Papatya

1532 Words
Geçmişin tozlu sayfaları Ben bir kez daha sevilmediğimle yüzleştim o gün.. Tolga arkasına dahi bakmadan çekip gitmişti.. Beni bir saniye bile düşünmemişti.. Ben ise ona masumluğumu vermiştim. O günden sonra başıma her geleni hak ettiğimi düşündüm. Bir kaç gün sonra kapım çaldı. Gelen Tolga'ymış benimle son bir kez konuşmak istiyormuş. Açtım kapıyı içeri girdi.. Öyle yabancı gibi karşıma geçip "Zeliha bizden olmazdı.. En başından hata yaptık.. Sen evli bir kadınsın. Murat seni boşamaz. Boşasa bile benim ailem seni kabul etmez.. Ben aileme karşı gelemem. Beni bu yaşıma onlar getirdiler. Ben senin sorumluluğunu alamam. Çocuğunu bulamam. Benim etim ne budum ne? Ben bu kadar sorumlulukla uğraşamam. Hem Gül'ü seviyorum ben.. Okumuş, akıllı kız.. Sende kocanın suyuna gitmeye bak rahat edersin. Hem belki başka çocuğunuz olur.. Ama lütfen sakın babaanneme bir şey söyleme" deyip gitti. Yine beni düşündüğü için değil, kendini düşündüğü için gelmiş. Babaannesine bir şey söyleyeceğimden korkmuş.. Oysaki ben o günahımı nasıl söylerdim.. O günden sonra bir daha görmedim.. Görmekte istemedim.. Zaten sonrasında görecek bir halim de yoktu.. Murat tamamen zıvanadan çıkmıştı.. İşe gitmiyor akşama kadar yatıyordu. Akşam evden çıkıp sabaha karşı sarhoş geliyordu. Gitsem gidecek yerim yok. Kalsam başıma ne gelecek belli değil. Korkuyla yaşamaya başladım. Ama korkunun acele faydası yokmuş. "Zeliha!! Kalk lan yeter bu kadar uyuduğun. Gidiyorsun.." uykumdan bu sözlerle uyandım. Meğerse Murat kumar oynuyormuş aylardır. Annesinden kalan her şeyi kaybetmiş. Bebeğimi bile kumar borcunu ödemek için vermiş. Eline geçen tüm paraları kumarda yemiş.. Beni de borç karşılığı satmış.. O gece uykumdan uyanıp iki adamın zoruyla o evden çıkartıldım. Ben o evi mezarım sanıyordum ama meğerse cennetmiş.. Öyle bir cehennemin içine düştümki kurtulmak ne mümkün.. Sokak lambaları bile utanıyormuş gibi soluk yanıyordu. Karanlığın içinden kocaman bir demir kapıya vardık. Üzeri paslı… Sanki kapının kendisi bile çürümüş hayatlardan utanıyor. İçeri itildim. Duvarları pembe yapmışlar güya… Ama duvar bile kan kokuyordu. Kadınlar vardı etrafta. Gözleri bomboş. Her birinin içinde saklı bir çığlık… Onlar da bir zamanlar benim gibi “evleri olan kadınlardı.” Bir zamanlar onların da umutları vardı belki. Beni karşılayan kadın elindeki kalemi masaya vurdu, bıkkın bir tonla: “Adın?” “Zeliha…” diyebildim. Soyadımı soracak sandım, sormadı. Çünkü burada soyadı yok kimsenin. Burada geçmiş yok. Sadece acıdan ibaret bir “şimdi” var. Beni bir odaya götürdüler. Oda diyorum ama… Hapishanenin bile daha çok nefesi vardır herhalde. Karanlık, ağır kokular… Bir yatak bile değil, sadece bir yatakmış gibi duran kirli bir döşek. Kapı kapandı. Kilidin sesi, sanki cebimde kalan son umudun üzerine vurulan bir kürek darbesi gibiydi. Ve ben… O an anladım: Kimse beni sevmemişti. Kimse beni korumamıştı. Kimse de “Zeliha da yaşasın” dememişti. Dizlerimin üzerine çöktüm. Elim hâlâ karnımda gezindi… Bir zamanlar içimde atan hayatı hatırladım. Bebeğimi… beni hiç tanımadan bırakıp giden meleğimi. Ona bile sahip çıkamamıştım. “Affet…” dedim hıçkırıklarla. Sesim bile titremedi artık. Hıçkırıklarım sessizdi. Çünkü burada ses çıkarmak bile yasak gibiydi. Gözlerimi kapadım. Belki bir gün biri beni buradan çıkarır. Belki bir gün yeniden nefes alırım. Belki bir gün… yaşamak için sebebim olur. Hep bu hayallerle yaşadım biliyor musun? Ben hep bir gün o hayatın içinden kurtulacağımı sandım.. Geceler burada hep daha uzundu. Sabaha ermek hiç bu kadar ağır olmamıştı hayatımda. Adımı sorduklarında sadece Zeliha demek yetmişti ya… İşte o gün anladım: Burada insan değilim. Burada bir isim değilim. Burada bir bedenim sadece. İstedikleri gibi kullandıkları. İstediklerini aldıktan sonra çöpmüşüm gibi tekmeleyip çıktıkları. Kapının demir sürgüsü her açıldığında içime ölüm doluyordu. Ölmek istiyordum… ama ölüm bile yüzüme bakmıyordu. Bir gece… beni kolumdan tutup başka bir odaya götürdüler. Burası daha lüks, daha temizdi. İçeri giren adam parfüm kokuyordu. Takım elbisesi vardı. Parası olanlar daha çok can yakıyormuş, onu öğrendim. Sanki ben karşında duran İnsan değilmişim gibi… Sanki gözlerimdeki korkuyu keyifle izliyordu. Bittiğinde cebinden üç beş para çıkarıp yere attı. “Buna şükret” dedi. Arkasına bile bakmadan çıktı. Ben ise yerdeki paralara değil… yere düşmüş kırıklarıma baktım. Çok geçmedi… Benim için daha kötüsü de varmış meğer. Bir sabah zorla sürüklediler beni. Ayağım takıldı, düşecek oldum. Biri kolumu iyice sıktı: “Hadi bakalım… patronun gözüne girdin. Artık daha değerli birisin.” “Değerli” kelimesinin burada nasıl bir lanet olduğunu o an anladım. Yeni yer alt kattaydı. Nemli, karanlık, ıslak duvarlar… Çığlık sesleri yankılanıyordu ama dışarı çıkamıyordu. Ben orada öğrendim: İnsan cehennemi öldükten sonra yaşamıyor. Bazıları, yaşarken yanıyor. Çünkü burası cehennem bile değildi. Cehennemde günahın karşılığı olurdu. Bizim hiçbir günahımız yoktu. Ama bizi öyle ateşin içine atıyorlardı ki sesi çıkanı ölüp ölüp diriltiyorlardı.. Kaç kez kendimi o ateşin içinde buldum.. Ama insan alışıyormuş biliyor musun.. Bir sene, iki sene derken o pisliğe alışıyorsun. Daha doğrusu alışmak zorunda kalıyorsun.. Ben alışmak istemedim başlarda.. Kaçmaya çalıştım.. Ölmeye çalıştım.. Ama hiç birini başaramadım. Kaçmaya çalıştıkça daha çok battım.. Kaç tane kadının ölüsüyle yan yana kaldım bilemezsin.. Kendimizi öldürmemize izin yoktu.. Ama kendileri işlerine gelmediğinde gözlerini kırpmadan öldürüyordu.. Ankara'da beş sene kaldım.. Sonra dediler ki hadi İstanbul'a gidiyorsunuz.. Lan dedim bir şans, bir ihtimal belki oradan kaçabilirsin. Ben sanıyorum ki İstanbul kocaman yer bir sürü insan var beni nasıl bulsunlar... İstanbul'a gittikten bir hafta sonra müşterinin yanından kalkıp kaçmaya çalıştım. Salağım ya kendime nasılda güveniyorum. Nereye kaçacaksam artık.. Koşmaya başladığım anda, ciğerlerim yanıyordu. Yollara karıştım… İnsanların içine karıştım… Kalabalığa… Ama kalabalık dediğin şey, görmeyen gözlerin toplamıymış meğer. İstanbul denen dev, beni fark edecek kadar merhametli değildi. Kaçtığımı çok çabuk fark etmişler. Arkamdan ayak sesleri geliyordu. Kalbim, boğazımdan fırlayacak gibiydi. Bir ara bir sokak arasına daldım. Islak duvarlara tuttu ellerim… Nefesim kesik kesikti. Kendi kendime fısıldadım “Hadi kızım Zeliha bu kez başaracaksın...” O an omzuma saplanan o acıyı unutmuyorum. Beni yakalayan adam öyle bir tuttu ki, kolumdan çıkan çatırtıyı duydum. Az kalsın çığlık atacaktım ama sesim çıkmadı. Korkudan değil… Burada çığlık atmanın bir anlamı olmadığını öğrenmiştim. Beni sürükleyerek bir arabaya tıktılar. Araba hareket ettiğinde, pencereden dışarı baktım Kalabalık hâlâ yürüyordu… Herkes kendi derdinde… Kimse benim çığlığımı duymuyordu. Sessizce sordum kendime: “Benim hayatım bu kadar mı değersizdi?” Cevabı araba durduğunda aldım. Beni bu kez çok daha karanlık bir yere götürdüler. İçeri soktuklarında burnuma çürümüş et kokusu geldi. Biri kahkaha attı: “Kaçmaya çalışanların yeri burası kızım.” Duvarda zincirler vardı. Ayaklarım bağlandı. Ellerim duvara kelepçelendi. Bir kadın yamacıma çömeldi… Gözlerinde acı değil… alışmışlık vardı. Fısıldadı: “Keşke ölseydin.” Gözlerimi kapadım. O an gerçekten ölmeyi diledim. Sonrasını anlatmak kolay değil… Gün müydü? Gece miydi? Bilmiyorum. Zaten burada zaman bile umudun gölgesinde kayboluyordu. Her adımda daha çok ezildim. Her nefeste daha çok öldüm. Beni cezalandırmak için özel bir odaya kapattılar. Su yok… Yemek yok… Işık yok… Sadece kendi çığlıklarımın yankısı vardı. Bir gece… kapı açıldı. İçeri giren kadın yüzüme baktı: “Patron seni görmek istiyor.” Titreyen bacaklarımla yürütüldüm. Geniş bir odaydı bu kez. Her yer pahalıydı. Her şey kirliydi ama… dışı parlatılmıştı. Adam masanın arkasında oturuyordu. Yaşı ellilerde… Gözleri şeytandan daha soğuktu. “Kaçmışsın.” dedi. Sanki hayranlıkla… Sonra elini uzatıp çenemi tuttu. Metal soğukluğunda bir sesle devam etti: “Buradan sadece iki şekilde çıkabilirsin… Ya mezara… ya da benim malım olarak.” “İkisi de ölüm” diye düşündüm. Sonra yüzüme bir tokat indi. Yere düştüm. Dizlerim kanadı. Adam masadan bir şey aldı. Metalik bir şakırtı… Bir tasma… Boynuma geçirdi. Korkunun en dandik hali bile, o an benden daha güçlüydü. “Bir daha kaçmaya çalışırsan… seni parça parça ederim.” dedi. Ve ben anladım… İstanbul kurtuluş değilmiş. İstanbul, cehennemin daha profesyonel haliymiş. Ankara'da sadece o işi yapıyorduk. En fazla manyaklar tarafından dayak yiyip oturuyorduk.. Ama burada öyle değildi. Buranın manyakları bile farklıydı.. O işi yapmaktan daha çok zevk aldıkları şeyler vardı.. Eziyet etmek gibi.. Parayı verince onların malları oluyorduk. İstediği her şeyi yapmakta özgürlerdi.. Öldürmekte bile... ..... Yaa yazar bey ölmek kurtuluştu ama ben onu bile beceremedim.. Hani sordun ya 'hiç mi kurtuluş yolun yoktu' diye. Yoktu.. Yemin ederim yoktu.. Çok denedim, her denememle daha kötüsünü yaşadım.. Sonra baktım kurtuluşum yok bende boşverdim.. Bir abla vardı. Gerçek ismini bilen yok ama Papatya diyorduk. Yani ismi Papatyaydı.. Kendi koymuş ismini.. Yaşca benden baya büyüktü annem yaşlarında diyelim.. "Kimse buraya gönüllü gelmez.. Ama ben gönüllü geldim. Kendi ayaklarımla geldim hemde.. Bir psikopattan kurtulayım derken diğerinin ne mal olduğunu bile, bile geldim.. Ama çok pişmanım.. Daha evimden çıkarken o pişmanlığı iliklerime kadar yaşadım.. Ama yine de biliyor musun o evde sevgisizlikten, aşağılanıp hor görülmektense bu iğrenç hayat daha iyiydi. En azından iki çift güzel söz duydum şu hayatta.. Yani diyeceğim o ki boşverin geçmişi.. Elinizde olanla mutlu olmaya çalışın.." O güne kadar o sözleri bir tek ondan duydum biliyor musun.. O iğrenç hayatta mutlu olmaya çalışan bir onu tanıdım.. Tabi sonra zamanla işler değişti.. Ne zaman ölmeyi düşünsem onun sözleri aklıma geldi.. Elimde bir bok yoktu ama ben yinede yaşamak istedim.. Çünkü Papatya’nın gözlerinde ilk kez bir “umut kırıntısı” görmüştüm. O ne kadar paramparça olursa olsun, hâlâ insan kalmayı başarıyordu. Benim için bir anne gibi oldu zamanla. Kendimi iki kelimeyle iyi hissettiren… tek insandı orada.. Tam olarak geçmişini hiç bir zaman anlatmadı. Tek bildiğim onunda bir oğlu vardı.. Ben ise ona her şeyimi anlatıyordum.. Ne garip değil mi? Birimiz zorla bu hayata çekişmişti, diğeri kendi isteğiyle. Birimiz cehennemi burada yaşarken diğeri cehennemden kaçıp burayı sığınak olarak görmüş.. Hangimizin hikayesi daha acıklı bilmem ama Papatyanın ölümü çok açıklıydı.. Günlerce kendime gelemedim.. Kimse kimin öldürdüğünü bilmese de ben biliyordum.. Son anlarında 'oğlum' demişti.. Bence oğlu öldürdü..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD