Ama bu güç, beni de yalnız bırakmıştı. Şimdi, Loreinna’nın bedeninde, bu yalnızlık duygusu daha da belirginleşmişti. Belki de, güçlü olmak, insanları kendinden uzaklaştırmak demekti.
Koridorun sonuna geldiğimde, büyük bir pencerenin önünde durdum. Dışarıya baktım; akademinin bahçesi, yaz güneşinin altında parlıyordu. Öğrenciler, gruplar halinde çimenlerde oturuyordu, gülüşmeleri ve neşeli sesleri kulağıma kadar geliyordu. Onların bu neşeli hali, benim içimdeki yalnızlıkla keskin bir tezat oluşturuyordu.
Derin bir nefes alarak, kendi içimde bu yalnızlıkla barışmaya çalıştım. Belki de, bu yeni hayatta, Loreinna’nın bedeninde, bu yalnızlığı yenmenin bir yolunu bulabilirdim. Ama önce, kendi içimdeki güç ve zayıflıkları kabul etmem gerekiyordu. Her iki yaşamda da güçlü ve yalnızdım, ama belki de bu yalnızlığı aşmanın bir yolu vardı.
Kendi iç sesimle ve düşüncelerimle baş başa, koridorun sonundan geriye döndüm. Akademinin taş duvarları arasında yürürken, içimdeki bu yalnızlıkla barışmaya ve yeni hayatımda bir yer bulmaya kararlıydım. Lucas, Loreinna ve bu akademi; hepsi benim için bir sınavdı. Bu sınavı geçmek ve bu yeni kimlikle hayatta kalmak zorundaydım.
Koridorda ilerlerken, akademinin düzenine dair düşünceler aklımda dönüp duruyordu. Bu akademi, karmaşık bir hiyerarşiye sahipti ve bu hiyerarşi, hem okulda hem de yurtta yaşamı belirliyordu. Öğrenciler, öğretmenler ve yöneticiler arasında keskin bir ayrım vardı. Herkesin belirli bir rolü, yeri ve saygınlığı vardı.
Akademinin iç yapısı, tam anlamıyla bir düzen ve disiplin timsaliydi. Öğrenciler, yıl seviyelerine göre sınıflandırılmıştı ve her yılın öğrencileri, diğerlerine göre daha fazla sorumluluk ve ayrıcalığa sahipti. Üst sınıflar, hem bilgi hem de sosyal statü açısından en yüksek noktadaydı ve bu statü, genellikle öğretmenler tarafından onurlandırılıyordu.
Yurt düzeni de aynı derecede katıydı. Öğrenciler, genellikle tek kişilik odalarda kalıyordu ve bu odalar, hem akademik hem de kişisel alanlarını korumak için tasarlanmıştı. Her odanın kapısında, öğrencinin ismi ve yılını belirten plakalar bulunuyordu. Oda seçimleri, akademinin sosyal yapısına göre belirleniyor ve bu seçimler, sosyal statüyü pekiştiriyordu. Daha üst seviyedeki öğrenciler, daha geniş ve konforlu odalara sahipti, bu da onların prestijini artırıyordu.
Loreinna’nın odası, üst sınıf öğrenciler için ayrılmış olan bu özel odalardan biriydi. Bu odalar, genellikle daha geniş ve özenle dekore edilmişti. Loreinna’nın bu özel oda, akademinin prestijli ve sakin köşelerinden birinde bulunuyordu. Yatak odasından geniş bir çalışma alanına ve rahat bir oturma köşesine kadar her şey, onun konforu için düşünülmüştü.
Koridorda yürürken, akademinin düzenini göz önünde bulundurarak, odama doğru ilerledim. Duvarlarda, öğrencilerin çalışmalarını sergilediği başarı tabloları ve çeşitli ödüller asılıydı. Her şey yerli yerindeydi, düzenli ve temizdi. Loreinna’nın bu düzenli yaşam tarzı, akademinin genel disiplininin bir yansımasıydı.
Nihayet odamın kapısına geldim. Kapının üzerinde Loreinna’nın adı yazılıydı. Anahtarı cebimden çıkarıp kapıyı açtım ve içeri adım attım. Odanın içi, geniş bir alan sunuyordu; yüksek tavanlar, zarif mobilyalar ve bolca doğal ışık ile aydınlanmıştı. Pencereden bahçeye bakarak, dışarıdaki neşeli öğrencileri görebiliyordum.
Odanın köşesinde, geniş bir çalışma masası ve yanında kitap rafları vardı. Masanın üzerine, Loreinna’nın kişisel eşyaları ve birkaç kitap seriliydi. Yatak ise, büyük ve konforlu bir şekilde hazırlanmıştı. Odanın genel havası, akademinin prestijine uygun olarak sakin ve özenliydi.
Bu odada, Loreinna’nın yaşamış olduğu ayrıcalıklı hayatın izlerini görmek kolaydı. Ama şu anda, bu yaşamın içine yerleşmek zorundaydım. Odanın köşesine geçip oturdum ve derin bir nefes aldım. Bu yeni yaşamda, hem akademinin hem de bu odanın düzenine uyum sağlamak zorundaydım. Loreinna’nın yüklü olan prestiji ve statüsü, bana yalnızlıkla dolu bir hayat sunmuştu.
Odanın geniş penceresinden dışarıya bakarken, gece karanlığının derinliklerine gömüldüm. Loreinna’nın bedeninde uyanmamın ardındaki nedenler, zihnimde sürekli bir yankı oluşturuyordu. Her şeyin bir anlamı olmalıydı; bu yeni hayatın içindeki varlığım, bir nedenin ve bir kaderin tezahürü olabilirdi.
Loreinna’nın bedeninde uyanmam bir tesadüf müydü, yoksa bir tür kaderin cilvesi mi? İçimdeki Ege olarak, bu bedende uyanmanın bir anlamı olması gerektiğini hissediyordum. Belki de bu, eski hesapları kapatma ve hayatımda yeni bir yol bulma fırsatıdır. Belki de düşmanlarım, özellikle Lucas ile yüzleşmek için verilmiş bir şanstı.
Zihnimde dönüp duran düşünceler, bir bulmacanın parçaları gibi karmaşık hale gelmişti. Loreinna’nın bedeniyle kurduğum bu yeni bağ, eski yaşamımın izlerini ve kimliğimi sorgulamama neden oluyordu. Bu bedenin sunduğu avantajlarla, geçmişin izlerini silme ve eski düşmanlarla hesaplaşma yolunu bulabilir miydim? Ya da belki de bu, her şeyden uzaklaşıp yeni bir başlangıç yapmam için bir arınma süreciydi.
Derin bir iç çekerek yatağın yumuşaklığına kendimi bıraktım. Odanın sessizliği ve huzuru, yorgunluğumu yavaşça silerken, içimi biraz olsun rahatlattı. Gözlerimi kapattığımda, kafamdaki karmaşık düşünceler ve belirsizlikler hafiflemeye başladı. Geceyi düşüncelerimle geçirirken, uykuya dalmanın bana dinlenme ve belki de yeni bir perspektif kazandırma fırsatını vereceğini umuyordum. Loreinna’nın bedeninde geçireceğim bu yeni hayatın bana neler getireceğini merakla bekleyerek, uykunun kucaklayıcı karanlığına teslim oldum.