Bebek geceleri daima baştan çıkarıcıydı. Boğaz’dan esen serin rüzgâr, tuzla parfüm kokularını birbirine karıştırıyor; denizden yansıyan ışıklar, kıyıdaki lüks arabaların metalik gövdelerinde dans ediyordu.
Bir mekândan taşan hafif pop melodisi, dışarıdaki yerinde duramayan kalabalığın uğultusuna karışıyor; kahkahalar, bardakların tokuşma sesleri ve ara sıra yükselen motor homurtuları şehrin ritmini oluşturuyordu.
Kaya, her zamanki gibi mekânın en köşesindeki loş masada oturuyordu.
Üzerinde siyah, vücuduna tam oturan bir gömlek vardı. Kollarını sıvamış, bileklerinde pahalı bir saat parlıyordu. Geniş omuzları, dik duruşu, etrafına istemsizce otorite yayıyordu.
Koyu kahverengi saçları muntazamdı; yüz hatları keskin, ifadesi taş gibiydi.
Gözleri… griye çalan o soğuk gözler, kime baktıysa içine işleyen bir yankı bırakıyordu.
Masanın ön kısmında duran bistroda gözlerini onların masasından alamayan. Tek bir hareketle yanlarına koşarak gitmeyi bekleyen, son zamanlarda "Avcı" ismi verilmiş kadınlar müzikle birlikte hafifçe sallanıyordu.
Yanında oturan iş ortakları gülüyor, pahalı viskilerini yudumluyor, şehrin yeni projelerinden bahsediyordu. Ama Kaya orada değildi. Şuan olduğu yerden inanılmaz sıkılmıştı. Adamlarla zerre anlaşmak istemiyordu ama şartlar şuanlık öyle gerektiriyordu.
Gözleri kalabalığın ötesine kaydı.
Bir süre hiçbir şey görmeden baktı mekana ta ki onu... yeni avını fark edene kadar.
Aniden bir heycan yayıldı gögsüne kıvılcım gibi.
Barın ucunda, yalnız başına bir kadın oturuyordu.
Sırtı hafif kambur, elleri bardağın etrafında kenetlenmişti.
Üzerinde dizlerinin hemen altına inen siyah bir elbise vardı; sade ama zarifti.
Gögüslerinin dolgunluğu ve dikliği bu uzak mesafeden bile anlaşılıyordu.
Sarı ombreli uzun saçları omuzlarına dağılmış, mekanın yan penceresinin açıklığından gelen rüzgârla hafifçe savrulmuştu.
Gözleri kızarmıştı; rimeli akmış, yanaklarına ince bir iz bırakmıştı.
Ama yüzünde öyle bir kırılgan güzellik vardı ki, insan bakmaya korkardı çünkü o bakış, bir şeyleri uyandırabilirdi.
Kayanın Adını sonradan öğreneceği Karaca, üst üste viski kadehinin dibini görüyordu.
Barmen‘den Bir kadeh daha istedi.
Elleri hala titriyordu. Dudakları aralandı, iç çekti.
-" vay bee, demek her güzel şey sonunda böyle bitiyor..."
O gece her şey üstüne gelmişti.
İhanet, yalan, “seninle evlenmek istiyorum” diyen adamın başka bir kadının teninde yakalanması…
-"Demekki her şey sevmek değil vermekmiş, orospu çocuğu inşallah çükü düşer inşallah içirir içirir götünden sikerler bunu... Bu saatten sonra ben de Karacaysam ilk önüme gelen adamla birlikte olucam lan kaç yaşında kadınım hala bakireyim neymiş lan bu!"
Diye kendi kendine bir şeyler fısıldayıp duruyordu ama şimdi burada kimse onu duymuyordu, kalabalığın ortasında, tamamen yalnızdı.
Kaya uzaktan hala ona bakmaya devam ediyordu, belliydi bir şeyleri unutmak istediği ya da bir şeylerden kaçmak istediği bu gece buraya onun için gelmişti her halinden belliydi.
Adam ne olduğunu bilmiyordu kim olduğunu da bilmiyordu ama yine de gözlerini ondan alamıyordu.
Bir süre daha izledi, bir avcının avına kenetlenendiği gibi sadece izledi.
Gözlerinde tanıdık bir kıvılcım vardı bir yerlerden, bir zamandan gelen bir yankı gibi.
Sanki o kadını daha önce görmüştü; belki bir düşte, belki bir geçmişin gölgesinde yada öyle sanıyordu.
Bu sırada Karaca sakince içkisini içip kendi kendine söylenirken, bir adam ona doğru yaklaşmış,
-"sizin kadar güzel bir kadın tek başına burada durmamalı, müsadenizle eşlik edeyim size..." diye yüzünde ki piç sırıtışıyla kızın yüzüne fazlaca yaklaşmıştı.
Karaca kafasını kaldırıp karşısında duran çirkin surata bakmış içinden,
-"allahım tamam ilk önüme gelene dedim, dedim de... her söylediğim lafı ciddiye alıp bana sunuyorsun sağol da, vallahi bu olmaz, ben bunu demedim, ayyy çok çirkin bir şey be bu, dişimi sarı bunun? öğkkk" diye içinden geçirirken suratında sanki boka bakıyormuş gibi bir ifade takındığını fark etmemişti.
Adam afallamış,
-"hanımefendi?" diye seslenmişti ki Karaca,
-"Ne var be! çık git şurdan allahın çay tirkayikisi gargameli yürüğğğ" diye elini sallamıştı.
Adam "çattık amına koyim mal karı" laflarıyla geriye dönüp gitmişti.
Kayanın meraklı bakışlarını ne kadar henüz fark etmemiş olsada hala üzerindeydi.
Karaca her şeyden habersiz başını yana doğru eğmiş hayatı sorguluyordu ki, saçlarının arasından boğazın parlak ışıkları yüzüne vurdu.
Uzaktan onu hala izleyen Kaya’nın nefesi bu manzarayla istemsizce kesildi.
Az önce Bir adamın bardaki bu kıza doğru temkinli adımlarla yaklaştığını görmüş. Adamın Kızın yanına gidip bara doğru eğilerek bir şeyler fısıldamasına bakarken istemsizce gerilmiş bütün kasları, ayağa kalkıp adamın ağzını burnunu kırmak istemişti ama sakinleşip izlemeye devam etmişti..
Kızsa sinirlenmiş bir halde el kol işareti yapıp adamı masadan siktirlemişti.
Kaya bu durumu görünce rahatlamış kızı tekrar kendi radarına sokmuştu.
Yanındaki adamının sesini duymuyordu bile.
-“Kaya, burada önemli bir şey anlatıyorum beni dinliyor musun? Alooooo kardeşim dinliyor musun?”
-“Hayır,” dedi kısık bir sesle.
-“şu anda Hiç kimseyi dinlemiyorum.”
Karaca hafifçe olduğu yerde kıpırdandı. Sakince ayağa kalkmaya çalışırken alkollü olmanın etkisiyle önünde ki deskin kenarına çarptı, tam uç kısımda olan dolu bardak devrildi, cam taş zemine kırıldı.
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra garsonlar ona doğru koştu, birkaç kişi başını çevirdi ama sonra önüne döndüler.
Kaya hemen ayağa kalktı.
O ayağa kalkınca yanında duran kuzeni,
-"nereye oğlum nereyee?" diye arkasından bağırdı ama kaya onu hiç takmadan devam etti.
Sakin, yavaş, ama kararlı adımlarla ilerledi.
Barda ki kızın yanına doğru gitti.
Karaca, başını kaldırdığında göz göze geldiler.
Karşısında yunan heykelini andıran, bir adam kemikli yüzü kirli sakalı, griye çalan bulutlu bir çift gözle karşılaşınca,
Bir an, mekândaki tüm sesler kesildi sanki.
Müzik sustu, kahkahalar uzaklaştı, sadece ikisinin kalp atışları kaldı.
Kaya’nın gözlerinde fırtına vardı; Karaca’nınkinde korku ile merak karışımı bir şey.
Karaca istemsizce bir adım geri attı, Kaya ise uzaklaşmasına izin vermemek için bir adım yaklaştı.
“İyi misiniz?” diye sordu Kaya, sesi derinden, neredeyse bir fısıltı gibi çıkmıştı.
“Hayır…” dedi Karaca, alkolün etkisiyle ve kısık bir sesle. “Hemde Hiç iyi değilim.”
Kaya başını hafifçe eğdi. Gözleri kadının yüzünde, dudaklarında, göz altındaki o tuzlu izlerde gezindi.
İçinde bastıramadığı bir dürtü yükseliyordu karanlık, yasak, ve kontrol edilemezdi.
Bu kadın kim lan? İçimdeki bu sıcaklık ne amına koyayım
Neden ona bu kadar çok dokunmak istiyorum?Neden sanki yıllardır onu bekliyormuşum gibi hissediyorum? Kim lan bu?
O an, tüm gecenin rengi değişti.
Kaya’nın gözünde artık sadece bir kadın değil; merakın, arzunun ve kaderin birleşimi vardı.
Ve o, içinden geçen bu karanlık sesi susturamadı:
“Bu gece bu kadın benim olacak. Her ne pahasına olursa olsun. Benim olacak...”
Karacaysa çoktan mantığını kaybetmiş hem karşısında duran gerçek olamayacak kadar yakışıklı olan adamın hem de alkolün etkisiyle neredeyse kendinden geçmek üzereydi…