Merdivenlerden yukarı çıkarken Ali işini bitirmiş aşağı iniyordu, bana bakmadan hızla indi aşağı. Başımı olumsuzca salladım Boran Ağa yüzünden hastalıklıymışım gibi hissediyordum. İlk kata çıktığımda Lalezar hanım Gurbet hanım ve babaannem birlikte oturuyorlardı, Gurbet hanım babannemden rahatsız olduğunu çekinmeden duruşu ve bakışlarıyla dile getirsede babaannem takmıyor aksine gıcığına gidecek hareketler yapıyordu.
Odamın önüne geldiğimde kapının önündeki koca koliyi güç bela ben içeri taşımıştım. Bunun içinde ne vardı böyle birde banaydı öyle mi? Hiç beklediğim bir şey yoktu ki şimdi. Dizlerim üzerine çöküp koliyi açmaya başladım. Açtığım kolide ilk başta kağıtlarla karşılaştım onları kaldırdığım esnada içinden çıkanlarla ağzım saniye saniye açıldı.
Kalemliklerim çerçevelerim, resim defterlerim, okul kitaplarım defterlerim ajandalarım çesit çeşit olan bütün boyalarım kar kürem özel süs eşyalarım Ankara'da olan onca özel eşyamın hepsi şimdi buradaydı. Tek bir kalem bile değdirmediğim son senem için aldığım test kitaplarım kaynaklarım bile buradaydı!! Bir kaç ay olmuştu ama o kadar özlemiştim ki.
Yere oturdum öylece bütün eşyamı yere dökerken her birine dokunmaya kıyamadım işte şimdi gerçekten kendimi ait hissedebilicektim bu odaya bu şehire, eşyalarım beni ben yapanlar yanımdaydı artık sanki. Telefonumu tuşlayıp hemen Boran Ağa'yı aradım.
İlk çalışta anında açılmıştı.
"Bunları sen mi yaptın?" Diye sordum direkt.
"Beğenmedin mi?" Sesimden ne hissettiğimi anlamamış olmalı ki tereddüt değil bariz korkuyla sormuştu. "Beğendim," dedim kesinlikle yalan olmayacak şekilde.
Derin bir soluk sesi geldi, "Bu çok iyi, nasıl peki her şeyini göndermelerini istemiştim."
"Göndermişler, test kitaplarım bile var." Dedim iç çekerek.
Araba kullanıyordu sanırım. "Test kitapları yeterli gelir mi bilmem, bu senenin kitaplarını alalım onlardan çalışmaya başla şimdiden, seneye sadece test çalışmak kalır sana. Yani ben düşündüm bir şeyler ama konağa gelince konuşuruz olur mu? Ufak bir işim kaldı hâlledip geleceğim hemen konağa." Dediğinde araba sürdüğü için çok tutmadım.
"Peki tamam... Teşekkür ederim bu arada." Sesli bir iç çekiş sesi geldi.
"Teşekkür etmenden hoşlanmıyorum neyse görüşürüz yavrum." Dedi ve kapattı.
Ben... Ne yapacağımı bilemeyecek bir durumdaydım. Karmakarışık. İyice allak bullak olmuştum ama kendimi salmamam ayakta durmam gerektiğinide biliyordum. Boran Ağa gerçekten karşımda durmayacaktı aksine yanımda durup arka çıkacaktı bana okumam konusunda zaten bu saçma dava yüzünden olmamış mıydım son senemden? O hâlde yine okur bitirirdim her ne kadar berbat bir durumun içinde olsamda bataklığın orta yerinde bir çiçek filizlendirebilirdim.
Benden beklenildiği gibi olmayacaktım bir konağın dört duvarı arasına sıkışmayacaktım bu durumdan kurtuluşum yoktu bunu kabullenmiyordum bir çıkış yolu ne zaman olursa olsun bulduğumda ardıma bakmadan gideceğimi biliyordum ama yokken kendimi harap edipte bitiremezdim. Okuyacaktım diplomamı alıp hayalimdeki gibi mesleğimide yapıcaktım yapmak istediğim çok daha güzel şeyler de vardı bir hanımağa olarak onlarıda yerine getiricektim.
Eskiden kendimi hep nolursa olsun sorunların içinde sıkışıp kalma derdim ne olursa olsun devam etmesi bil. İlerde arkama baktığımda mutlu anılarımın bol olduğu şeyler hatırlamak istiyordum. Öyle de olucaktı. Başıma ne gelirse gelsin kendim için en iyi olanını yaşamak için çabalayacaktım.
Akşam olduğunda etraf sonunda sessizleşmişti biraz, o kadar çocuğun bir arada olması ve hiç biri oyun oynarken zarar görmesin diye başlarında bekleyip gözetlemek yorucuydu ama mutluluklarına değmişti.
Şu ana kadar sadece akşamları yemekten sonra kesilen bir doğum günü pastasıyla geçirmiş olan Renas'ı okul dönüşünde yaşadığı sürpriz o küçük kalbini deli gibi mutlu etmişti. Bu içimdeki tüm sıkıntıları anında silip atmıştı çünkü onu çok seviyordum.
İşin aslı en azından bir pastayla da olsa doğum günlerinin kutlanması çok iyi bunu yapamayanlarda vardı. Yapmayanlar da.
Benim gibi.
Tek bir doğum günüm bile kutlanmamıştı, zaten doğduğum gün kutlanacak bir gün değildi ailem için. Neticede doğduğum gün ölmüştüm. Beni kendi elleri ile kan davalarına kurban etmişlerdi, kimse ölü birinin doğum gününü kutlamazdı.
Abim de dahil kimseye doğum günümü de kutlattırmamıştım benim için zerre kadar kıymeti olmayan bir gündü, canımı yakmaktan öteye gitmiyordu. Kendi kendime diyordum belki doğduğum gün tek çözüm bu olabilirdi diyelim... Peki ya sonrası sonrasında neden kurtarmaya hiç çalışmamışlar ya da niye beni böyle sevmemişlerdi bu kadar kötü bir olayın içine düşmüştüm de en azından anne baba sevgisi ile büyütülseydim, benden bu kadar uzak kalmasalardı...
En büyük tek yaram olarak kalıcaktı. Bilirsiniz bazı yaralar asla kapanmaz kabuk tuttuğu ile kalırdı sonra her olayda ister istemez kanar dururdu.
Öyle büyük bir iç çektim ki ah dedirtti. Uzun zaman sonra ilk defa elime kalemimi almıştım. Balkondaki ikili koltuğa üzerimdeki yorgunlukla oturmuş bağdaş kurduğum bacaklarımın üstüne resim defterimi koymuş kara kalem çalışıyordum.
Bu hissi özlemiştim, boş boş karalamak bile fazla rahatlatıcıydı.
Zaman nasıl akmıştı anlamadım.
Kalemi sayfanın üzerinde gezdirirken kendi kendime hatırladıklarımla dudaklarımdan histerik bir gülüş kaçtı.
"O güzel gülüşünün sebebi ne merak ettim." Gelen sesle ister istemez irkildim olduğum yerde. Başımı omzum üstünden sola çevirdiğimde balkon kapısına yaslanmış kollarını sert göğsünde birleştirmiş Boran Ağayı gördüm. Konağa erken gelmişti ama doğru dürüst karşı karşıya gelmemiştik henüz. Benden gerçekten hâlâ uzak durmasını anlamlandıramadım -istediğimden değil-, sadece hâlâ ilacın etkisinden mi yapıyor yoksa dün gece için kendini mi suçluyordu, bilmiyorum.
Sorduğu soruya ister istemez daha da gülerken buldum kendimi. "Renas'ın amcama dedikleri geldi aklıma." Diye hatırlattığım şeyle onun da dudaklarında gamzelerini ortaya çıkaracak gülümseme belirdi. Karşıma geçip belini balkon korkuluğuna yasladı.
"Ne dersin sence yapar mı dediğini Renas?" Diye sorduğunda dudaklarımı birbirine bastırdım.
Amcamı zor bela ikna edip sadece benim için gelmesi için çağırmıştım akşam hem Leyla yengemi de alırdı. Çay için oturduğunda ki kimseyle muhattap olmamaya çalışıyordu salonda. O sırada içeri doğum günü çocuğumuz Renas girmişti elindeki ufak mavi kadife torbasıyla. Amcamın yanında oturuyorken Renas yanımıza gelmişti amcam cebinden iki bin lira çıkarıp Renas'ın avucuna koydu hediye alamadığından. Zaten hediyeden çok para kaldırmıştı çocuk babaannem tam altın takmıştı çocuğa ben hediye almıştım Boran Ağa dron almıştı Merih, Zara ve Mara ile ortak çocuk motoru almışlardı Lalezar hanım kılık kıyafet almıştı.
Renas amcamın önünden ayrılmadığında amcam onu kolundan çekmiş dizine oturtmuştu. "Söyle bakalım aslan parçası ne istiyorsun benden?" Diye sormuştu. Ve kimsenin beklemediği o cevapta Renas'tan gelmişti.
"Rona'yı istiyorum!" Demişti. Amcam duyduklarını sindirmekte zorluk çekerken Renas'ı indirdi kucağından onun atan damarlarını fark ettiğimde Renas'ı uzaklaştırdım kolundan tutarak elbette zarar vermezdi ona ama bir tırsmıştım.
Odadakiler şaşkınlıktan konuşamamış konuşsalarda, "Ne, ne istiyor ne?" Diye sorup durmuşlardı.
Boran Ağa'ya baktığımda yüzünde bilmiş bir gülüş vardı. Tamam Rona ve Renas iyi anlaşıyorlardı hatta Rona'nın akşama kadar bizi bezdirmesine biz dayanamayıp salmışken Renas'a bela olması ama Renas'ın diğer çocuklar gibi bundan sıkılmaması oyunların içine etmesine rağmen alıp onunla birlikte oynamasını görmüştük. Rona'nın nasıl Renas'ın bacağına asıldığını da görmüştük ama... Aması yoktu, "Renas, niye istiyorsun ki bebeğim." Diye sordum.
Amcamın diğer tarafında oturan yengemin kucağında uyuyan Rona'ya baktım. Akşama kadar yenas yenas diye gezmişti ortalıkta.
Benden uzaklaşıp yine amcamın önüne geçen Renas halının üstüne oturup elindeki torbayı açtığı gibi boşalttı halıya. Çeyrek tam karışık olan altınlarını kağıt paralarını amcamın verdiği paralarıda üzerine koyarak amcama gösterdi.
"Bunlar yeter mi Rona'yı vermen için." Diye sordu masumca o zeytin gözleriyle. Bir kaç kişiden gülme sesi geldi.
Amcam başını gergince bana çevirdi. "Bana bak ben heç iyi değilim ha!" Diye uyardığında kafamı salladım hızla.
"Renas topla onları hadi biz seninle konuşuruz bunları." Dedim. Omuz silkti bana.
"Renas onlar ne amcam öyle?" Diye sordu Boran Ağa, Bertan Ağa'nın yanından.
Amcasına bakarak,
"Leyla yenge Gece'ye derken duydum ben, babası Rona'yı evlendirmek için kilosu kadar altın isteyeceğim demiş, kim verirse Rona'yı ona vericekmiş."dedi sonra kırmızıya dönmüş amcama döndü masum yüzü. "Bu kadar altın yeter mi şimdi kilosuna? Ben kucağıma aldım çok ağır değil. Bana verir misin onu hem büyüyünce daha çok altın veririm sana benim gelinim olsun Rona." Diyince.
"Laaan!" Diye bağırdı amcam dayanamayarak Rona bile sıçradı uykusundan.
"Tamam," dedi Renas. "Anneannamde sünnetimde takılan altınlarım da var onları da veririm olmaz mı." Dediğinde zor bela kendilerini tutan millet kahkaha atmaya başlamıştı.
Amcam hızla ayaklandı o sırada Merih Renas'ı aldı hemen kucağına. "Yenas!" Diye ortamı cırtlak sesiyle dolduran da uyanan Rona'ydı. Kollarını açmış Renas'a gitmek için debeleniyordu.
"Lan ben kızımı kimseye vermemek için öyle demişim sen bu boyla gelip kızımı mı alacan," dedi sinirle amcam. Boran Ağa da sırıtarak amcamın karşısına geçtiğinde. "Yok sana kız falan! Ben de yedirip yedirip iki yüz kilo yapmazsam bu kızı o zaman görürsün sen kilosu kadar altını!" Diye dellenerek söylene söylene çıkmıştı konaktan amcam.
"Yeni gelininiz hayırlı olsun ana." Demişti en son Boran Ağa.
"Sence verir mi istesek Rona'yı?" Diye soran adama baktım.
Dilimi damağıma vurarak, "Cık" ladım. "Seni bu kadar seviyorken amcam kesin verir kızını." Dedim kinayeyle.
Saat geç olduğundan içeri geçmiş yatağa girmiştim. En son banyoya girmişti Boran Ağa, yanımdaki gece lambasını kapatarak uyumuştum.
🗝️🔗🗝️
Boran ağa uykuya yeni dalmışken birden bire izlendiğini hissederek gözlerini açtı. Karanlığa alışan gözleri karşısındaki karaltıyı gördüğünde irileşti kehribar gözleri.
Güneş... Odasındaydı.
Uyanmasını beklemiyor olmalı ki Güneş'inde korkup irkilmesi ve geri adımlamasına neden olmuştu. Boran Ağa başta inanamasa da gerçek olduğuna inandığı anlarda kollarındaki karısını kontrol etti. Yatağa girdiğinde ondan uzak yattığına emindi ama nasıl yine kızın dibine girmiş birde üzerine abanmıştı anlamamıştı.
Ayaktaki kadına kısa kızgınlık dolu bir bakış attığında ağırca ve dikkatle kalktı yataktan. Örtüyü kızın omuzlarına kadar çıkarıp örttükten sonra hızla Güneş'in kolunu tutup öfkeyle ancak sessiz olmaya büyük özen göstererek odadan çıkarmıştı. Kapıyı kapamayıp aralık bırakarak ilerlemeye başladı, odaya ses gitmeyecek kadar uzaklaştıklarında kadının kolunu sinirle ittirerek bıraktı.
"Sen!" Dedi hayretle Boran Ağa. "Ne cüretle hangi akılla benim yatak odama gecenin bu saatinde girmeye kalkarsın?! Bu nasıl bir terbiyesizlik! Artık iyice kendini kaybettiğinin farkında mısın eskiden bir şey yaptığında ötesini az da olsa düşünürdün şimdi çocuk gibi hareket edip durmak ne demek!" Diyen Boran Ağa bağırmamak için zor dururken bastıra bastıra söylediği cümlelerin etkisi fazlasıyla etkiliydi zaten.
Güneş ağlamamak için zor dururken korkuyla karşısındaki adama baktı. "O kadından önce, yılışık hareketlerden temaslardan birinin sana durduk yere yakınlaşması öpmesi bile delirtir hoşuna gitmezdi. Ben bile seni bir kere olsun öpemedim." Diyen Güneş sırtını ayakta durabilmek için duvara yasladı. Kaşlarını çatmış onu anlamaya çalışan adama baktı. "Az önce gördüm ki sen asıl benim yakınlaşmamdan hiç hoşlanmaz mışsın. Ona nasıl sarıldığını gördüm başını nasıl boynuna soktuğunu da... Ben ne yaptım sana peki? O seni sevmiyor bile ama ben seni sevdim bunun için mi uzak durdun benden hep?!"
Duydukları karşısında sinirle dudağını dişledi Boran Ağa. Hayeretle baktı karşısındaki kendine hesap sormaya kalkan kadına. "Ne bu böyle?" Dedi karşısındaki kadını gelişi güzel süzerek.
"Güzel duygu sömürüsü yapıyorsun, görende zannedecekti seni kandırdım aşık ettim kendime şimdi de aldatıyorum! Cidden mi?!" Kimsenin seslerine uyanmasını istemediğinden bastırdığı öfkesiyle sert soluklar aldı. Burun kemerini sıktı, başı yine zonklamaya başlamıştı.
"Bana o kadın gelmeden önce ikinizde sesinizi kesip oturucaksın demiştin, zannettim ki o gelse de benden uzaklaşmaz yani ikimize de eşit davranırsın." Diye savundu kendini Güneş ihtiyaçla.
"Güneş sen bu kadar aptal biri değildin. Öfkeyle söylediğim salak saçma bir cümleye nasıl bel bağlarsın! O kadar seviyorsun hiç mi tanıyamadın beni! O dediklerime inanan salaktır zaten!" Dedi dayanamayarak sesini yükseltti.
"Bu haksızlık ama o zaman olmasa da şimdi yapmak zorundaydın beni bu şekilde bir köşeye atıpta o kadınla gönül eğlendiremezsin!" Diye hesap sorması Boran Ağa'yı şaşırttı.
"Sana insan gibi söyledim birini severken diğerine bakmam ben diye, boşuna bekleme haklarınız eşit zaten ama sevgi değil ben kalbimi iki kadına bölmem sadece bir kişiyi sevebilirim başkası asla olmaz!"
"Olmak zorunda! Beni böyle yok sayamazsın! Ona gösterdiğin gibi beni de seveceksin! Ben senin istesende istemesende karınım!" Diyerek parmağını salladı Boran Ağa'ya tehditkâr şekilde.
Boran Ağa Güneş'e tuhaf bir cisme bakar gibi bakmaya başladı. Onu tehdit etmesinden hem sıkılmış hem nefret ediyordu. ilk değildi neticede.
"Sen ne zamandan beri benim sevgimle uğraşır oldun Güneş? Ben anlamıyorum etrafımdaki herkesin olanlardan beni suçlamasını ben kabul edemiyorum! Sanki hepinizi kontrol etmek zorundaymışım gibi her ağlayan yüzünden suçlanmayı da anlayamıyorum ben!" Diye bağırdı yüksek olmayacak şekilde.
Çıplak ayakları kadının üstüne gidip onu duvarda sıkıştırdığında işaret parmağını kadının omzuna bastırdı. "Sen bana ne demiştin hatırlıyor musun Güneş?" Diye sorduğunda Güneş sık solukları arasında korkuyla başını salladı iki yana.
"Seni defalarca kez reddettiğimde utanmadan beni tehdit ettiğinde Renas'ın odasına yarı çıplak geldiğinde bana dediklerini hatırlıyor musun? Ben hatırlıyorum. Kim hayatının en berbat hatasını yaptığı günü unutur ki zaten değil mi?" Ondan uzaklaştı Boran Ağa ellerini eşortmanının ceplerine yerleştirdi. Kehribar gözleri dışarıyı uçsuz bucaksız Mardin manazarasını seyretti.
"Ben sana bu evlilikten rahatsız olduğumu defalarca kez dile getirirken birbirimizden uzak kalmamızın daha doğru olduğunu söylediğimde beni her kelimemde reddetip durmuştun. Ben sana o gün dedim ki; benden bir şey bekleme üzerimde onlarca sorumluluk varken birde bir kadının duygularını ekleme dedim. Sen bana ne dedin, benim duygularla bir işim yok, aşk ve duygular geçicidir, onların ömrü vardır geçicidir ama arzu ve şehvet değildir demiştin. Aşkla iki yıl kazanırsın tutkuyla bir ömür kazanırsın karşındakini, demiştin." Boran Ağa histerik bir gülüş sergiledi. Güneş ise sertçe yutkundu duyduklarıyla. "O kadar zaman boyunca bir kere olsun lafını etmedin sen bunun."
"Seni uyardım, sende üç buçuk yılda olan sayılı birlikteliklerimizin hiç birinde rahatsız olmadın, şimdi Gece varken bunlara devam etsem yine hiç rahatsız olmayacaksın. Güneş sen bu konağa geldiğinde Gece'nin adı hiç mi geçmezdi bu konakta, anamlar sürekli bizim evliliğimiz hakkında konuşurken Gece'nin varlığı hep varken bir kere bile rahatsız olmazdın ama iş ciddiye binip evleneceğim zaman mı aklına geldi de sözde seven bir kadının başında yapacağı hareketleri sonda yaptın... Ya ben sana söylemedim mi sözlü sayılırım zaten evleneceğim demedim mi! Kaldı ki sen sonunda da hiçbir şey yapmadın. Anlamıyorum zaten hiçbir zaman Gece'nin bu eve gelmeyeceği ya da evlenmemem söz konusu bile olmamışken onunla bir mucize olucakta evlenmem mi zannettin ondan mı o kadar rahattın?"
"Aşık oldum!" Dedi sadece Güneş onca duyduğuna karşın.
Göğsü şisecek kadar büyük bur soluk alırken,
"Bende aşık oldum hatta hissettiğim hiç bir duygunun karşılığının tek bir kelime olmasına anlam veremeyecek kadar yoğun şeyler hissediyorum ona." Dedi karşısında ki kadının artık anlaması için.
"Bu kadar çabuk olması çok saçma ama, o kızla evlenmeden sevmen çok saçma."
"Değil, aşkta budur belki? Bir çift göz bomboş olan kalbimi mühürlemeye yetti." Dedi. Karşısındaki kadının ağlamasıyla sıkıntıyla iç çekti.
"Bak Güneş farzedelim ki biz isteyerek evlenen ama anlaşamadığı için ayrılan bir çiftiz ve bitiriyoruz bu ilişkiyi? İnan bana bu senin için bile çok iyi olacak, lütfen artık kestirip atma şunu." Güneş anında başını iki yana sallamaya basladı.
"Niye ama?! Lan zevk mi alıyorsun sen bundan, hoşuna mı gidiyor bu durumda olmak! Bak abinden mi korkuyorsun seni tehdit mi ediyor? Sorun neyse anlat kabul etmemenin nedeni sevmen değil onu geç, aşina olduğum duygulara sahip olduğunu hissetmiyorum senin. Hiçbir zaman hissetmedim bana mantıklı bir sebep sun."
"Senin karın benim ve hep olacağım gitmeyeceğim işte boşa konuşma, bekleyeceğim seni git o kadınla ne yaparsan yap ama en sonunda benim kollarıma giriceksin." Dedi fütursuzca.
Genç adam deli gibi öfkelendi,
"Ben senin kollarına hiçbir zaman girmedim asla da girmem! Boşa buna bel bağlama." Diye bağırdı.
"Ne zannediyorsun Ağam, o kızın seni gerçekten sevebileceğini mi? Yirmi bir yaşında genç bir kız o toy daha sana karşı nefretle dolu iki yüzüne gülüyor diye seni sevdiğini alıştığını etkilendiğini sanma. Tecrübesizliği yüzünden verdiği tepkileri yanlış anlama seninle şehvetle yatsa da tutkudan bayılsa da sevdiğini bile söylese! Allahta yukarıda yemin ederim eline geçecek ilk fırsatta harcayacağı ilk kişi sen olacaksın, aşkından ölse eline geçen ilk fırsatı kullanır senden hemen uzaklaşır-"
"Kes sesini artık!"
"Ne o yanlış mı konuştum Ağam. O benim hemcimsim onu tanımam doğal acı ama gerçek bu, siz mutluluğunuzu yaşayın ama o perde kapandığında sahnede sadece karanlık kalacak. Tek başınıza kalacaksınız."
"Yeter! Yürü git odana bir daha bu kata çıktığını bile duysam, görsem kalacağın bir odan bile olmaz bu konakta!"
Güneş aldığı tepkilerle keyfi yerine geldi.
"Acılar ama doğrudur Ağam alışırsınız eminim." Dediğinde Boran Ağa elini duvara geçirdi güçle. Hemen başının yanına duvara gelen darbeyle korkuyla geri çekildi.
"Ne zannediyorsun sen! Gece'nin beni sevmesini beklediğimi mi zannediyorsun. Olan onca şeyden sonra beni sevmesini asla beklemedim umut ettim ama beklemedim. Varsın sevmesin varsın ilk harcadığı kendi elleriyle öldürdüğü olayım hiçbir şey ona olan duygularımı köreltmiyor ya da uzaklaştıramıyor beni ondan aksine daha fazla istiyorum onu. Onun ellerinde ölmek yanmak bile inan bana sadece bir şereftir benim için!" Güneş son duyduklarıyla hayatı boyunca yaşamadığı yıkımı yaşadı. Sert adımlarla giden adamın arkasından baktı, bu nasıl bir sevgiydi aşktı neydi bu böyle dedi içinden. Hiç mi şansı yoktu?
🔗🗝️🔗
Sabah olduğunda gerinerek uyandım. Yatakta doğrulmadan önce saçlarımı uyayan adamın ellerinden kurtardım. Yine uzak yatmaya başlamıştı son iki gündür olduğu gibi.
Gün çabuk geçmişti.
Babaannemin yanına gitmek için odamdan çıkmıştım, dün ortam karışık olduğundan pek başbaşa kalamamıştık, şaşırtıcı şekilde fazlasıyla onun yüzünden gergindim bir şeyler yapmasını bekliyordum ancak hiçbir şey olmamıştı dün. O kadar da sakinleştirici ilaç almıştım ama hiçbir şey düşündüğüm gibi olmamıştı. Sadece Fisun ile ilgili konuşmuştu onda da ben geçiştirmiştim onu.
Bu bugün olmayacağı anlamına gelmiyordu. Onu en erken şekilde kendimden uzaklaştırıp konağa geri göndermem gerekiyordu.
"Gece!" Diye seslenildiğinde duraksadım. Bu Mara'ydı. Kaşlarımı çattım anında bu kız beni mi çağırmıştı?
"Sorun mu var?" Diye sordum yanıma geldiğinde.
"Var!" Dedi ters bir şekilde. Kollarını göğsünde birleştirerek hesap sorar gibi durdu, minyon tipli çok güzel bir kızdı keşke huyları da öyle olsaydı.
"Nolduysa söyle işim var seninle uğraşamam." Dedim net bir ifadeyle.
"Banane senin işlerinden eminim bu seferde ailenden başka birini taşırsın buraya demi! Maşallah kendi evinmiş gibi kullanman da cabası zaten." Sinirli tavırlarını anlamlandıramadım ayrıca niye her defasında bu kadar çok parfüm kullanırdı bir insan! Parfümün tadını ağzımda hissetmiştim resmen.
Sabırla gözlerimi kapayıp açtım. "Önce o sesine dikkat et sonra da sorunun neyse anlat insan gibi, ne dersin?" Değişmeyen net tavrıma karşın daha da sinirlendi. Her an ayağını yere vurmaya başlayacak gibi hissettim.
"Nasıl hu kadar rahat olabiliyorsun anlamıyorum dünden beri odasından çıkmayan bir kadın var farkında mısın?! Ama sen her şey çok güzelmiş gibi aileni eve çağırıyorsun partiler veriyorsun keyif sürüyorsun koca konakta ama o kadını düşünen kimse yok!"
"Birincisi; parti vermedim bu evin oğlu için doğum günü kutlaması yaptım o da üç buçuk saat sürdü. İkincisi; ailemi bu eve ilk çağıran babandı sonrasında ben çağırdım ve bunun için kimseye hesap verecek değilim hele sana asla. Üçüncüsü; Güneş'te ailesini çağırabilir o çağırdı da biz mi almadık konağa! Ve dördüncüsü; ben hiçbir şeyin keyfini sürmüyorum ki sürsemde bu seni zerre kadar alakadar etmez! Güneş ile ilgilenmek zorunda değilim ama buna rağmen hastamı değil mi diye merak ettiğimden durumunu öğrenmek için odasına Diljen'i gönderdim kaldı ki bu evdeki kimsenin Güneş'i unuttuğu falanda yok sen mi sağırsın ben mi körüm bilmem ama baban da dahil herkes her dakika o olmadığında sorup duruyor onu iyi mi değil mi diye. Algı yaratıp benim canımı sıkmaya kalkma Güneş hanım benim ailemden rahatsız olsaydı kalkıp akşam yemeğinde yamacımıza oturupta gülüp eğlenmezdi!" Dedim ve devam ettim.
"Ve sen! Güneş'i sevmeni yanında olmanı çok iyi anlıyorum," dedim kinayeyle. "Ama Güneş'in eli var ayağı var yeri geldiğinde çok iyi kullandığı dili de var! Kimse onu odaya tıkmadığına göre kendi hakkını kendi savunur! Bir daha sakın bana bu şekilde milletin avukatlığını yapma hesap sorar gibi. Yoksa olan sana olur Mara!" Onu o bozulmuş suratıyla bırakıp gittim.
Sevgilisi vardı ancak bunu Boran Ağa'ya anlatmak bana düşmezdi, on dokuz yaşındaydı aklı başındaydı salak olmadığı sürece başına hiçbir şey gelmezdi.
Lalezar hanım ve babannem karşılıklı oturuyorlardı, yanlarına gittiğimde Lalezar hanım gülümseyerek, "Gel kızım otur." Diyerek yanını gösterdi. Oturdum yanına.
"Aslında biz babaannemle Nüvit yengemlere gidecektik Lalezar hanım o yüzden gelip haber vereyim dedim Boran Ağa'nın da haberi var." Babaannem anlamazca bakmaya başladı bana.
"Hayırdır kızım bir sorun yoktur inşallah." Diye sorduğunda samimi bir gülüşle olumsuzca salladım başımı. "Yok merak etmeyin, ufak bir sorun vardı halledelim diyoruz."
"E iyi peki dikkat edin de kendinize." Başımı salladım aşağı yukarı.
"Babaanne ben hazırlanacağım sende hazır ol hemen çıkalım." Dedikten sonra afallamış yüzü ile bırakarak ayrıldım yanlarından.
Üzerime daha şık bir şeyler giymek için hazırlandım. Siyah deri dizlerimin hemen altında biten dar kalem etek giymiştim ancak eteğin dar kesiminin hemen bitiminde iki parmak olmayacak kadar uzun bir fırfır dikilmişti. Ellerimi eteğin üstünde gezdirdiğim sıra bir kıvılcım gibi Boran Ağa'nın bacağıma dokunan elleri canlandı. İri elinin çıplak tenimde oluşunu hatırlamak irkiltti, ellerimi bacağımdan çekip o anların saçma etkisinden çıkmaya çalıştım. Sürekli olarak hatırlamamaya çalışıyordum ama yetmiyordu galiba.
Üstüme saks mavisi balon kol salaş modelli bir gömlek giyip eteğin içine soktum, sadece boynumu açıkta bırakacak şekilde iki düğmesini açtım ardından ise zarif ince bir kolye taktım. Saçlarıma dümdüz jilet gibi bir fön çekip belime akmasını, kaküllerimi düzelterek alnıma dökülmesini sağladım. Gözlerimin rengi gömleğim sayesinde biraz daha ortadaydı ancak içimden biraz göz makyajı yapmak gemişti ve siyahın yoğun olduğu gölgeli bir göz makyajı yaparak iyice ortaya çıkardım gözlerimi, dudaklarıma bordo koyu bir ruj sürerek yedirdim dudaklarıma. Koku olarak misk-amber kokusu sürdüm bilek içlerime ve boynuma ardından göğüs oluğuma. Çok güzel ve ferah bir kokusu vardı.
Siyah stilettolarımı da giyince tamamen hazırdım artık.
Çantamı koluma takarak aşağı indim. Lalezar hanımla vedalaşarak şaşkın ancak durumu zorlamayan babaanemle konak arabasına bindik. Arkada bizi takip eden arabalar ile ilerlemeye başladık.
"Ne bu şimdi benim niye haberim yoktu gideceğimizden!" Diye soran babaanneme yandan bir bakış attım.
"Dün demiyor muydun Fisun'un durumunu bi konuşalım diye, bende direkt onun yanında konuşalım diyorum." Diye açıklama yaptım olağan şekilde.
Bana gözlerini kısarak baktı. "Aradım Nüvit'i geleceğimizden haberi var, gidip konuşup tatlıya bağlayalım şu işi çok uzadı." Diyen babaanneme kafamı sallarken camdan dışarı çevirdim bakışlarımı, kıvrılmamak için zor tuttum dudaklarımı.
Yaklaşık yarım saat içinde amcamın konağının önünde durduk. Arabadan dikkatle inip bir zamanlar bizim konakta çalışan Semra ablanın açtığı kapıdan içeri girdik.
Bizi sırayla karşılayan Nüvit yengem Kiraz ve Fisun oldu. Ruh hastası kocam Mustafa o konakta sen olduğunda olmayacak deyince tam iş saatlerine denk getirmeye çalışmıştım gelişimizi o sebeple bir yerden çıkmasa iyi ederdi yoksa Boran Ağa'nın kulağına giderse iyi şeyler olmazdı. En azından o öyle diyordu.
Babaannemin elini öpüp hoşgeldin dediklerinde babannem önden ilerlemeye başladı ben ise sadece henüz aramızda bir olay yaşanmadığından dolayı kötü olmadığımız Kiraz ile üstün körü bir hızla yanak yanağa selamlaştık.
Diğerlerine göz süzerek bende babannemin yanına gittim ve yanına oturdum.
"Nasılsın Kiraz iyisindir inşallah bebeğin durumu nasıl?" Diye sordu babaannem. Gerildim bir an için. Kiraz'ın karnı henüz belli değildi ufak olduğundan herhalde.
Kiraz çekinircesine baktı babaanneme, "Çok şükür iyiyiz büyük ana." Dedi ince zarif sesiyle.
"Allah analı babalı büyütsün hayırlısıyla doğsun inşaallah." Dediğimde bana baktı. "Amin, sağ ol darısı senin başına artık." Dediğinde cevapsız bırakarak başımı salladım sadece.
Bir süre sessizce bakıştık, konuşmadı kimse. Bacak bacak üstüne atarak rahatça oturdum, herkesin gözü üzerime bana değip duruyor süzüyorlardı beni. Nazar değmeseydi bari. Keşke bir okuyup üfleseydim kendime.
Semra abla tepside çaylarımızı getirip önümüze koyup gittiğinde saatime baktım kolumdan.
"E konuşun artık bakalım niye kavga ettiniz." Diye ilk konuşan babaannem oldu. Fisun'un dudağının kenarındaki kabuk tutmuş yaraya yer yer oluşan çiziklere baktım daha kötü yapmıştım aslında ama ya geçmişti ya kapatmıştı fondotenle falan. Benim boynumdakiler derin olduğundan tam gitmiş sayılmasa da yakından bakılmadıkça belli olmuyordu ama elimdekiler gitmişti bir iki tane tırnak izi hariç. Hemcimsimle kavga etmekten zevk almıyorum zarar vermektende ama insanı çileden çıkarıyorlardı çoğu zaman.
"Babaanne," diye atıldı hemen Fisun. "Anlattım ya sana ben bir şey yapmadım sadece işimden ettiği için sinirlendim ve bağırdım o kadar bu kadar ağır bir sonucu haketmiyorum dövdü zaten yetmiyor mu hanfendiye." Allah'ım hâlâ diklenip duruyordu! Birde şu yalanlara bak.
Babaanem konuşmam için bana baktığını hissetsemde bakışlarımı Fisun'dan çekmedim. "Ben seni işinden etmedim! Abim seni yanından uzaklaştırıp başka bir işe vermiş yani aynı iş yerinde farklı konumu, çalıştığın yere göre bile aşağı olmayan bir departmandaydın yine! Tırnak içinde söylüyorum derdin işse eğer işinden falan olmadın!" Diye keskin bir ifadeyle cevap verdim ona.
Sustuğunda babaaneme döndüm. "Senin bu torunun ilk defa olmayacak şekilde bana hakaret etti, benimle dalga geçti damarıma bastı, bende kalktım ve ona verdiğim sözü tuttum o kadar." Bakışlarımı tekrar karşımdaki kadınlara çevirdim.
"Ne olursa olsun bu senin kızımı zorla evlendireceğin anlamına gelmez hele de kuma edeceğin! Ben kabul etmiyorum ana, bunu kimse etmez evimin tek kızını kuma vermem kimseye, ha tek olmasa da vermem!" Diye karşı çıktı Nüvit yengem.
"Öyle bir şey olmayacak zaten, izin vermem buna." Dedi babaannem gayet rahat bir tavırla. Çaktırmadan sertçe yutkundum. Titremesini gizlemek istediğim elimi saçlarıma götürerek büyük bir ifadesizlikle kulağımın arkasına sıkıştırdım saçımı. Bir kaç saniye tanıdım kendime ve düz çıkmaya zorladığım sesimle konuştum.
"Bu ne güzel bir savunma şekli böyle, biri evimin tek kızı ki olmasa da vermem kuma diyor diğeri böyle bir şey söz konusu olmaz diyor. Bana gelince de kimse yanımda durmuyordu ama ben karşı çıkınca da kimin altına yattında şimdi böyle debeleniyorsun diyordunuz!" Sonunda dayanamayıp sertçe bağırdım hesap sorar gibi. Nefret dolu bakışlarımı yengeme sabitledim.
"Söylesene yenge Fisun kimin altına yattıda şimdi onu evlendirmeme karşı çıkıyor." Diye sorduğumda dumura uğradı.
"Gece torunum-" babaannemin sözümü elimi kaldırarak durdurdum.
"Biz senide isteyerek vermedik herhalde seninki yıllar evvel verilmiş bir karardı biz karşı dursak ne yazardı senin o evlilikten kurtuluş şansın yoktu! Biz onlarca insan ölmesin soyumuz sopumuz kurumasın çoluk çocuk anasız babasız kalmasın diye seni harcadık. Kabul ediyoruz tamam, sen karşı çıkma debelenme boşa diye öyle dedik zamanında. Durmuyordun napalım boyuna posuna bakmadan her Allah'ın günü karşımıza dikiliyordun."
Hayretle baktım yengeme. "Böyle mi savunuyorsunuz kendinizi! Yazık çok yazık sizin için harcandığım için bana çok yazık!" Dedim dişlerim arasından. "Ama sanmayın ki ben bu evliliğin içinde sıkışıp kaldım diye olduğum yere sineceğim. Beni kimse ne sindirebilir ne de sesimi kısabilir! Belki kurtulamıyorum ama," kaçsam namus davası diye peşime düşer ölüm kararımı çıkartırdı aşiretler kalsam iki duvar arasında da kendimi çürütenezdim. Asla!
"Ama merak etmeyin siz başıma gelen hiçbir şey ne istediklerimi durdurur ne hayallerimi silebilir." Dedim kesin bir ifadeyle. Omuzlarımı dikleştirip göz gezdirdim herkesin üstünde. "Ben yanlış bir karar verdiğini düşünmüyorum zira bana öyle öğrettiler ortada bir yanlış varsa tekrarlanmayacak şekilde ya ortadan kaldırılır ya da iyi bir ders verilmelidir." Dediğim esnada konak kapısı gürültüyle çalınmaya başladı.
Ayağa kalktım yavaşça, bakışlar bana yükseldi. "Ne bakıyorsunuz? Görücüler geldi kalksanıza ayıp olacak millete şimdi." Büyük bir şok ve korkuyla hızla ayaklandıklarında.
"Ne!"
"Ne diyorsun sen!" Diye konuştular hep bir ağızdan. Sesi kesilmiş oturan babaanneme döndüm. "Babaanne demedin mi yoksa görücülerin geleceğini," dedim sahte bir şaşkınlıkla. "Senin yüzünden adım yalancıya çıkacak bak! Kusura bakma yenge ama milleti geri çeviremeyiz hadi toplayın kendinizi hadi." Diyerek uyardığımda, dehşete kapılmış hâlde bırakıp konak kapısına yöneldim.
Benden önce Semra abla yetişip açtığında karşıladım misafirleri. "Hoşgeldiniz!" Dedim heyecanla gelenlere. Önden çok bakımlı kırklı yaşlarda bir kadın girdi ardından babam kadar yaşlı bir adam ardından gençten iki adam bir kız ve bir kadın daha girdi.
"Hanımağam, selamün aleyküm." Diyen babam yaşındaki adama saygıyla gülümsedim. "Aleykümselam içeri girin lütfen. Semra misafirleri yönlendir hadi!" Kadınlar ve kızda selam verip içeri geçerken o iki adam gözlerini deminden beri benden alamayıp ben onlara bakınca hemen yere eğmişti başlarını. Yav insan bu kadar susamaz arkadaş eceline!
"Sizde geçin içeri!" Diye sertçe konuştuğumda bir an afallayıp başlarını kaldırmış ancak bakışlarımdan mı bilmem hemen indirip ilerlemişlerdi.
Bende arkalarından ilerlerken Kiraz dışında diğerleri hâlâ avludaydı. "E ama ayıptır, milleti karşılamadınız bari aval aval durmayı kesin koskoca Ağa gelmiş ayağımıza." Diye kızdığım da Nüvit yenge hızla atıldı öne. "Bunu yapma ciddi değilsin biliyorum yapma!" Dedi.
"Evlenmem!" Diye bağırdı Fisun.
"Gece yeter artık torunum hadi topla şu durumu." Diyen babaanneme anlamazca baktım.
"Babaanne kalk misafirlerin yanına git hadi ta Urfa'dan gelmişler görücüye aha senin bu torununa zar zor talip buldum onu da kaçıramam." Dedim ciddiyetle.
"Evlenmeyeceğim duymuyor musun ya!" Diye tekrar bağıran Fisun yanıma gelmişti, gözleri kan çanağına dönmüştü.
"Niye öyle diyorsun ama," elimi omzuna yerleştirdim. "O yaşlı adam var ya tam senin kriterleri karşılıyor, Urfa'nın sayılı aşiretlerinden zengin mi zengin birde Ağadır." Omzunu elimden çekti öfkeyle. Babaannemin önünde diz çöküp elini kavradı.
"Babaannem yardım et izin verme nolur istemiyom ben ne diyor duymuyor musun." Diye yalvardığında ağlamaya başladı.
Babaannem bana baktı öylece. "O hiçbir şey yapamaz! Ben bir karar veriyorsam eğer o olur." Diye sertçe konuştum.
Babaanne elini çekti Fisun'un elinden, Fisun boş kalan ellerine baktı. "Gece bu aşiretin hanımıdır kararlarını ben sorgularda engellersem diğerleri ne düşünür. Herşeyin bir usulû vardır vermişse bu kararı bize de uymak düşer." Dediğinde şokla açıldı gözleri Fisun'un. Babaannem ne yaparsa bana yapardı ama milletin önünde de herkese yerini bildirtti, bana şu an arka çıkışı şaşırtmıştı tabi o ayrıydı.
Fisun hayır diye bağırarak ayağa kalktığında Nüvit yengem yüksek ihtimalle Kubar amcamı arıyordu ama ulaşamıyordu. Ulaşamazdı zaten. Konak kapısına koşan Fisun dışarı çıkmak istediğinde adamlar hızla iki kolundan yakalayıp içeri geri soktular. "Bırakın beni bırakın diyorum!" Diye debelendi.
Adamlar bırakmayıp önüme bıraktıklarında Fisun güçsüzce ayaklarımın dibine çöküp kaldı. Geri çekilerek önünden çıktım bu hoşuma gitmedi.
"Ayağa kalk bosa uğraşma ben ne istersem o olacak kaçmaya da çalışma boşuna!" Dedikten sonra merdivenlere yöneldim. "Sizde durmayı bırakın salona gelin!" Diye de ekledim.
Salona girdiğimde misafirlerle oturan kişi Kiraz'dı. İyi bari biri akıl edebilmişti. Saray salonu gibi işlenmiş salonda Kiraz baş köşeye geçer gibi tekli bir koltuğa bacak bacak üzerine atarak kurulmuştu. Tıpkı evin hanımı gibi. Ben yokken elbette hanımcılık oynayabilirdi de ben varken zordu o. Yerlerinde dikleşti misafirler.
Misafirlerin karşılarına geçip düzgünce oturdum. "Tekrar hoşgeldiniz, yolculuk nasıldı yorulmamışsınızdır umarım," diye sorduğumda lafa Kiraz girdi hızla. "Çok doğru yoruldunuz mu aç mısınız peki hemen hazırlatayım yemeği." Dedi.
"Yok, sağolun aç değiliz," dedi kadın, sonra bana bakarak gülümsedi. "Sağolasınız sorduğunuz için ama yok gayet rahat gelmişiz Vallahi." Dediğinde başımı salladım.
"O kadar Urfa'dan geldiniz arabayla ve yorulmuşsunuzdur diye düşün-" Dediğimde Kiraz yine girdi direk lafa.
"Şanlıurfa'dan mı geldiniz?"
"Yok Gaziurfa'dan geldiler!" Dedim sinirle çıkışarak. "Başka Urfa'mı var ülkede acaba." Diye de söylendim sinirle önüme dönerek. Zaten gergindim uğraşamazdım hanımcılık oyunlarıyla.
İçeri babaannem ve diğerleri girdiğinde rahatça yaslandım arkama. "Kiraz! Kalk oradan orası senin yerin mi!" Diye kızgınca konuşan yengem ile Kiraz hızla kalkmış yerine babaannem oturmuştu.
Kiraz çıkmayan karnını tutarak sinirle göz devirip diğer koltuklardan birine geçti. Fisun gelip tam yanıma oturdu.
"Kusura kalmayın bir sorun vardı da onu halletmeye çalışıyorduk o sebeple geç geldik yanınıza." Dedi babaannem.
"Sorun değildir, hanımağam ilgilendi bizimlen." Dedi yaşlı adam.
"Deyin bakalım hangi milettensiniz siz," diye sordu babannem.
"Arixan'ları bilir misiniz?" Diye sorunca babannem düşündü kısa bir an sonra. "Bilirim bilirim." Dedi.
"Heh oradaki Hacı Mehmet'in oğluyum ben Arixan Aşiretinin Ağası Şehmuz." Dediğinde babannemin kaşı şaşkınca havaya kalktı beklemiyor olmalıydı yüksek ihtimalle.
"Tanırım milletinizi," dediğinde ağırca salladı başını, benimle göz göze geldiğinde bu işin bir oyun olmadığını fark etmişti sanırım. Ancak bunu durdurabileceği bir noktada değildik şu an.
"Eh, bizim niye geldiğimiz bellidir ama önce bir kahvemi içsek?" Diyen genç adamlardan uzun boylu olanıydı bu.
"Ben istemiyorum evlilik falan hadi gidin boşuna beklemeyin!" Diyerek konuşan Fisun'a baktı herkes şaşkınlıkla.
Sabırla nefes aldım ancak yanımdaki kıza bakmadım. "Öyle demeyin," dedi Şehmuz Ağa. "Bakın aha bu kadın benim ikinci karımdır ilk karım Allah rahmet eylesin öldü."diyerek tanıtmaya başladı. Diğer kadını gösterdi, "Bu kadın yengem olur, bu iki oğlan ve kızda çocuklarımdır. Allahın izniyle ne isterseniz verecek güce sahipiz. O sebeple hemen karşı çıkmayın canım."