~Irmak~
Zeynep'in geçmişini eşelerken karşıma çıkan o küçük detay, dudaklarımda bir gülümsemenin yeşermesine neden oldu. Yaklaşık üç ay önce terk ettiği, evlilik arifesinde olduğu bir nişanlısı vardı. Adı Doruk'tu.
Bir kadın, nişanlısını bir anda bırakıp, sadece üç ay gibi kısa bir sürede Pars gibi ulaşılmaz bir adamla nasıl evlenir?
Bu denklemin içinde büyük bir yalan olduğu çok açıktı. Gerçek nedeni öğrenmem için o eski nişanlıyla mutlaka görüşmem gerekiyordu. Ama bunu nasıl yapmalıydım? Doğrudan karşısına çıkmam, niyetimi belli etmem çok riskliydi. Daha sessiz, daha derinden ve planlı ilerlemeliydim.
Zeynep'le ayrılma nedenleri sıradan bir kavga değilse, bu işime yarayabilir.
Elimdeki kalemi masaya bırakıp "Elimdeki tek kale bu eski nişanlı!" diye mırıldandım.
Telefonumu elime alıp, benim için araştırmalar yapan Sinan'a, Doruk hakkında bulabileceği her türlü bilgiyi toplaması için kısa bir mesaj attım. Telefonu tekrar masaya bırakıp deri koltuğumda arkama yaslandım. Tam gözlerimi kapatıp ihtimalleri tartıyordum ki, odamın kapısı aniden, hiç çalınmadan sertçe açıldı.
"Kapıyı çalmadan içeri girmeye nasıl cüret..." diye öfkeyle gözlerimi açıp bağıracakken, kelimeler boğazımda dizildi.
Karşımda, nefes nefese kalmış, kravatını gevşetmiş ve yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuş İsmet amcayı buldum. Şaşkınlıkla ona bakakalırken, hızla yerimden fırladım.
"İsmet amca... Kusura bakma, asistanım falan sandım. Senin buraya geleceğini hiç tahmin etmezdim." diyerek hızla yanına vardım.
Başını sağa sola salladı ve "Seninle hemen konuşmam gereken çok acil bir mesele var Irmak!" dedi.
Bu tavrı beni şaşırtsa da "Olur tabii... Ama sen iyi misin İsmet amca? Rengin çok soluk." dedim.
Cevap vermek yerine boğuk bir homurtu çıkardı. Ağır adımlarla gidip odamdaki tekli koltuğa çöktü. Ben de hemen karşısındaki koltuğa geçtiğimde, beklemeden o asabi sesiyle konuşmaya başladı.
"Bana bir doktor olarak doğruyu söyle kızım... Tüp bebek denilen işte, bebeği karnında taşıyan kadınla bebek arasında hiçbir şekilde kan bağı olmuyor, değil mi?"
Gelen bu tuhaf soruyla kaşlarım anında çatıldı ve “Tam olarak anlayamadım İsmet amca.” dedim.
Beklediği cevabı alamayan İsmet amca ellerini dizlerine vurup “Neyini anlamadın kızım? Bebeği taşıyan kadınla bebek arasında kan bağı olur mu, olmaz mı diyorum!” diye kızdı. Sesimden sabrının tamamen tükenmiş olduğunu net anlıyordum ama sorunun altında yatan iki ihtimal vardı!
Zihnimi hızla toparladım ve o iki ihtimali dinlendirdim.
“Eğer bebeği taşıyan kişi biyolojik annesiyse elbette kan bağı olur. Bu tüp bebek olsa bile!” dedim kelimeleri özenle seçerek. “Ama sadece taşıyıcıysa, yani bebek başka bir çifte aitse, hiçbir şekilde kan bağı olamaz!” dememle birlikte, İsmet amcanın o gergin, kıpkırmızı yüzüne gelen anlık rahatlama gözümden kaçmadı. Kasılmış omuzları saniyelik bir çöküşle gevşemişti. Ancak o rahatlama çok uzun sürmedi, saniyeler sonra yerini tekrar o asabi, şüpheci hâline bıraktı.
“Sadece taşıyor!” demesiyle derin bir nefes aldım. Tüp bebek meselesi tekrar mı açılmıştı?
"O zaman bebekle kadın arasında hiçbir genetik veya kan bağı olmaz."
"Kan bağı olmayınca..." dedi kelimelerin üzerine basa basa "... ileride o bebek üzerinde veya bizim ailemiz üzerinde hiçbir yasal hak sahibi de olamaz, değil mi Irmak?"
Gözlerim kısıldı. Başımı yavaşça salladım.
"Evet İsmet amca, hukuken sadece taşıyıcı olan bir kadının çocuk üzerinde annelik hakkı iddia etmesi çok zordur... Bir şey mi oldu? Bunları bana birdenbire neden soruyorsun?"
Ters ters yüzüme bakınca oturduğum yerde istemsizce dikleştim.
"Bu soruların Pars'la ve o evlilikle ilgili, bunun farkındayım. Ama neden birdenbire tüp bebek konusu, taşıyıcı annelik konusu açıldı, bunu anlayamadım." dememle birlikte İsmet amca adeta bir yanardağ gibi patladı.
"Ne konusu açılması kızım! Ortada açılıp da konuşulacak bir komu mu bıraktı o Pars!" diye kükredi. Elleri titriyordu. "Neymiş efendim, o sokaktan bulduğu kız, Aylin'le onun bebeğini doğuracakmış! Ne idiği belirsiz bir kızın karnına benim torunumu koyup, bir de benim eve karısı olarak getirdi!
Zihnimin içinde bir şeylerin büyük bir gürültüyle parçalandığını hissettim.
Yoksa Pars... Zeynep'le tüp bebek için mi evlendi?..
Boğazıma öyle dikenli bir yumru oturdu ki, nefes alamadım.
"İsmet amca..."
Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, titrek bir fısıltı gibi geldi.
"Bana... Bana tam olarak ne olduğunu anlatabilir misin?"
Şu an öfkeden, kıskançlıktan ve hayal kırıklığından avazım çıktığı kadar çığlık atmak istiyordum ama ellerimi dizlerime bastırıp sakin kalmaya kendimi zorladım.
"Anlatacak ne kaldı ki!" diyerek elini havada savurdu İsmet amca.
"Sen doktorsun, bu işleri daha iyi bilirsin. Pars, o Zeynep denilen kızı, sırf Aylin'le kendi çocuğunu doğurtmak için tutmuş! Kiralık bir karınmış sadece!"
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Kulaklarım uğulduyor, gözlerimin arkasında yakıcı bir sızı birikiyordu... Demek Pars’ın evlenme nedeni Aylin idi.
"Pars..." dedim dişlerimi sıkarak. "Amerika'da bu kadar uzun süre... Bu sebepten kaldı."
İsmet amca elini kırlaşmış saçlarına götürüp çekiştirdi. Bana bakınca, içimde tutmaya çalıştığım kıskançlığı ve öfkeyi daha fazla zapt edemedim.
"Pars bunu nasıl yapar!?" diye bağırdım.
"O kıza nasıl güvenip de kendi bebeğini doğurmasını ister! Nasıl bu kadar kör olabilir!"
Ona, Nasıl beni görmezden gelip gidip o varoş kızı seçer, demek istiyordum ama söyleyemiyordum.
"Bunu ben de ona söyledim Irmak! Avazım çıktığı kadar bağırdım ama dinleyen yok! Pars'ın gözü dönmüş, varsa yoksa o Aylin ve onun o lanet olası takıntıları!"
Ellerim iki yanımda yumruk hâlini alırken, beynimde şimşekler çakmaya başladı.
"Bu defa çok ileri gitti..." diye fısıldadım önce. Sonra sesimi yükselterek "Bu defa haddini aştı İsmet amca! Hukuken bu Türkiye'de kabul edilemez! Bu yasak!" diye bağırdım.
İsmet amcanın çatık kaşları anında şaşkınlıkla havalandı.
"Nasıl?"
Öfkeyle yerimden fırladım.
"Taşıyıcı anneli kanunen yasaktır İsmet amca! Bir kadın, başka bir aileye ait olan bebeği, para karşılığında veya gönüllü olarak kendi karnında taşıyamaz! Bu kanuna aykırıdır, büyük bir suçtur!"
İsmet amca duyduklarıyla oturduğu koltuktan bir yay gibi fırladı. Gözlerindeki çaresizlik yerini tehlikeli bir uyanışa bıraktı.
"Pars bunu... Pars bu yasağı biliyor muydu?" diye sormaktan çok, kendi kendine öfkeyle mırıldandı.
"Pars da, o çok güvendiği Melis de bunu adım gibi iyi biliyorlardır!" dedim hiç acımadan.
"Amerika’ya gidip yapmış olsalar bile göz göre göre yasa dışı bir işe bulaşmışlar!"
"Ben ne yapacağımı iyi biliyorum!" diye kükredi.
Öfkesinden gözü hiçbir şeyi görmeyen İsmet amca, arkasını dönüp odadan çıktı. Kapı arkasından büyük bir gürültüyle kapandığında, odada yapayalnız kaldım.
İçimde sıkı sıkıya tuttuğum duygularımı serbest bıraktım. Dizlerimin bağı çözüldü ve olduğum yere, koltuğa yığılıp kaldım. Boğazımdan kaçan o ilk hıçkırıkla beraber, sıcak gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı. Ellerimle yüzümü kapatıp omuzlarım sarsılarak ağlarken, kalbimin ortasına saplanan acıyla fısıldadım.
"Neden bunu bana yapıyorsun Pars? Ben senin için her şeyi yapmaya hazırken... Neden bir kez olsun beni görmeyip de hep başkalarını görüyorsun? Neden?"
★★●★★
~Zeynep~
Umut’u kreşe bıraktıktan sonra adımlarım beni yine o soğuk demir kapıya sürüklemişti. Annemin ve yengemin mezarlarına uğrayıp birer Fatiha okuduktan sonra, ayaklarımı sürüyerek abimin toprağının ucunda durdum. Bacaklarım daha fazla bedenimin ağırlığını taşıyamadı. Dizlerimin üzerine, o nemli toprağın dibine çöktüm ve abimin mezarında taşına baktım.
“Sana çok kırgınım abi...” diye fısıldadım. İçimde abime karşı hissettiğim kırgınlık konuşmama mâni olurken, kelimeler boğazıma cam kırıkları gibi dizildi. Yanaklarımdan süzülen sıcak gözyaşlarımı silme gereği dahi duymadım. Zaten ben bu iğrenç cendereden, bu dipsiz kuyudan kurtulana kadar bu yaşlar hiç kurumayacaktı.
“Biliyorum.” dedim sesim titreyerek. “Umut’un tedavisi için bu kadar borca girdin. Çaresizdin, biliyorum. Ama sana olan kırgınlığım bir türlü geçmiyor abi...”
Başımı usulca o soğuk, isimsiz mezar taşına yasladım.
“İki cehennemin ortasında kaldım. Borcu ödemek için bana en az acı vereceğine inandığım yolu seçtiğimi sandım. Ama olmadı abi... Beceremedim.”
Kelimeler boğazıma koca bir düğüm gibi oturunca rahat nefes alabilmek için bir süre sustum. Rüzgâr başucumdaki çam ağaçlarının dallarını hışırdatırken, titreyen ellerimi uzatıp abimin mezarından bir avuç toprak aldım. Avucumun içinde o toprağı canımı yakarcasına sıktım.
“Biliyor musun, bana o sözleşmeyi imzalatan adamın yaşadığı hayatı gördükçe ne kadar zengin olduğunu daha iyi anladım.” dedim acı ve alay dolu bir tebessümle. “O kadar zengin ki, Çağan’a olan borcumuz, onun gözünde bir hiç kadar bile kıymeti yok.”
Parmaklarımı yavaşça araladım ve sıktığım o toprak, parmaklarımın arasından tıpkı dökülen hayatım gibi yavaşça geri döküldü. Pars Bey’in yüzü gözümün önüne geldiğinde midem kasıldı.
“Onu dışarıdan görsen, giydiği takım elbiselere, o otoritesine baksan adam sanırsın.” dedim nefretle. “Ama onun o kadar parası, o kadar imkânı varken, yardım eli uzatmak yerine çaresizliğimi kullanmayı seçti. Benden faydalanmayı tercih etti.”
Bana yardım etseydi ömrüm boyunca ona minnet kalırdım.
“Minnet kalırdım sadece zira o borcu ödeyecek imkânım yoktu!” diye acıyla hıçkırdım. Göğüs kafesim öyle bir daraldı ki nefes alamadığımı hissettim. Başımı mezar taşından çekip toprağa doğru acıyla haykırdım.
“Kendimden iğreniyorum abi! Aynaya bakarken kendimden midem bulanıyor!”
Gözüm istemsizce hâlâ dümdüz olan karnıma gitti ama gözüm ateşe değmiş gibi geri çektim.
“Hiç tanımadığım bir adamın, başka bir kadına ait olan bebeğini karnımda taşımak... Bu bana o kadar ağır bir günah gibi geliyor ki, iğrenç bir günaha bulanmış hissediyorum.”
Omuzlarım sarsılarak ağlarken, başımı çaresizce toprağa doğru eğdim.
“Neden o arabaya beni de almadınız? Neden bu kadar kimsesiz, bu kadar çaresiz kaldım ben? Neden giderken beni de yanınızda götürmediniz abi!?”
Gözyaşlarım kendi kendine almayı bırakana dek soğuk mermerin dibinde ağladım. Hissettiğim acı son bulmasa da eve gitmeliydim.
“Uymam gereken kurallar var!” dedim acıyla.
Tükenmiş bir hâlde mezar taşından destek alarak doğruldum. Ayaklarımda derman kalmamıştı. Ağır adımlarla mezarların arasından geçip çıkışa doğru yürüdüm. Kapının hemen yanındaki eski hayrata yaklaşıp, buz gibi suyu açtım. Avuçlarıma doldurduğum o suyla yüzümü defalarca yıkadım. Suyu kapatıp ıslak yüzümü ellerimin tersiyle sildim. Derin, titrek bir nefes alıp başımı kaldırdım ve mezarlığın demir kapısından dışarıya doğru adımımı attım. Tam o an, adımlarım asfalta çivilendi. Zaman durdu. Damarlarımdaki kanın çekildiğini, kalbimin göğüs kafesimi parçalayacak kadar şiddetli bir şekilde teklediğini hissettim.
Mezarlık kapısının hemen on adım ötesinde, karşı kaldırımda duran arabasının kapısını kapatan bir siluet vardı. Başını çevirdiğinde göz göze geldik. Yüzündeki o darmadağın olmuş, öfkeyle harmanlanmış ifadeyi kilometrelerce öteden bile tanırdım.
Doruk’tu!
Gözyaşlarımdan bulanıklaşan görüşüme rağmen, onu gördüğüm an kalbim hızla atmaya başladı. Ayaklarım benden bağımsız, ona doğru yürümeye başladı. Ancak birkaç adımdan sonra gerçekler buz gibi yüzüme çarptı ve ayaklarım asfalta çivilendi.
Ben onun bıraktığı Zeynep değildim.
Gözlerim istemsizce tekrar aşağıya, dümdüz olan karnıma kaydı. İçimde büyümeye başlayan o yabancı can, Pars Bey'le imzaladığım sözleşme boynuma dolanan bir urgan gibiydi.
Başımı ağır ağır kaldırıp yeniden ona baktım. Arabasının kapısından ayrılmış, doğrudan üzerime doğru geliyordu. Şu an ona sığınmaya, göğsüne yaslanıp saatlerce hıçkıra hıçkıra ağlamaya o kadar çok ihtiyacım vardı ki... İçimdeki bu kimsesizliği, bu çaresizliği ona haykırmak istiyordum.
Doruk, aramızdaki o son birkaç metreyi de kapatıp tam önümde durduğunda, aldığım nefes boğazımda düğümlendi. Aramızda sadece yarım adımlık bir mesafe, ama aşılması imkânsız uçurumlar vardı.
Eskiden bana aşkla, şefkatle bakan o gözler gitmiş; yerine ihanete uğramış bir adamın nefreti yerleşmişti. Çenesindeki kaslar şiddetle seğiriyor, iki yanında sıkılı duran yumruklarının boğumları bembeyaz gözüküyordu.
“Zengin kocanı bırakıp buraya gelir miydin!?” diye kızgınlıkla konuşmasıyla gözümden yaşlar süzüldü. Gözleri yüzümde gezinirken, başımı eğip “Özür...” dedim ama ağzımdan kaçan hıçkırıkla devamını getirmedim.
“İnanmıyorum!” diye öfkeyle bağırdığında gözümü sımsıkı yumdum.
“Ne sözlerine ne de gözyaşlarına!” diye bağırıp ayağıyla yere vurunca gözümü açtım. Yüzüne bakmak için kendimi zorlayıp başımı kaldırdım.
Öfkeyle yüzüme bakarken, bir şey söyleyecek gibi yaklaşsa da durdu ve bağırarak arkasını dönüp arabasına doğru yürüdü.
“Bir gün sana her şeyi anlatacağım...” diye ağlayarak fısıldadım...