6.Bölüm

1431 Words
O parktaydım! Ayaklarım beni buraya kadar sürüklemişti. Nereye gideceğimi ayaklarım biliyordu, ruhum biliyordu ama aklım reddediyordu. Çünkü zordu! Kabullenmek, yenildiğini kabul etmek en zor şeylerden biriydi. Ben bu hayata defalarca kez yenilmiştim ama bir şekilde hep ayağa kalkmanın bir yolunu bulmuştum. En büyük destekçim, koltuk değneğim hep yanımdaydı çünkü. En değerli varlığım hep benim ile birlikteydi. Elleri ellerimdeydi hep. Peki şimdi o da alınmışken elimden ben nasıl bir daha ayağa kalkacaktım ki? Bir daha Emre’nin ellerinden tutup kalkamayacaktım. Geçen sefer oturduğum banka oturdum ve bomboş parkı izlemeye başladım. Boştu park; aynı aklımın da yüreğimin de boş olması gibi. Dünyamın yıkıldığını hissettim. Kayboldum bir an kendi enkazımda. Öyle bir enkazdı ki bu, dipsiz bucaksız bir yıkıntının tam ortasındaydım ve sürekli düşüyordum. Yılan umutlarımdı, hayallerimdi, benliğimdi. Ben yıkılmıştım. Enkazı benim parçalarım oluşturuyordu ve ben sürekli düşüyordum. Sonra duymaya başladım. Kaydırakta, salıncakta yankılanan Emre'nin kahkahasını; bana abla deyişini duymaya. Onun o hayat dolu sesini duydukça küçüldüm, ufalandım, parçalandım. Yok olmak istedim. Ölmek istedim. İnfilak etmek istedim. İçim öyle bomboştu ki. Ruhum Emre’nin bedeni ile birlikte soğumuş ve onun ile birlikte toprağa gömmüştüm. Neydi ki onun suçu? Benim suçum neydi?  Bu kadar acıyı bana nasıl reva görmüşlerdi? Ben hala küçük bir kızdım. Bu kadar acıya katlanmamı benden nasıl beklerlerdi? Emre’m. Peki o nasıl can vermişti? Ne kadar canı yanmıştı, kim bilir? Almışlardı onu elimden, bu hayattan. Gülümseyen yüzü belirdi gözlerimin önünde ardından. Bana hep gülümserdi. Gözlerinin içi gülerdi bana hayranlık ile bakarken. Gözlerinin kenarları kırışır, öndeki iki dişlek dişi gözükürdü dudaklarının arasından. Tavşanımdı benim o. Tavşanlar gibi de havuç yerdi. Bugs Bunny izlerdik hep birlikte. O kucağımda uyur kalırdı ama çoğu zaman. Küçüktü çünkü. Can verdiğinde de küçüktü. Büyümeye hiç fırsatı olmamıştı ki. Göğsüm birden sıkıştı ve nefes alamaz hale geldim. Öyle bir durumdu ki şu an yaşadığım. Sanki göğüs kafesimin üstüne tonlarca ağırlık koymuşlardı ve ateşe vermişlerdi. Sıcaklık vardı. Katlanılmaz bir ateş vardı göğsümde. Yanıyordum cayır cayır. Gözyaşlarım gözlerimi yakıyordu ama ağlamamak için direniyordum. Direnmek zorundaydım. Biliyordum çünkü. Eğer ağlamaya başlarsam kolay kolay duramayacaktım. Tekrar toparlanamayacaktım. Derin bir nefes aldım ve banktan kalkıp aceleci adımlar ile o parktan çıktım. Kaçıyordum. Hep olduğu gibi yine kaçıyordum. Acılarımdan, geçmişimden, Emre’nin hatıralarından. Vakit kaybetmeden doğruca yetimhaneye gittim. Nurdan Abla beni kapıda dağılmış bir halde görüp şaşırsa da sorgulamadı. Biliyordu çünkü o da. Konuşmazdım. İçimdeki yok oluşu kimseye anlatmazdım. Doğruca Büşra ile kaldığım odaya gidip üstümdeki kıyafetler ile yatağıma girdim ve yorganı kafama kadar çektim. Uykunun beni kucaklaması uzun sürmedi. HAYKIRIŞ * GEÇMİŞ GÜNLER * Ayaklarım beni yine aynı parka sürükledi. Saat üçtü, hep olduğu gibi. Hep bu saatlerde gelirdik bu parka. Her şey aynıydı. Giydiğim kıyafet, park, havanın ısısı bile aynıydı. Ama ben bir eksiklik hissediyordum. Sol elimin içinde olması gereken minik el yoktu. O küçük parmaklar yoktu. O elin sahibi yoktu. Emre yoktu! Onu, o oynarken izlediğim banka oturdum yavaşça ve boş gözler ile rüzgâr sayesinde hafifçe sallanan salıncağa baktım. Emre, bu hayattaki tek varlığım, o da ellerimden alınmıştı. Kaç gün olmuştu? Kaç gündür Emre nefes almıyordu? Kaç gündür ben bu lanet hayatı yaşıyordum? Hala nefes almaya devam ediyordum? Nasıl becerebiliyordum? Ben neden ölmüyordum ki? Çoktan ölmüştüm aslında. Ölü gibi hissediyordum. Bomboş hissediyordum. Ben şimdi ne yapacaktım? Yaşamam için nedenim kalmamıştı, bu hayatta kimsem kalmamıştı. Bana yaşamaya dair hala bir umut olan kimse kalmamıştı. Umut kalmamıştı. Her yer karanlıktı. Her şey silikti. Dirseklerimi bacaklarıma dayadım ve başımı ellerimin arasına aldım. Saçlarımı yolmak istedim. Emre’nin minik parmakları ile oynadığı saçlarımı yolmak istedim. Yapamadım. Ben saçlarıma sırf Emre dokundu diye kıyamazken peki, onlar nasıl kıyabilmişti benim minicik kardeşime? Acı göğsümden tüm vücuduma katlanarak yayılırken beni bir aradan tutan tüm bağlar sanki kopmuşçasına ağlamaya başladım. Parkta kimse yoktu; olsaydı bile umurumda olmazdı. Acım ile baş başaydık ve onu yenmem gerekiyordu. Her şeyi ortaya çıkarmıştım. Tüm gerçekler gün yüzündeydi artık. Küçük kardeşimin ve ruhumun katili, katilleri tutuklanmıştı. Bu zamana kadar yetimhanede ölen o masum miniklerin cellatları tutuklanmıştı. Peki, ben neden hala daha bu kadar acı çekiyordum? Rahatlamam gerekmez miydi? Neden hala daha kendimi boş bir kabuk gibi hissediyordum? İçim bomboştu ve sadece etten ve kemikten oluşuyordum. Beni ayakta tutan ve yaşatan hiçbir şey yoktu ki! Emre’m, minik meleğim, hayattaki tek varlığım da uçup gitmişti ellerimden. Haykırarak, inleyerek, hıçkırarak ağlamaya devam ettim. Dağılan benliğimi tekrar toplamaya çalışıyordum. Bir ucundan tutsam bir ucu ellerimden kayıp gidiyordu. Hiçbir şekilde başaramıyordum. Ne yaparsam yapayım, ne kadar denersem deneyeyim ben başaramıyordum. Nefes alamıyorum, yaşayamıyordum. Daha ilk nefesimi yeni almışken annemi, sonra babamı ardından da Hülya annemi kaybetmiştim. Şimdi de Emre’yi, küçük kardeşimi kaybetmiştim. Ve o da alınmıştı benden. Ben daha sevdiklerime sahip çıkamıyordum ki. Ellerimden kayıp giden benliğimi nasıl toparlayacaktım? Aynı bir hafta önce o karanlık odada Emre'nin buz gibi olmuş elinin elimden kayıp gitmesi gibi. Başaramamıştım onu da tutmayı. Hayatta tutmayı başaramamıştım. O an acı ile haykırmıştım. İçim kor ateş ile dağlanmıştı. Hiçbir acıya benzemiyordu. Tüm deriniz kızgın yağla yanmış ve hemen ardından yanmış derinin soyulup, üstüne kolonya ve tuz döküldüğünü düşünün. O acı hiçbir şey. Bu acı öyle bir şeydi ki içten infilak ediyordunuz. Kalbiniz patlayacakmış gibi hissediyordunuz. Nereye giderseniz gidin sıkışıp kalıyordunuz. Hiçbir yere sığamıyordunuz. Kemikleriniz kırılıyormuş gibi hissediyordunuz. Ben Emre'nin öldüğünü anladığımda inkâr ettim; bu olmuş olamazdı, bir yanlışlık vardı, şakaydı. İnanmadım, inanamazdım. Ciğerlerim yanıyordu, sanki ruhum bedenimden sökülüyordu. Gözlerim kurak çöl gibiydi, ağlayamıyordum; dilsizdim, konuşamıyordum; sağırdım, adımı haykıranları, ambulansın sesini duyamıyordum. Beni işlevsiz bir hale getiren bir acıydı bu. Keskindi. Kesip koparmıştı tüm uzuvlarımı, duyularımı. İşte o acı ile yine baş başaydık. Yine kesiliyordum. Yine parçalanıyordum. Ne kadardır ağladığımı bilmiyordum ama şiddetli ağlamam yerini iç çekişlere bırakmıştı çoktan. Başım ve gözlerim ağrıyordu. Boğazım kurumuştu ve burnum sızlıyordu. Kafamı kaldırdığımda havanın kararmış olduğunu gördüm. Parkın diğer ucundaki lamba yanıyordu. Yanımdaki lamba da aynı benim gibi karanlığa gömülmüştü. ‘‘ Su iç, rahatlarsın. ’‘   dedi hemen yanımda oturan kişi elindeki şişeyi bana uzatırken. Bir an irkilsem de derin bir nefes alıp kendime gelmek için yavaşça verdim. Ne zaman gelmişti, ne kadar süredir beni izliyordu bilmiyordum. Yüzü ışığın azlığından dolayı tamamen karanlıktaydı. Zaten aydınlık olsa bile ağlamaktan şişip kapanmak üzere olan gözlerimin göremeyeceğinden emindim. Elindeki şişeyi titreyen ellerim ile aldım ve kapağı açmaya çalıştım. Kapak bir türlü açılmıyordu. Elimin üzerine kapanan sıcacık ten titrememe sebep olurken, soğuk gecenin yeni farkına varıyordum. Üşümüştüm. Buz kesmiştim. Ellerimin sızladığının yeni farkına varıyordum. Elimdeki şişenin kapağını açınca haykırmaktan kısılmış sesim ile teşekkür ettim. Sudan birkaç yudum alıp şişeyi geri uzattım. ‘‘  Kollarını kaldır. ’‘  dediğinde kaşlarımı çattım ve bu az olan görüşümü daha da kötüleştirdi. Anlamayarak ona baktım. ‘‘ Kollarını kaldır. ’‘  diye tekrar edince gücüm yettiğince kollarımı kaldırdım. Artık korkmuyordum. Korkusuz insanlar bu hayatta kaybedeceği bir şeyi olmayan insanlarmış. Bunu şu an daha iyi anladım. Belki de katildi ve beni öldürecekti yanımda oturan kişi ama ona kötü bir haberim vardı. Ben zaten ölüydüm. Belki de tecavüzcü, umurumda bile değildi. Onu öldürdükten sonra ben de intihar ederdim, olur biterdi. Her şey işte bu kadar basitti artık benim için. Kollarımı bir şeyin içine soktu, ardından kafamı ve omuzlarımı. Bu bir kazaktı. Yünlü, bol ve sımsıcak bir kazaktı. Titredim ve ısısını iyice hissetmek için büzüştüm farkında olmadan refleks ile. Burnum, ardıç ağacı ve misk kokusu ile dolunca içimin de ısındığını hissettim. Ruhumda bir kıpırdanma olurken derin bir nefes aldım. Sanki uzun süredir suyun altındaydım ve ilk defa nefes almışım gibi geliyordu. Omzuma kolunu doladı ve beni kendine çekti. Karşı koymadım, ‘ ne yapıyorsun? ‘ bile Diye sormadım. Hatta ben de onun beline kollarımı sardım sanki uzun zamandır buna ihtiyacım varmış gibi. Belki de vardıVücudum bedenlerimizin yakınlaşması ile birlikte daha da ısınırken ağrıyan gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Şu an son bir haftadır hissetmediğim bir şeyi hissettim, aslında sekiz yaşımdan beri hissetmediğim bir şeyi. Ve bu çok güzeldi. Huzur! Bu kollar arasında huzuru bulmuştum. Kimdi? Neden buradaydı ve bana neden yardım ediyordu? Bu soruların cevaplarını bilmiyordum ama umursamıyordum da. Bu kollar arasında tüm o acılar, karanlıklar bana ulaşamazmış gibi gelmişti bir anlığına. Uzun bir süre gözlerim kapalı durdum yabancının kolları arasında. Bedenimi ve ruhumu ısıtışını hissettim her geçen saniye, dakika ve saatler boyunca. Uyuyamıyordum ama. Bir gram uyku yoktu gözümde. Güneşin doğduğunu haber veren o kızıl ışıklar karanlığı aydınlatmaya başladığında uzun süredir aynı pozisyonda oturmaktan her yerim ağrımıştı. Ona sarılırken vakit hızla geçmiş ve ben sadece iki kez daha onun kolları arasında ağlamıştım. ‘‘  Dilay! Dilay! ‘‘   diye bir ses gelirken kulağıma hangi ara yumduğumu fark etmediğim gözlerimi araladım. Karşımda Nuran Abla'yı endişeli bir yüz ifadesi ile görünce rüya gördüğümü anladım. Daha doğrusu geçmişte yaşadığım bir anıydı rüyama giren. O kadar gerçekçiydi ki uyurken ağlamış olduğumu fark ettim. Derin bir iç çektim ve Nurdan Abla'dan benim için bir haftalık izin almasını istedim. İyice toparlanmam ve maziyi tekrardan ellerim ile gömmem gerekiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD