‘Hayattan korkmayın. Hayatın yaşamaya değer olduğuna inanın ve inancınız gerçeği yaratmaya yardımcı olacaktır.’ Kendime her gün William James’in bu sözünü hatırlatsam da hayatımda olumlu olan bir hiçbir şey yoktu. Bağsız mıydım? Lanetli miydim? Yoksa birinin ahını mı almıştım da her şey olumsuz oluyordu?
Bir aydır her yerde iş aramama rağmen birinden bile dönüş alamamak sinirlerimi bozuyordu. Herkes deneyimli çalışan istiyordu. Bir kere şans verseler belki de istedikleri kriterleri ben de bulacaklardı. Neden bütün açık kapılar benim yüzüme kapanıyordu? Bir insanın işi hiç mi rast gitmezdi?
İki hafta önce başladığım resim kursuna gitmek için yarım saat önce evden çıktığımda hava çok güzeldi. Şimdi ise yağmurla karışık dolu yağıyordu. Yollar su dolmuş, şiddetli yağan yağmur yüzünden arabalar trafiğe takılı kalmıştı. Otobüsün içinde kusmak üzereydim. İnsem bu yağmurda gidecek bir yerim yoktu. Otursam önümdeki teyzenin başına kusacaktım. İsyan etmek istemiyordum ama artık dilimin ucuna gelenleri ısırmaktan duramıyordum.
Hep bağsız ben mi olacağım?
Kimin ahını aldım da işlerim bir türlü rast gitmiyor?
Gözlerimi kapatıp başımı cama dayadım. “Kaptan neden ilerlemiyor bu otobüs?” Sıkıntıyla oflayıp tepemde dikilen adamı duymamaya çalıştım. Ne yapsın adam? Otobüsten inip öndeki araçları kenara mı çeksin?
“Gençler biriniz kalkın da yer verin, ayakta durmaktan belim ağrıdı.” Tek gözümü araladım. Orta yaşlarda olan kadın benden dinç duruyordu. Benim yolum uzundu, midem bulanıyor, başım da ağrıyordu. Bu yüzden oturduğum yerden kalkamazdım. Gözlerini bana çevirdiğinde anında tek gözümü kapatıp çantamın sapını sıktım.
“Hey gidi gençlik? Bizim zamanımızda bizden büyüklere otobüste, minibüste yer verirdik. Şimdiki gençlik uyuyor numarası yapıyor. Ne olacak bu ülkenin hali şaştım kaldım.”
Taşlar kafama kafama gelirken oturduğum yerden kıpırdamadım bile. Yorgundum. Ablaya günlerdir iş aradığımı, sabahlara kadar düşünmekten gözüme uyku girmediğini anlatsam bana acır susar mı? Sanmıyorum. Ona cevap vermeme rağmen hâlâ yüzüme baktığını hissediyordum.
Bir an önce belediyenin binasına gidip dersime girmek istiyordum. Resim konusunda yeteneğim olmamasına rağmen orada vakit geçirdiğim için kafam biraz olsun rahatlıyordu. Evde düşünmekten, akrabalarımın seslerinden ruh halim depresyona doğru beni sokmaya gidiyordu.
“Bir susun be! N’apayım? Yağmur nedeniyle trafik kilitlenmiş, keyfimden mi ilerlemiyor otobüs? Siz rahatsız oldunuz da ben olmadım mı?”
Ön taraftan bağıran şoföründe sinirleri bozulmuştu artık. Adam isyan edip otobüsü terk edecekti neredeyse.
“Kaptan cevap verme, biz ayaktayız senin keyfin yerinde konuşma.” Başımda dikilen adam da bağırınca gözlerimi açtım. “Buyur gel sen kullan. Sanki ilerleyebiliyoruz.” Lanet olmasın ama. Oturduğum yerden kalkıp, “Kapıyı açar mısınız lütfen,” diye bağırdım. Dayanamıyorum. Ne bu kalabalığa ne de seslere tahammül edemiyorum. Kafamı rahatlatmak için gittiğim resim kursuna bu insanlar yüzünden agresif halde gidecektim.
Kapı açılınca bedenimi dışarı attım. Koyu yeşil montumun şapkasını anında örterken elimi mideme bastırarak durağa sığındım. Sahiden kusmak üzereydim. Stres yapınca ya da bunalınca midemin bulanması son zamanlarda canımı sıkıyordu. Yağmurdan ve soğuktan korunmak adına durağın diplerine girsem de yağmur fazla yağdığı için bedenimi koruyamıyordum. Durduğum yerde zıplamaya başladım. Taksi veya minibüse binmem için karşı yola geçmem gerekiyordu ama bunun içinde yağmurun azalmasını beklemem lazımdı. Keşke evden çıkmasaydım.
Çantamdan telefonu çıkardım. Karakol buraya yakın olduğu için Kuzey’i arayıp hafifçe zıplamaya devam ettim.
“Efendim Miray?”
“Kuzey, karakolda mısın?”
“Evet, bir şey mi oldu?”
“Karakolun alt sokağındaki duraktayım. Yağmur çok yağıyor, trafik olduğundan otobüs ve minibüste bulamıyorum. Midem bulanıyor, beni buradan alabilir misin diyecektim eğer müsaitsen.”
“Geliyorum, bekle.”
“Tamam, çok sağ ol.”
Kuzey yakın arkadaşım olduğu için ondan başka birinden yardım istemek aklıma gelmedi. Bir sıkıntımız olduğunda her zaman bizimle ilgilenirdi ama Reyhan’la evlendikten sonra üstümüze daha çok düşer hale geldi. Şu an onu buraya çağırdığım için biraz olsun rahatsız hissetsem de ondan başka arayacağım başka kimse yoktu.
Gözlerim yolda gelmesini beklerken önümde beliren Mirza ağabeyin arabasıyla kaşlarım çatıldı. Gelmesini istediğim kişinin arabası neden gelmemişti?
“Miray, binsene arabaya.”
Camdan başını uzatan Kuzey’in sesiyle irkilip ellerimi cebimden çıkardım. Bu arabanın içinde Mirza ağabey de vardı. Bir buçuk aydır beni gördüğü yerde yolunu değiştiren, göz göze geldiğimizde gözlerini anında başka tarafa çeviren adamın arabasına binecek olmak huzursuz hissettiriyordu. “Binsene.” İç çekip titreyen elimle arabanın kapısını açtım. Arka koltuğa otururken kapıyı kapatıp ellerimi dizlerimin üstünde birleştirdim.
Keşke tek Kuzey gelseydi. Mirza ağabey son zamanlarda çok farklıydı. Ondan çekiniyordum. Hele ki odasında uyuya kaldığım günden beri mümkün oldukça onunla yan yana gelmemeye çalışıyordum. Saf değildim ya da duyarsız biri değildim. Farkındayım. O benden hoşlanıyor! Bunu hissetmeyecek ya da görmeyecek kadar kör değilim. İstiyorum ki geçici duyguları tamamen kaybolsun. Belki yanılıyorumdur ki umarım öyledir bana olan hisleri onda hiç olmamış olsun.
Birini sevmenin ne kadar yaralayıcı olduğunu bizzat yaşayarak tatmış biriyim. Onun da benim gibi karşılıksız sevgi yaşamasını istemiyorum. Sevildiği gibi sevilsin.
“Hey, neden cevap vermiyorsun? Çok mü kötüsün?”
Kuzey’in gür sesiyle irkilip oturduğum yerde kıpırdadım. “Dalmışım. Yağmur yüzünden yirmi dakikalık yolu gidemedim. Otobüste midem bulanınca inmek durumunda kaldım. Kusura bakmayın size de rahatsızlık verdim.”
“Otobüs tutmuştur, eve gidince yat geçer.”
Ben de öyle tahmin ediyordum. Arabayı ara sokağa sokan Mirza ağabeye gözlerim kısa bir an değdi. Siyah boğazlı kazağının yakasını çekiştirip başını sağa sola çevirdi. Arabanın içi sıcaktı, bunalmış mıydı?
“Burada bırakayım mı seni?”
“Olur kardeşim.”
Başımı Kuzey’e çevirdim. Nereye gidiyordu? Arkasını dönüp, “Benim burada işim var Mirza seni eve bırakacak,” dediğinde gözlerimi büyüttüm. Olmaz. Onunla yalnız kalmak istemiyorum. “Ben de ineyim, hava alsam iyi olurum.” Arabanın kapısını açıp, “Camı arala iyi olursun,” dedi. “Bu havada yürürsen aklından şüphe ederim. Görüşürüz kardeşim.” Kapıyı kapatıp beyaz bir binaya ilerlediğinde arkasından baka kaldım. Alacağın olsun Kuzey, madem işin vardı neden müsaidim dedin ki?
“Hastaneye götüreyim mi seni?”
Arabanın içinde yayılan kalın ses bedenimi anında titretirken oturduğum yerde küçüldüm.
“Sağ ol abi, eve gitsem iyi olur.”
Direksiyonun üzerinde duran tek eliyle arabayı diğer sokağa sokarken başını salladı sadece. Arkasını dönüp bakmadı yüzüme. Gergin veya rahatsız değildi. Hatta fazlasıyla rahat gözüküyordu. Ben onun aksine çok rahatsız ve gergindim. Beni evimin önüne kadar götürmeyecekti umarım. Birilerinin bizi görüp yanlış anlamasından korkuyordum. Lise zamanı beni okula götürüp getirdiği zamanlar çok olmuştu ama o zamanlar küçüktük. Şimdi ise işler bambaşkaydı.
Telefonu çalınca gözlerimi üstünden çekip başımı camdan dışarıya çevirdim. Niye bu kadar zayıf gözüküyordu ki? Hiç mi yemek yemiyordu?
“Efendim Arzu? Bir iki saate gelirim. Sorun değil, sen ye ben gelince yerim.”
Telefonun ekranından saati kontrol ettim. Bire geliyordu. Öğle yemeği yiyecek olmalıydı. Sağ elimi bacağımın üstünde öne arkaya doğru yavaşça sürterek yine gözlerimi ona çevirdim.
“Abi istersen beni taksi durağına bırak. Kuzey müsaidim deyince ben onu çağırdım. Seni işinden alı koymak istemezdim.
Omuzlarını dikleştirdi. “Sıkıntı yok.” Ses tonu neden yorgun çıktı? Az önce Arzu denilen kadınla konuşurken enerji doluydu. Sanırım onu rahatsız ediyordum. Bunu dinlendirmek adına dudaklarımı araladığım vakit arabayı mahalleye soktu. O an bakışlarım etrafı buldu. Biri bizi görür, yanlış anlar diye kalbim korkudan burkulurken, “Ben burada ineyim,” diye bağırınca ilk kez gözleri gözlerimi buldu.
“Bir sorun mu var?” Başımı iki yana salladım. “Markete gidecektim. Teşekkür ederim getirdiğin için.” Bunun bir bahane olduğunun farkındaydı. Yine de bir şey demeden arabayı marketin önünde durdurdu. “Tekrar teşekkür ederim Mirza abi.” Önemli değil der gibi başını iki yana sallarken dışarıya bakıyordu. Yanağımın içini ısırıp kapıyı açtım. Bacağımı dışarıya uzatmadan tekrar ona baktığımda göz göze geldik. Gözlerini kaçıracaktı ama bunu yapamadığı o kadar belliydi ki o an ufak bir tebessüm kondu dudaklarıma. Büyük bir gülüş değildi. Belki de dudaklarım kıvrılmamıştı. O ben de ne gördü bilmiyorum, yorgun bakan gözbebeklerinin içi parladı. Derin bir iç çekerken benim gibi gülümsedi. Ve onun gülüşü dudağının kenarındaki ufak gamzeyi gözler önüne serdi.
“Bu halde yatma, ılık duş aldıktan sonra çorbanı iç öyle yat.”
“Tamam. İyi günler abi.”
Tebessüm dudaklarından yok olurken, “İyi günler,” dedi sanki günlerdir koşmuşta yorgunluktan çıkmayan ses tonuyla.
Arabadan inip kapıyı kapadım. Islanmamak adına koşar adım marketin içine girerken ne kadar arkama dönüp bakmak istesem de bakmadan reyonların arasına ilerledim. Garip bir gündü.
Reyonların arasında dolaşırken iki üç parça bir şey alarak oyalanmaya çalışırken diğer reyonun arkasında duran komşularımızdan birkaç kişi gözlerimin içine bakarak, “Acaba beraberler mi?” dediğini duyunca adımlarım durduğu gibi kulaklarımı iyice açtım.
“Nurdan oğlu için çok üzülüyordu. Çocuk kara sevdaya yakalanmış. Yıllardır Mirza’nın Miray’a olan sevdasını hepimiz biliyoruz. Yıllarca bu kızı uzaktan severken bir deri bir kemik kaldı. Miray fark etmedi mi onun bu halini? Etti bence ve çocuğu bilerek süründürdü. Dağ gibi adamı ne hale getirdi.”
Elimi göğsüme bastırırken onlara biraz daha yaklaştım. Duyduklarım tüm benliğimi sarsarken nefes almaya ihtiyacım vardı. Hisleri sadece hoşlantı değil miydi? Bu duyduklarım doğru olamaz
“Demek ki sonunda kabul etti. Baksana çocuğun arabasından indi. Eğer aralarında bir şey yoksa Hacı Süleyman mahveder Miray’ı. Sonuçta bekâr bir erkeğin arabasında ne işi var değil mi?”
Aldıklarımı nereye bıraktığımı bilmeden marketten çıktım. Boğuluyordum. Soğuk havaya rağmen nefes alamıyordum. Açık alandaydım ama sanki kutunun içinde nefesim kesiliyor gibi hissediyordum.
Mirza ağabey!
Bu nasıl olur? Onun bana olan hislerinin kuvvetini görmedim, tahmin etmedim, bu halde oluşunun nedeninin ben olduğumu düşünmedim. Herkes son zamanlarda onun zayıfladığını, dalgın olduğunu söylüyordu ama bunlara benim sebep olduğumu söylemiyorlardı. Annem, babam, ağabeyim biliyorlar mıydı? Peki dedem? Eğer o bilseydi bana bu mahalleyi dar ederdi. Dedikoduları ben yaymışım gibi üzerime gelirdi. Elimi duvara dayadım. Derin derin solurken bana abi demesen olmuyor mu diyen sesi kulaklarıma geldi. O an onunla kızar gibi konuştuğum için bir buçuk aydır benden uzak duruyordu, durmaya çalışıyordu. Ufak bir tebessüm ümitlendirmiş miydi onu? Belki uzak durarak beni unutmaya çalışırken gülümsemem tekrar filizlendirmişti kalbindeki hisleri.
Parmaklarımı yanaklarıma bastırıp gözyaşlarımın izini sildim. Sızlayan burnuma elimi bastırıp binanın içine girdim. Kadınlar anında benim arabadan indiğimi mahalleye yayarlardı. Bunu duyan dedemle amcam bana ve aileme yapmadığını bırakmazlardı. Annem, babam, ağabeyim ne olursa olsun biliyorum ki bana inanırlardı. Onları utandıracak bir şey yapmayacağımı bilirlerdi. Ah! Nasıl susturacağım bu insanları? Koşar adım merdivenleri çıkıp evin içine girdim. Ev sessizdi. Bugün Cuma olduğu için annem komşuya Kur’an’a gitmiş olmalıydı. Babam işte, ağabeyin de camideydi. Çantamı gelişi güzel bir yere atıp ne yaptığımı bilmeden Mirza ağabeyi aradım. Bir elim ensemde salonda ileri geri giderken, “Miray?” diyen soru dolu sesiyle gözlerimi sımsıkı yumdum. Nasıl anlamam. Gözüm bu kadar mı kördü?
“İyi misin sen?”
Sakin olmak istiyordum ama korkudan sakin olamadığım gibi sağlıklı da düşünemiyordum.
“Abi beni senin arabadan inerken görenler olmuş, markete girince ikimiz hakkında hoş olmayan şeyler duydum. Abi ben korkuyorum, sen duyuyor musun ardından konuşulanları bilmiyorum ama lütfen insanları sustur.”
“Bekle geliyorum. Uzaklaşmadım mahalleden.”
Gözlerim büyürken, “Gelme,” dedim panikle. “Biri görür hepten yanlış anlar.”
“Evinde misin?”
“Gelme!” diye bağırdım kendime engel olmayarak.
“Çoktan geldim. Aç kapıyı.”