1. BÖLÜM - SAHTE TEBESSÜM 🎭
Seval Sesigüzel (Sevgi Koral)
Keyifli Okumalar Dilerim...
"Seni kalbimden kovdum, Bir daha giremezsin. Beddua ettim sana, Geriye dönemezsin..."
Şarkıya girdiğim anda mekândan bir anda alkış ve ıslık sesleri yükseldi. Başımı hafifçe sallayıp yüzüme yerleştirdiğim o sahte tebessümle söylemeye devam ettim:
"Mutluluk hakkın değil, Sevilip gülemezsin. Pişman olsan boşuna, Geriye dönemezsin..."
Masaların birinden yükselen, "Senin Allah’ına kurban!" diye bağıran bir ayyaşın sesini duyunca içimi kaplayan derin iğrenmeye rağmen yüzümdeki o sahte gülümsemeyi bozmadım.
Şarkının son nakaratını da bitirdiğimde, masadakiler sanki bir konsere gelmişçesine hepsi bir ağızdan "Bir daha! Bir daha!" diye böğürmeye başladılar. Ancak yeni bir şarkı söylemeye niyetim yoktu; çünkü mesai saatim dolmak üzereydi.
Patron, bar tezgahına yaslanmış doğrudan bana bakıyordu. Seyirci "Bir daha!" diye bağırdıkça, o da kaş göz işaretleriyle sahneyi boş bırakmayıp bir şarkı daha söylememi tembihliyordu. Omuzlarımı kayıtsızca silktiğimi görünce, parmağını boğazına götürüp "Senin boğazını keserim" anlamına gelen o tehditkar işareti yaptı.
Yüzüme zoraki bir tebessüm oturtup yeniden ayyaşlara döndüm.
"Teşekkür ederim! Sizleri kırmayıp bir şarkı daha seslendireceğim," dedim mikrofona doğru. Ardından arkamdaki orkestraya dönüp bıkkınca gözlerimi devirdim.
Müzisyenler yeni parçaya girdiklerinde bu sefer ritim biraz daha hareketliydi:
"Aşkın kanununu yazsam yeniden, Kimi ümitleri yel alır gider. Aşkın kanununu yazsam yeniden, Kimi ümitleri yel alır gider. Kimi benim gibi sever gönülden, Kimi senin gibi el olur gider. Kimi benim gibi sever gönülden, Kimi senin gibi el olur gider..."
Bu şarkıyı da bitirdiğimde bir saniye bile beklemeden sahneden inip kulise geçtim. Kapıyı arkamdan kapatıp derin bir nefes verdim.
"Bıktım sarhoş eğlendirmekten..." diye mırıldandım kendi kendime.
Derken gözüm aynadaki yansımama takıldı. Normalde ışıl ışıl parlayan yeşil gözlerim, altın sarısı saçlarım vardı; ama yüzümdeki o ağır, abartılı sahne makyajı beni olduğumdan en az on yaş daha yaşlı gösteriyordu. Oysaki ben henüz yirmi beş yaşında gencecik bir kızdım...
Kulisin kapısı sertçe çarpılarak açıldı. Aynadaki aksimden gözlerimi ayırmadan, kapı kolunun gıcırtısından ve içeri sızan ağır puro kokusundan gelenin kim olduğunu anladım. Patron, iri cüssesiyle eşikte dikilmiş, aynadaki yansımam üzerinden bana bakıyordu.
"Ne o, yetenekli kızımız hemen yoruldu mu?" dedi. Sesi, alkol ve sigaradan pürüzleşmiş, tehditkar bir alaycılıkla doluydu. "Dışarıda millet bir şarkı daha diye bağırmaktan boğazını yırtsın, sen gel burada aynaya bakıp hayallere dal. Neydi o sahnedeki tavırlar? Omuz silkmeler falan?"
Sessizce masadaki pamuğu alıp yüzümdeki ağır makyajı silmeye başladım. Ona bakmamak için kendimle savaşıyordum.
"Mesaim bitti, Nuri Bey," dedim sesimin titrememesine özen göstererek. "Anlaşmamız gece yarısına kadardı."
Patron ağır adımlarla arkama kadar yürüdü. Elleriyle sandalyemin arkalığını kavrayıp üzerime doğru eğildi. Aynadaki yansımasında göz gözeydik şimdi.
"Burada mesainin ne zaman biteceğine sen değil, ben karar veririm," diye fısıldadı kulağıma doğru. "Seni o sokaktan toplayıp bu sahneye çıkaran benim. Ben 'söyle' dersem söyler, 'sus' dersem susarsın. Şimdi o yüzünü düzeltip içeri dönüyorsun. Yoksa..."
Aynadaki bakışlarımı tutmaya devam ettim. İçimdeki korkuyu maskeleyen o sahte gülümsemeyi bu kez ona karşı takındım.
"Yoksa ne, Nuri Bey? 'Boğazını keserim' dedin, onu mu yaparsın?"
Sözlerim odadaki havayı bir anda buz kestirdi. Nuri Bey’in yüzündeki alaycı ifade yerini öfkeye bıraktı. Sandalyenin arkalığını sıkan parmaklarının beyazlaştığını görebiliyordum.
Odanın kapısı aniden açıldığında içeri dansöz kız girdi. Ağzındaki sakızı şakkadak patlatarak, "Ay patroncum geç kaldım, sıra benimdi değil mi?" dedi gevşek bir edayla.
Ardından bana dönüp, "Seval, yerime bir şarkı daha söylemişsin... Sağ ol anacım," diyerek üzerindekileri çıkarmaya başladı ve arkasını dönüp hızla odadan çıktı.
Aynadaki yansımam üzerinden patrona bakıp, "Müsaadenle patron..." diye mırıldandım soğuk bir sesle.
Yüzüme ters ters baktı. "Sonra görüşeceğiz" der gibi başını sallayıp hışımla odadan çıktı.
Nuri Bey’in arkasından kapanan kapının sesiyle birlikte odadaki o ağır hava nihayet dağıldı. Yalnız kalmıştım. Omzuma çöken tonlarca ağırlıktan sıyrılmak istercesine derin, titrek bir nefes verdim.
Aynanın karşısına geçip ıslak pamukla yüzümdeki sahne makyajını hırsla silmeye başladım. Siyah sürmeler, koyu ruj ve o sahte parıltı pamuğa kazındıkça, altından kendi solgun, gencecik yüzüm çıkıyordu. Sahnedeki Seval yok oluyordu; geriye sadece bitkin ve yorgun Sevgi kalıyordu. Sarı saçlarımı serbest bırakıp o süslü, ağır sahne elbisesini üzerimden çıkardım. Yerine kot pantolonumu ve kazağımı giydim. Kendi kimliğime bürünmek, az da olsa nefes almamı sağladı.
Masadaki yıpranmış çantamın içine sahne ayakkabılarımı ve kişisel birkaç eşyamı tıkıştırdım. Fermuarı çekerken parmaklarım soğuktan ve sinirden titriyordu. Montumu üzerime geçirip çantamı omzuma astım. Aynaya son bir kez baktım; az önceki o kaba adamın, o sarhoş bağırışlarının ve sahte tebessümlerin izi kalmamıştı yüzümde.
Kulisten çıkıp koridora adım attığımda, içeriden yükselen darbuka sesleri ve dansözün zil şıkırtıları duvarlara vuruyordu. Kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak, kulisin hemen yanındaki karanlık arka kapıya yöneldim. Ağır metal kapıyı itip kendimi dışarı attım.
Gecenin ayazı bir bıçak gibi yüzüme çarptı. Yağmur hafif hafif çiseliyor, pavyonun kırmızı ve mor neon ışıkları sokaktaki su birikintilerine yansıyordu. İçerideki sigara ve alkol kokulu basık havadan sonra bu soğuk gece havasını ciğerlerime doldurmak cennet gibiydi.
Sokağın başındaki taksi durağına vardığımda durakta bekleyen sarı arabalardan birinin kapısını açıp kendimi arka koltuğa attım. Camı hafifçe aralayıp başımı soğuk cama yasladım.
Taksici dikiz aynasından bana kısa bir bakış fırlattı. "Nereye abla?"
"Cihangir’e..." dedim, sesim neredeyse çıkmayacak kadar kısıktı.
Araba gaza basıp karanlık, ıslak sokaklarda süzülmeye başladığında pavyonun neon ışıkları, o bağıran ayyaşlar ve Nuri Bey’in tehditkâr yüzü geride kaldı. Şehrin sarı sokak lambaları camdan içeri vuruyor, yüzümde gölgeler yaratıyordu.
İçimde biriken o yorgunluk ve öfke en sonunda gözlerimden süzülmeye başladı. Ben bu değildim. O sahnede sahte tebessümler dağıtan, sarhoşların masasına meze yapılan Seval ben değildim. Ben Sevgi’ydim. Müzik tutkusuyla yola çıkan, şarkı söylerken ruhunu özgür hissedeceğini sanan o gencecik kız... Nasıl olmuştu da hayat beni bu karanlık sokakların, basık ve tütün kokulu kulislerin içine fırlatmıştı?
Aynadaki siluetimi hatırladım. Ağır makyajın ardına saklanmış o yabancı yüzü... Nuri Bey’in boğazımı kesme tehditlerini, her gece katlanmak zorunda kaldığım o aşağılayıcı bakışları düşündükçe boğazım düğümlendi. İki kuruş para kazanıp ayakta kalabilmek için şerefini, gençliğini bu bataklıkta harcamak zorunda olmak canımı yakıyordu.
Taksi evin olduğu sokağa girdiğinde gözyaşlarımı çabucak sildim. Cüzdanımdan çıkardığım son parayı taksiciye uzatıp arabadan indim.
Eski, dökülen apartmanın dik merdivenlerini tırmanıp dairemin kapısını açtım. İçerisi soğuk ve sessizdi. Çantamı bir kenara fırlatıp kendimi küçük kanepemin üzerine bıraktım. Tavanı izlerken kendi kendime bir söz verdim: Bu karanlık beni yutmadan önce bir yolunu bulup buradan kurtulacaktım.
Gözlerimi açtığımda odama dolan zayıf sabah ışığı, yalnızlığımı daha da belirginleştiriyordu. Dün gecenin yorgunluğu ve üzerime çöken o ağır çaresizlik kemiklerime kadar işlemişti. Kanepeye bükülmüş bedenimi zorlukla doğrultup mutfağa geçtim. Bayat çay kokusu ve soğuk duvarlar arasında kendime bir kahve koyarken zihnim durmaksızın dönüyordu. Bu hayat sürdürülebilir değildi; Nuri Bey’in tehditleri, her gece o masalara meze olan sesim ve sahte kimliğim beni diri diri gömüyordu.
Tam kahvemden bir yudum almıştım ki sehpanın üzerinde duran telefonum titremeye başladı. Ekrandaki ismi görünce gözlerimi devirdim; arayan Nuri Bey’di. Derin bir nefes alıp açtım.
"Efendim?"
"Bu gece pavyona özel müşteriler gelecek," dedi Nuri Bey. Sesi, her zamanki gibi emredici ve tehditkârdı. "Şarkılarını ona göre seçip söyleyeceksin. Tek birinin bile memnun kalmadığını duyarsam gırtlağını keserim, bilmiş ol!"
"Tamam," dedim soğuk bir sesle ve yanıt vermesini beklemeden telefonu yüzüne kapattım.
Mutfağa geri dönüp soğumuş kahvemi tek yudumda bitirdim. Nuri’nin tehditleri artık korkudan ziyade midemde ağır bir bulantı yaratıyordu. Gırtlağımı kesmekle tehdit ettiği o ses, her gece o berbat pavyonun duvarlarında yankılanmaktan ibaretti. Ama bu kez kafamda başka bir düşünce dönmeye başladı: Bu hayatın bir çıkışı olmalıydı. O adamın boyunduruğu altında yaşamaktansa, bu gece sahnede her şeyi göze alıp kendi kurallarımı koyacaktım ya da o masadan bir daha hiç kalkmayacaktım.
Akşama doğru üzerimdeki o ağır uyuşukluğu atıp hazırlandım. Sokağa adım attığımda gökyüzü yine dün geceki gibi gri ve kasvetliydi. Pavyonun kapısından içeri girdiğimde içerideki ağır tütün ve sigara kokusu yüzüme bir tokat gibi çarptı. Nuri Bey, bar tezgahının arkasında kamburunu çıkarmış, gelen özel müşteriye göz dağı vermekle meşgul olan garsonlara bağırıyordu. Beni gördüğünde yüzündeki o pis sırıtış yerini tehditkar bir ifadeye bıraktı.
"Sonunda gelebildin küçük hanım," dedi yanına yaklaştığımda. "Bugün gelen adamlar birinci sınıf tabir edilen cinsten. VIP locadakiler önemli iş adamları."
Yüzüme tek bir kas bile oynatmadan, o buz gibi sahte tebessümümü yerleştirdim.
"Merak etmeyin Nuri Bey," dedim sesimdeki titreşimi ustalıkla gizleyerek. "Bugün şarkıları dilediğiniz gibi seçeceğim."
Sahneye çıktığımda içerideki uğultu bir anda kesildi. VIP locada oturan, pahalı takımları ve kibirli bakışlarıyla etrafı süzen o özel misafirler doğrudan bana bakıyordu. Orkestraya kısa bir işaret verdim ve mikrofonu kavradım. Nuri'nin tehditleri, o sarhoş adamların böğürmeleri kulaklarımda çınlıyordu ama bu kez sesimdeki tınıda dünkünden farklı bir öfke, derin bir başkaldırı vardı.
Sahnenin ortasına doğru adımlarımı atarken adeta bir idama yürür gibiydim. Spot ışığı tam üzerime düştüğünde, VIP masada oturan o takım elbiseli adamların kahkahaları ve bardak sesleri bıçak gibi kesildi. Gözüm bir an barın köşesine kaydı; Nuri Bey garsonların arkasına geçişmiş, parmaklarıyla garip işaretler yaparak göz dağı vermeye devam ediyordu.
Arkamdaki kanuniye hafif bir baş işareti verdim. Klarnet ve kanunun o kederli, insanı iliklerine kadar sızlatan taksimi salonun loş havasına yayılmaya başladığında mikrofonu iki elimle sımsıkı kavradım. Derin, titrek bir nefes çektim ciğerlerime. Bu gece sadece patronun emrettiği o şarkıyı söylemeyecektim; içinde boğulduğum bu pavyon pisliğini, yarım bıraktırılan hayallerimi ve Nuri’nin tehditlerini o notaların arasına gömecektim.
Gözlerimi kapatıp ilk notayı bastığım an mekândaki bütün uğultu bir anda bıçak gibi kesildi:
"Gözlerim uykuyla barıştı sanma, Sen gittin gideli dargın sayılır. Ben de bir zamanlar sevildim amma, Seninki düpedüz vurgun sayılır..."
Şarkı ilerledikçe ruhumun üzerindeki o ağır yükün hafiflediğini, sesimin pavyonun tütün kokulu basık tavanını aşıp gökyüzüne tırmandığını hissettim. Nakarat kısmına geldiğimde gözlerimi yavaşça açtım. Doğrudan bar tezgahına yaslanmış duran Nuri’nin gözlerinin içine kilitlendim. Sesimdeki o gür, duru ve kırgın tonla meydan okurcasına haykırdım. İçimdeki acıyı, kızgınlığı ve yarım kalmışlığı bu dizelere dökerken bakışlarımı salonda gezdirdim:
"Ne kadar zulmetsen ah etmem sana, Her iki cihanda gül kana kana. Seninle cehennem ödüldür bana, Sensiz cennet bile sürgün sayılır..."
Şarkının son tiz notasını uzatıp bitirdiğimde salonda birkaç saniye boyunca adeta yaprak bile kıpırdamadı; derin bir sessizlik hâkim oldu.
Ardından VIP masadan yükselen ilk güçlü alkış sesiyle birlikte tüm salon adeta yıkıldı. Adamlar ayağa kalkmış, kadehlerini havaya kaldırıyordu. Barın arkasındaki Nuri’ye baktım; yüzündeki şaşkınlık yerini gururlu ama bir o kadar da hırslı bir gülümsemeye bırakmıştı. İstediğini almıştı; VIP müşterileri mest etmiştim.
Gözlerim, bu ortama hiç ait değilmiş gibi duran gencecik bir adama takılı kaldı. Tüm şarkı boyunca bakışları üzerimdeydi; duru, dikkati dağılmayan, derin bir süzüşle izlemişti beni. Yanındaki adam eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı ama o, yanındakini duymuyor gibiydi. Gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan yavaşça ayağa kalktı ve kadehini doğrudan bana doğru kaldırdı.
Gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan yavaşça ayağa kalktı ve kadehini doğrudan bana doğru kaldırdı. O kadehin kaldırılışında pavyon ayyaşlarının yılışık övgüsü yoktu; sanki karanlığın içinde yapayalnız kalmış bir ruha saygı duruşuydu. Bir an için Nuri’nin tehditkâr gölgesi, masaların gürültüsü ve sigara dumanı yok oldu. Sadece o ve ben kaldık.
Başımı hafifçe öne eğip mikrofonu standına bıraktım. Bir saniye bile oyalanmadan sahne merdivenlerinden inip kulis koridoruna doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi çarpıyordu. O adamın gözlerindeki bakış, alışık olduğum kirli arzulardan farklıydı; ama bu bataklıkta kimseye güvenecek lüksüm yoktu.
Kulise girip kapıyı arkamdan kapattığımda sırtımı soğuk ahşaba yasladım. Derin derin nefes alırken bir an önce giyinip buradan kaçma planları yapıyordum. Aynanın karşısına geçip hemen makyaj pamuğunu elime aldım.
Tam o sırada kapı vurulmadan açıldı. İçeri giren Nuri Bey’di ama bu kez yüzünde o aşina olduğum patron kibiri yerine şaşkınlıkla karışık bir tedirginlik vardı.
"Kızım," dedi sesi ilk defa bu kadar alçak çıkarken. "Locadaki adam... Demir Bozbey."
Nuri içeri bir adım daha atıp sesini daha da kıstı: "Adam şarkıyı dinlerken dondurma gibi eridi. Şimdi dışarıda seni bekliyor. Masasına geçeceksin Seval. Bir dediğini iki etmeyeceksin, anladın mı beni? Bu şans bir daha gelmez."
İçimde bir şeyler kırıldı. Tiksintiyle yüzüne baktım.
"Ben konsomatris değilim Nuri Bey," dedim kararlı bir sesle. "Anlaşmamız sadece şarkı söylemek üzerineydi. Masaya falan oturmam."
Nuri Bey’in yüzü bir anda çirkinleşti. Üzerime doğru bir adım atıp bileğimi hırsla kavradı. "Bana bak kızım! Sana 'otur' diyorsam oturacaksın! O adam pavyonu komple satın alacak güçte. Seni o masaya götüreceğim, ister kendi ayağınla yürü, ister ben saçından sürükleyeyim!"
Gözümden süzülen bir damla yaşla sessizce başımı salladım. Eğer Demir Bozbey denilen adam bu pavyondan memnun ayrılmazsa Nuri dediğini yapar; gırtlağımı kesip cesedimi bir çöplüğe atardı.