Akşam Güneşi..

1705 Words
Güven Erden Zeliha’nın anlattıklarını dinledikçe beynimde binlerce kurgular dolaşıyor. Cümleler kendiliğinden oluşuyor.. Belki acımasızca gelecek ama ilham perim gibi bir şey oldu.. Onun acıları bana ilham veriyor.. Birlikte yaşadıkça alıştım sayılır.. Başka bir evrende, başka bir şekilde karşılaşmak isterdim. Belki o zaman çok daha farklı şeyler olabilirdi. Ne kadar yakın davranmak istesem de bazı anlar kendimi ondan kaçarken buluyorum. Ağladığında gerçekten üzülüyorum. Sarıp sarmalıyorum. Ama sonra bir anda aklıma o bedene binlerce kişinin dokunduğu gelince kendimi duşa atıyorum hemen.. Kendimi pis hissediyorum. Pis bir şeyin üzerime bulaşıyor olması gibi.. Zeliha’nın gözleri dolduğunda içimde bir yer sızlıyor. O sızı gerçek. Onu teselli ederken, saçlarını okşarken, o anlarda hissettiğim şey tamamen dürüst… Ama sonrasında beynimin arka tarafında bir yer, karanlık.. Bu düşüncelerimden nefret ediyorum aslında. Ben düşünmek istemiyorum. Ama oradan, o karanlık taraftan gitmiyorlar. Onu korumak istiyorum. Dokunduğumda kırılacakmış gibi geliyor. Ama aynı dokunuş bana, zihnimin kuytularında, başka adamların izlerini hatırlatıyor. Onun suçu olmayan, ama yine de beni delirten şeyler… Bunu ona söyleyemem. Söylesem yıkılır. Ben zaten sesimi çıkarmadan kendi içimde yıkılıyorum. Zeliha balkona çıkıp sigarasını yaktığında, arkasından kapıya yaslanıp uzun uzun izliyorum. Farkında değil, ama omuzları her çöküşünde içimde bir şey daha kırılıyor. Ona yaklaşmak istiyorum, fazlasıyla. Ama aynı anda bir ses “uzak dur” diye fısıldıyor. Yaklaştıkça karanlığım büyüyor çünkü… Ona karşı hissettiğim şey sadece merhamet olsa rahatlayacağım. Ama değil. İçinde kor gibi yanan başka bir şey var öfke, nefret... Onu bu hale getirenlere… Onu yıllarca sahiplenen o iğrenç ellere… Ve belki de en çok, onu kendi zihnimde böyle bir yere koyduğum için kendime. Düşünsenize… bir kadın anlatıyor, “beni öldürdüler” der gibi yaşadıklarını anlatıyor… O karanlığa kendi isteğiyle gitmediğini anlatıyor.. Ben ise onun kırık hikâyesini içimde bir yerlere not düşüp, geceleri masama oturup o acının cümlelerini kağıda döküyorum. Bunu itiraf etmek bile utanmama yetiyor. Sanki onun çektiği her acıdan faydalanıyormuşum gibi. Bir defasında bana, “Beni dinlediğin için çok teşekkür ederim, Beni hiç yargılamıyorsun” dedi. O an mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Ben dinliyordum ama kendi karanlığımın filtresinden dinliyordum. “Keşke bilmesen,” dedim içimden, “keşke beni bu kadar iyi sanmasan…” Ben seni saatlerce yargılayıp, içinde bir yerlerde tutunmaya çalışıyorum.. Bazen yanımda uyuyakaldığı oluyor. Korkudan, uykusuzluktan bitap düştüğü gecelerde. Yüzüne bakıyorum, tam karşımda. Göz kapakları titriyor, kabuslarla boğuşuyor belli ki. Elimi uzatıp alnından saçlarını çekiyorum, sakinleşsin diye. Ama sonra o el havada asılı kalıyor. Çünkü başka bir görüntü geliyor aklıma: bir yabancının eli, onun teninde iz bırakan bir el… İşte o anda içimde bir ses bağırıyor: “Kaç buradan, Güven!” Bir adım geri atıyorum. Sonra bir adım daha. Kendi evimde bile nefes alamaz halde buluyorum bazen kendimi. Boğuluyorum.. Ama sabah olduğunda, o mutfağa gelip zayıf bir gülümsemeyle “çay koydum” dediğinde… Bütün bağıran sesler susuyor. O an sadece Zeliha var. Çay buharında bile gözleri dolu dolu. Ve ben her seferinde biraz daha bağlanıyorum. Birlikte yaşamak garip bir sınav gibi… Onunla aynı koltuğa oturduğumda bile iki duygunun arasında gidip geliyorum: Onu sarmak isteyen ben… Ve ona yaklaşmaktan korkan ben. Belki de en korkuncu şu: Zeliha gün geçtikçe toparlanıyor. Ses tonu yumuşuyor, bakışları dolu dolu ama daha açık. Ve ben… Ben her gün biraz daha batıyorum. Çünkü onun iyileşmesi için uğraşırken kendi içimdeki zehir büyüyor... Dün gece anlatıkları gün boyu aklımdan çıkmadı.. Zeliha aşık olmuş.. Anlatırken gözünden ne kadar sevdiğini anlayabiliyordum. Anlamadığım ise sonra neler olmuşta bu yola düşmüştü. Belki de o çok sevdiği adam yüzünden bu haldeydi. Belki de seviyorum ayağına kandırmıştı kızı.. Hikayenin devamı böyle çıkarsa hiç şaşırmam.. Zaten hep öyle olmaz mı? Önce sevdim derler, sonra da kullanırlar.. Belki de kendimden biliyorum değil mi?? Neyse birazdan devamını öğrenirim.. Bu gidişle benim roman düşündüğümden daha kısa bir sürede bitecek gibi... Akşam güneşi batarken aklıma gelen şarkı sözlerini mırıldanmaya başladım. #Akşam güneşi aşıyor Yine dertlerim başlıyor Ufuktaki kızıl gurup Yüreğimi ateşliyor# Belki de Ferdi Tayfur da böyle bir anda şarkıyı söylemeye başladı.. O kızıllık insanı derin düşüncelere daldırıyor.. Düşüncelerimden çıkmamı Zeliha sağladı.. "Yazar bey!!! Yine derin düşüncelere dalmışsınız? "Yazar olmak öyle kolay değil hanımefendi... Yazmak için sürekli düşünmek gerekiyor.." dediğim de gülümseyip karşıma oturdu.. Bir süre sessiz kalsak da sessizliği bozan Zeliha oldu. “Devam edeyim mi?” dedi. Sesi yorgun değildi bu kez… Daha çok, yıllardır boynuna asılı duran görünmez bir zinciri hafifçe çözmeye çalışan birinin sesi gibiydi. Başımı salladım. Belki de konuşmasını en çok istediğim an buydu ama aynı anda en çok korktuğum an da olabilir. Zeliha önce derin bir nefes aldı, sigarasını yakıp bir nefes çekip anlatmaya başladı.. ........ Tolga... En büyük yaram.. Belki tuhaf gelecek ama onu sevdiğim kadar kimseyi sevmemiştim bu dünyada.. Annemi, babamı ablalarımı... Hatta onu sevdiğim kadar ben kendimi bile sevmedim.. Evladımı koymuyorum bunların arasına. O yanımda olsaydı, benimle büyüseydi. Belki en çok onu severdim. Belki de başıma gelenlerin hiç biri gelmezdi başıma.. Tolga'ya evladımın yaşadığını söylediğim de bana öyle bir umut vermişti ki sanki gerçek olacak sandım.. "Hiç merak etme Zeliş.. Oğlunu da bulacağız, seni bu adamdan da kurtaracağım.. İş buldum artık.. Yarından itibaren çalışmaya başlıyorum. Tam hayallerimde ki iş Zeliş.. Çok para kazanacağım. Sonrada seni bu şerefsizin elinden kurtaracağım." demişti. İnandım.. Sandım ki dediği gibi olacak.. Biz bir aile olacağız sandım.. Bana o sözü verdiği gün ben onun oldum.. Tolga’nın o gün söyledikleri hâlâ kulağımda… "Hiç merak etme Zeliş." Ne kadar büyük bir yalanmış meğer. Ama ben… ben o yalana dört elle sarılmıştım. O gün kendimi ona teslim ettim. Bir kadın gibi değil sadece… Bir ömür gibi. “Söz verdi ya,” dedim içimden. “Bu sefer kurtuluyorum.” O günden sonra defalarca aynı hatayı yaptım.. Murat artık zerre umurumda değildi. Yakalanma korkusu diye bir şey kalmamıştı.. Tolga'ya o kadar çok güveniyordum ki beni her şeyden korur sanıyordum.. Hem söz de vermişti... Koynuna her girdiğimde kendimi çok değerli bir varlık sanıyordum.. Beni sevdiğini söylemesi, söylediği güzel sözler.. Sanki dünyada ki en güzel kadın en değerli varlık benmişim gibi hissediyordum.. Ben ilk günahımı o zaman yaptım.. Bile, isteye hemde. O gün masumluğumun cenazesini kıldığımı bilmeden.. Yaptığımın ne kadar yanlış olduğunu kavramam yıllarımı aldı.. Ben Tolga’nın koynuna girdikten sonra başıma gelen her şeyi hak ettim aslında.. Ama ben.. Ben günahımın bedelini öderken neden başkaları hiç bedel ödemedi??" "Zeliha öyle düşünme bu yaşadığın şey senin günahınla bir alakası yok.. Hem nerden bilebilirdin ki?? Sen daha çocukmuşsun.. Sevdiğini söylemiş sana. Nerden bilebilirdin seni bu duruma sokacağını?" Ne söylersem söyleyim çok bir etkisi yoktu. Çünkü ben bile içimden bazı şeyleri kabul edemiyorken o masum olduğuna nasıl inanacaktı.. "Peki sonra ne olduda bu berbat hayatın içinde buldun kendini? Tolga denen o şerefsiz yüzünden mi?" derken aslında cevabını biliyordum. Başka kim olabilirdi ki... ... "Sonra ne mi oldu??? Aslında bir şey olmadı.. Ben Tolga için ölüp biterken o beni hiç sevmemiş.. Tolga işe gireli bir kaç ay oldu. İlk başlarda sık sık görüşsekte sonraları görüşemez olduk. Eve gelmez oldu. Aradığımda açmadı. Mesajlarıma 'çok işim var yoğunum' diye cevap vermeye başladı. Bir gece Murat eve yine sarhoş gelmişti. Karşısına geçip her şeyi anlattım. Daha doğrusu onu sevmediğimi Tolga'yı sevdiğimi söyledim.. Sırf beni dövsünde Tolga kurtarmaya gelsin diye. Yüzünü göremez olmuştum, çok özlemiştim.. Ama gelmedi.. Murat küfürler savurarak bağıra, çağıra dövdü beni.. Tolga duysun diye can acımı bağırarak duyurmaya çalıştım.. Aslında duyurmak istediğim canımın acısı değildi.. Gelmesini istiyordum.. Ama gelmedi... Bir daha hiç gelmedi... Sabaha kadar bekledim gelmedi.. Günlerce, haftalarca bekledim gelmedi.. Sonra susmayı öğrendim.. Dayak yediğimde bağırmayı bıraktım.. Sesimi duyanlar artık duymazdan geliyordu.. Madem sesim duyulmuyordu bağırmaya ne gerek var değil mi?? Aylar sonra bir gün dışarı çıktım.. Murat yine kapıyı kilitlesede açıp çıkmıştım.. Evde yavaş yavaş ölmektense nefes almak istemiştim.. Dışarısı soğuktu. Ankara'nın ayazı iliklerime kadar işlerken çıktım yürüdüm.. Eve dönerken onunla karşılaştım.. Yanında çok güzel bir kadın vardı. Birde Aysel teyze.. Aysel teyze beni görünce durdu.. Belki o olmasaydı yanımdan öylece geçip gidecekti.. Durmayacaktı, yüzüme bile bakmadı.. Aysel teyze yüzüme bakarak "Kızım bu halin yine ne böyle? Sana ailenin yanına git dedim.. Ah be kızım o şerefsizi geçen gece polise şikayet edecektim Tolga durdurdu.. 'Karışma, bizi bulaştırma' dedi. Ama valla kızım ben çok üzülüyorum sana, git kurtar kendini. Heba oluyorsun burada" dedi.. Söylediklerinde sadece Tolga’nın söylediği şeylere takılıp kalmıştım. Karışma, bulaştırma bizi demiş.. "Babaanne tamam bırak kızı gitsin evine bizim acelemiz var." deyince Aysel teyze dönüp "Tamam kızım hadi sen git evine tutmayalım.. Bizde nişan alışverişine gidiyoruz" Nişan cümlesini duyduğum an nefesim kesildi.. Düşeceğimi sandım. Tolga’nın yüzüne baktım. Belki yalan yok öyle bir şey der diye bekledim. O yüz, bir zamanlar gecelerce hayal ederek uyuduğum, nefesini bile kutsal sandığı o yüz… Artık bomboştu. Ne hüzün, ne pişmanlık, ne bir utanma… Sanki hiç tanımamış gibi bakıyordu bana. Hatta daha kötüsü hiç tanımak bile istememiş gibi bakıyordu. Ben öylece olduğum yerde kalırken onlar arkalarına bile bakmadan yürümeye başladılar. Yanındaki kızın "Ayy yazık yüzü, gözü morluk içinde kızın acıdım.." sözüne "Boşver güzelim bize ne" demişti.. Bize ne... Bana o kadar söz vermişken, şimdi rahatlıkla bize ne diyordu.. O kola girmenin hayalini ben kurmuşken, şimdi başka biri vardı o kolda.. Tüm hayallerim, umutlarımla arkalarından baktım. O Ankara'nın ayazı gitmiş içimi bir ateş sarmıştı.. Öylece donup kaldım. Ne yapacağımı şaşırdım, yürümeyi unuttum.. Ben… o gün öldüm Güven. Ben o gün orada öldüm.. Bak… Murat’ın beni dövmesi değil… Aç bıraktığı günler değil… Bebeğime olanlar. Ailemin yaptıkları beni kimsesiz bıraktıkları an değil, ben o an öldüm. Beni öldüren şey, yemin ederim ki… onun beni tanımamış gibi bakmasıydı. Tolga’nın evleneceğini öğrendiğim gün… ben artık ölmekten bile korkmadım. O acıdan daha beter bir şey yokmuş meğer… Sevilmediğini anlamak, hem de sevdiğini sandığın adamdan… Bu dünyadaki hiçbir dayak o acı kadar yakmazmış.. İnsan kaç kez ölür bilmiyorum, ama ben ilk o gün öldüm.. Ankara'nın dar sokaklarında kaldı ruhum.. Kimse görmedi, kimse yardım etmedi.. Zaten o günden sonra da kimseden yardım istemedim.. Kimse benim için savaşmadı. Kimsenin tercihi olmadım. Belki de ben hep mecburiyettim.. Belki de heba olmaya gönüllüydüm ben.." .... Zeliha’nın anlattıkları bir kez daha ruhumu acıtmaya yetti. Anlatırken hala o anları yaşıyor gibi.. Belki de Zeliha'yı ilk kez gerçekten anlıyorum. Birini sevmek, sevildiğini sanmak.. İnsanın ne kadar canını acıtıyor çok iyi biliyorum.. Ama ben öğrendim insan şu hayatta en çok kendini sevmeli.. Kendini sevmeyeni kimse sevmiyor. Zaten benim hayat felsefem önce kendim oldu.. Kendimden başka önceliğim yok.. Zeliha’nın da bunu öğrenmesi gerekiyor. Kabul ediyorum çok geç kalmış ama zararın neresinden dönersen kârdır.. Zeliha'ya bunu öğretmem lazım.. O bana ilham oluyorsa ben ona öğretmen olmam lazım.. Kim bilir belki bir gün gerçekten öğrenmek ister..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD