Kozadaki Kelebek

1636 Words
Bazen düşünüyorum da geçmiş, gerçekten de geçmiş miydi?? Güven'e anlattıklarımın bir çoğunu yaşadığımı bile unutmuşum. Anlattıkça aklıma gelenlerle ben nasıl hala yaşıyorum diye kendime şaşırmaya başladım.. Oysa ki anlattıklarım en masum olduğum zamanlardı.. Belki de o yüzden çok canım yanmış.. Masumluk bitince acıda azalıyor.. Zaten acı aynı şekilde devam etse insan dayanamaz ki.. Bazı yaralar kendini gizlemeyi o kadar iyi bilir ki. Yaran olduğunu unutursun.. Taki aniden kanamaya başlayana kadar.. Bu kanı durdurmak öyle kolay da değildir.. Tıpkı evladım gibi.. Ne acısını tam yaşayabildim. Nede varlığını kabul edebildim. Bir yerlerde bir evladım vardı. Aklıma geldikçe burnumun direğini sızlatan.. Kokusunu, yüzünü dahi bilmediğim bir evlat.. Öyle bir haldeyim ki oğlun seninle tanışmak istiyor, sana geldi, seni bulmuş deseler ne yapacağımı bilemem.. Onun karşısına bu halde, böyle bir anne olarak çıkmak istemem. Belki kendince anne hayalleri vardır. Ben o anne hayallerine asla uymam ki.. Hangi çocuk annesinin bir hayat kadını olduğunu bilmek ister?.. Belki de beni tanıması yerine ölmüş olduğumu sanması daha iyi olur. Güven 'oğlunu bulmak ister misin?' diye sormuştu. Düşünüyorum da onun iyiliği için annesini tanımaması çok daha iyi olur.. Belki çok iyi onu seven bir ailesi var. Neden onun hayatını bir kez daha mahvedeyim ki? İlk başlarda çok istiyordum, o zamanlar masumdum.. Ama şimdi istemiyorum. Asla benim gibi bir annesi olduğunu bilmesin.. Oğlumdan vazgeçmek değil bu aslında. Ben anne olmayı hak etmiyorum.. Güven’in yüzüne o an bakamamıştım. Gözlerim doldu, yutkundum. Çünkü o soruyla birlikte yıllardır unuttuğumu sandığım bir kapı yeniden aralanmıştı. İçinden sadece acı çıkmadı suçluluk, eksiklik, korku, utanç… Hepsi tek tek üstüme çöktü. “Bulmak ister misin?” diye sormuştu ya… Ne kadar kolay görünen bir soru. Sanki adresi belli de gitmemek benim inadımmış gibi. Oysa ben yıllardır kendimden kaçıyorum. Kendimle yüzleşememiş bir insan, evladıyla nasıl yüzleşsin? Her gece yalnız kaldığımda aklımın bir köşesinde aynı cümle yankılanıyor: “Ben iyi bir anne olamazdım.” Bunu öyle çok tekrar etmişim ki… Artık doğru olduğuna kendimi bile inandırmışım. Belki de oğluma verebileceğim tek iyilik, hayatımdan uzak tutmak diye düşünüyorum. Çünkü ona verecek güzel bir hayatım yok. Temiz değilim. Günahsız değilim. Hiçbir şey değilim. Ama sonra yine başka bir ses çıkıyor içimden… Fısıltı kadar hafif, ama bir ok gibi saplanan: “Ya seni arıyorsa?” Ben o sorudan daha çok korkuyorum. Onun beni bulmasından. Gözlerimdeki geçmişi görmesinden. Annesi olarak değil, hayat kadını olarak karşısında durmak… Ben o utançla yaşayabilir miyim bilmiyorum. Hem ben çok kötü bir anneyim.. Oğlum ile ilgili hiç bir şey hatırlamıyorum. Hangi gün, hangi ay doğdu hatırlamıyorum. Bir anne nasıl olurda bunları hatırlamaz. İyi bir anne olsaydım hatırlardım değil mi?.. .... Sabah uyandığımda kahvaltı hazırlamak için mutfağa geçtim. Bir kaç dakika geçmeden Güven geldi. "Zeliha ben bir kaç günlüğüne İstanbul'a gideceğim. İşlerim var. Malesef buradan yapabileceğim bir şey değil.." Güven gitmem gerek dediğin de içimde bir korku oluştu. Hemde bir kaç gün diyordu. "Ben yokken korkmazsın değil mi?" "Şey.. Ben... Korkmam herhalde. Hem neden korkayım ki?" desemde yalan korkuyorum.. "Tamam.. Güzel.. Öyleyse ben çıkıyorum." "Kahvaltı yapmadan mı?" Güven son sözlerimi duymadı bile. Çıkıp gitti. Belki acelesi vardı. Ama aç karnına gidecek kadar ne acelesi olabilir ki? Güven gidince kahvaltı hazırlamaktan vazgeçtim. Koyduğum çaydanlığın altını kapattım. Kapıları kontrol edip tekrar odama geçtim. Bir kaç gün demişti, ama neden tam gün sayısı vermemişti ki?? Yatağın içine girip üzerimi örttüm.. Havanın soğukluğundan değildi. Ama yılların verdiği bir alışkanlık. Üzerimi örtmeden uyuyamıyorum. Hatta üzerime örttüğüm şey ne kadar kalın olursa o kadar rahat ediyorum. Adana'nın o sıcağında bile üzerimi örtmeden uyuyamıyordum.. Belki çocukca gelecek, belki tuhaf ama üzerimi örtünce kimse bana bir şey yapamayacak gibi geliyor. Sanki üzerimi örtünce görünmez oluyorum.. Eve hırsız, katil gelse üzerim örtülü olunca 'burada kimse yokmuş' deyip gidecekler gibi.. Sanki kelebeğin kozasında saklandığı gibi bende yorganın altına saklanıyorum. Kim bilir belki bende kelebeğe dönüşürüm... İki gün olmuştu ama Güven gelmemişti. İlk günü arayıp İstanbul'a vardığını söylemişti. Tabi birde "Yanlış anlama ama ben seni aramadan, beni sakın arama" dedi. Neden böyle bir şey söyledi bilmiyorum. Ama vardır bir bildiği. Hem neden arayayım ki? Fidan teyze kahveye davet etti birazdan oraya gideceğim. Kahvenin yanına bende tarçınlı kurabiye yaptım. Tarifini İnternetten buldum inşallah güzel olmuştur. Kurabiyeler pişince tabağa koyup Fidan teyzenin bahçesine geçip seslendim. "Kahveleri yapıp geliyorum" deyince bende incir ağacının altındaki sandalyeye oturdum. Bir süre sonra elinde kahvelerle Fidan teyze geldi. Kahveleri içtik, sohbet ettik. Kurabiyeleri çok beğendi. Bir tane yedikten sonra "Çok güzel olmuş eline sağlık. Ben Şevket amcana da bir kaç tane götürüp geliyorum hemen. Tarçınlı şeyleri çok sever" deyip hiç üşenmeden götürüp geldi. Laf, lafı açtı konuştukça konuştuk. Dün evine gelen bir arkadaşından bahsetti. Fidan teyzeye "Sana çok üzülüyorum, çok dua ediyorum senin için" demiş. Fidan teyzede neden üzüldüğünü sorunca "Yatalak adama senelerdir bakıyorsun. Sana da yazık gün yüzü görmedin. Allah iki iyiliğin birini versin de en kısa zamanda kurtul rahata kavuş" demiş. Tabi bunu duyan Fidan teyze kadını evden kovmuş.. "Kızım sanki onlar bakıyor, sanki bir tabak yemeği onlar önüne koyuyor. Neymiş Allah iki iyiliğin birini versinmiş.. Versin rabbim de niye ölmesini diliyorsun. İyileşsin, şifasını versin de.. Sürtük sana ne benim kocamın yatalak olmasından. Ben hiç şikayetçi değilim.. Onun nefes alıp, vermesi yetiyor bana. Şurada senle çok dursam bir kaç saat duracağım. Sonra herkes evine.. O evin içinde bana nefesi yetiyor.. Bomboş evde durmakla, onun varlığı aynı şey mi? Biraz daha konuşsaydı valla saçını başını yolacaktım. Gelme bir daha benim evime diyerek kovdum." deyince bir şey diyemedim. Fidan teyze kocasını o kadar seviyor ki kim ne derse desin yanlış anlayabiliyor. Ama yine de kadının öyle demesi hiç hoş olmamış. Aslında haklıydı da boş evde yaşamak düşünüldüğü gibi güzel bir şey değil. Hem her ne olursa olsun onun kocası, o bakıyor. Fidan teyze dertlenmiyorda başkalarına ne oluyordu. Fidan teyzenin dediği gibi eve geldiğim de bomboştu.. Güven'in evde olması bana iyi geliyordu.. Güven’in yatak odasına girdim. Aslında bir birimize söz vermiştik izinsiz girmeyeceğiz diye. Ama şimdi ona ihtiyacım vardı. Yatağına uzandım, boş gözlerle odayı incelemeye başladım. Çalışma masasının üzerinde bir sürü kitaplar, kağıtlar vardı. Sandalyenin üzerinde öylece atılmış bir tişört.. Kalkıp tişörtü alıp kokladım. Bunu neden yaptım bilmiyorum. Güven’in tişörtünü kokladığım anda içime dolan o tuhaf sızıyla hemen tişörtü elimden bıraktım. Hayır... Hayır bir kez daha asla olmayacak hayallere sığınmak yoktu.. Güven bana yardım ediyor sadece. Bende ona geçmişimi anlatıyorum kitabı için hepsi bu.. Daha fazlası olamazdı.. Boş hayallere kapılmaya gerek yoktu.. Bir süre sonra herkes kendi hayatına bakacaktı.. Ama yine de şimdilik Güven’in yanımda olması beni iyi hissettiriyordu. Güven’in yatağında otururken bir şey gözüme takıldı. Çalışma masasının üzerinde duran bir defter… Aralık kalmıştı. Sanki aceleyle kapatılmış, ama tam kapanmamış gibi. Kendime kızarak ama merakıma yenilerek masaya gittim. Defteri elime alıp bir kaç sayfasını çevirdiğimde karşıma bir fotoğraf çıktı. Güven ve yanında bir kadın.. Defteri bırakıp fotoğrafı elime aldım. İkiside gülümsüyordu. Sanırım Güven’in gençlik yıllarına ait bir fotoğraf.. Yani Güven hala genç ama burada yirmili yaşlarda gibi. Acaba yanındaki kadın kim? Çok güzelmiş.. Fotoğrafta bile gözlerinin güzelliği belli oluyor. Mavi mavi bakıyor insana.. Fotoğrafın arkasını çevirdiğimde 'Selvi 2015' yazıyordu. Demek ki kızın adı Selvi.. Belki de sevgilisi, yada eşi bile olabilir.. Ben hiç Güven'e bu konularla ilgili bir şey sormadım.. Evlimi bir sevdiği var mı hiç bir fikrim yok.. Elimde fotoğrafla tekrar yatağın üzerine oturdum.. Sahi neden bugüne kadar bunları sormak aklıma gelmemişti ki... Elimde fotoğraf öylece bakakalmıştım ki tam o sırada kapının sesiyle irkildim. Önce kulaklarımı tırmalayan bir yankı sandım. Evde bir ayak sesi dahi olmayınca, dışarıdaki en ufak gürültü bile ürperti oluyordu. Yavaşça yataktan indim. Parmak uçlarımda kapıya ilerledim. Gündüz vaktiydi ama yine de kapıda biri olması içimi sıkmıştı. Perdeden hafifçe dışarıya göz attım ama kimse görünmüyordu. Seslendim, sesim titreyerek “Kim o?” Bir süre cevap gelmedi. Bekledim tekrar "Kim o?" diye seslendim ama yine cevap yoktu. Belki de bana öyle gelmişti. Kapıya vuran falan yoktu. Tam içeri doğru yönelmiştim ki bir kez daha kapıya vuruldu. Yavaşça kapının deliğinden dışarı baktım ama kimseyi göremedim. Tövbe estağfurullah bir delirmediğim kalmıştı. Yada birisi benimle oyun oynuyordu. Kapının önünde beklemeye başladım. Belki üç belki beş dakika öylece bekledim. Kapı bir kez daha çalınca anında açtım. Gördüğümle ne kadar yanlış bir şey yaptığımın farkına varsam da artık her şey için çok geçti.. "Rüstem!!" şaşkınlık ve korkuyla dilimden dökülen isme engel olamadım.. "Rüstem ya... Ne oldu Alev hanım hani biriyle karıştırmıştım.. Kızım ben seni tanıyorum.. Hangi kılığa girersen gir sen Alevsin.. Eşeğe altın semer taksan da eşek yine eşektir demişler.. Güzelim benim böyle çok daha güzel olmuşsun yeminle." Kapının eşiğinde duran adamın yüzü, yıllardır unuttuğumu sandığım bütün kâbusları tek bir anda canlandırdı. Rüstem… O ismi söylemek bile mideme saplanan bir bıçak gibi acı veriyordu. Geri adım atmaya çalıştım, ama ayaklarım yere mıhlanmıştı. Nefesim hızlandı, kulaklarım uğuldadı. Kapı aralığından içeriye doğru hamle yaptı. “Kaçacağını mı sandın?” dedi, sesi buz gibiydi. “Ben seni bulurum kızım… Sen kimden, nereye kaçarsın ki? Bakıyım… Bayağı hanım hanımcık olmuşsun. Ama ben seni bilirim. Derinlere indiğinde yine aynı Alev’sin.” Koluma öyle bir yapıştı ki canım yandı. Çığlık atmak istedim ama sesim boğazıma düğümlendi. Yıllardır bastırdığım bütün hafızalar bir anda, acımasız bir sel gibi geri döndü. “Bırak!” diye fısıldadım sadece. O ise daha da sıkı kavradı. “Bırak mı? Hah!” diye güldü. Kolumu çekmeye çalıştım, dün geceki rüyalarımı bile geçen bir panik göğsümde patlıyor gibiydi. Onun tırnakları bile derimi acıtıyordu. “Yapma ne olur…” dedim titreyerek. Bu söz, acayip hoşuna gitmiş gibi daha da yaklaştı. “Ben yapacağımı bilirim. Sen hiç merak etme. Eski günlerde ki gibi.. Altımda inletmeden giden Rüstem’i s.ksinler..” Cümlesi bitmeden beni içeri itip kapıyı kapattı. Kapının tokasının sesi bile yüreğime ağır bir mühür gibi indi. İçeride yalnızdık. O koku… Onun teninden gelen o ağır, mide bulandırıcı koku… Yıllar önceki karanlık odaları hatırlattı. Dizlerim titredi. Rüstem üzerime doğru bir adım attı. Sonra bir adım daha. “Yaklaşma!” diye bağırdım bu kez. Sanki sesim duvarlarda yankılandı ama ona hiç ulaşmadı. Elini uzattı, çenemi tutmak ister gibi Gözlerim doldu. Korkuyordum hemde çok.. Ama yeni bir hayata başlamıştım ben.. Bir kez daha kirlenemezdim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD