Prova zamanı geldiğinde ister istemez heyecanlandım. Hakan bana ılık su verdi sahneye çıkmadan önce, ardından da hep yaptığı gibi alnımdan öptü. ‘‘ İyi şanslar kediciğim. ‘‘ diye fısıldadı. Sahnede ayaklı mikrofonun başında dikilirken karşımda oturmuş beni izleyen çalışanlara baktım. Arkama döndüm ve baterinin başında oturan Savaş'a baktım. Kafasını olumlu anlamda salladı ve şarkıya başladık. Harika bateri çalıyordu, ritmi asla kaçırmıyordu. Diğerleri de harikaydı ve anladığım kadarı ile uzun süredir birlikteydiler. Aynur Aydın'ın ' Ayrılıklar Mevsimi 'ni söylüyordum.
‘ Çok sevmek yetmiyor
Aşk bir gün eskiyor
Biz senle kaç mevsim
Hem güldük hem ağladık
Bak işte yol bitti
Bir de baktık aşk gitti
Yağmurda ıslandık
O zamanlar çok âşıktık ‘
...
Şarkı bittiğinde kendimi ılık su ile duş almış gibi hissediyordum. Üstümdeki tüm stres ve üzüntü akıp gitmişti. Şarkıya kendimi öyle bir kaptırmıştım ki gözlerimi kapatmıştım. Gözlerimi açmadan önce alkış sesini duydum. Çalışanlar, Hakan, Doğan kısacası mekândaki herkes alkışlıyordu. Savaş dışında; o elleri göğsünde taburesinde oturuyordu.
Doğan oturduğu yerden kalkıp sahneye doğru geldi. ‘‘ Arkadaşlar harikaydınız ve Dilay, sesin, ses tonun müzikle bütünleşmiş gibiydi. Bu gün, yarın söyleyecek olduğunuz şarkıları prova edin ve yarın akşam için dinlenin. ‘‘ dedi gülümseyerek. Bende gülümsedim, çünkü huzurluydum.
İki saatlik prova sonunda şarkıları söylemek için hazırdım. Grup gerçekten profesyoneldi ve onlarla çalışmak bir harikaydı. Ayrılmadan önce mekânda yemek yemeğe karar verdik. Hem daha iyi birbirimizi tanıyacaktık hem de yarın hakkında konuşacaktık. Yemeğimizi yerken kafe-bar dolmaya başladı. Çalışanlar oradan oraya koşuşturmaya başladılar.
Ne yani, burası bu kadar kalabalık mı oluyordu her akşam? Karnımda kelebekler uçuşmaya başlarken sohbetten koptum. Aynı Savaş gibi, tek bir kelime etmemişti. Hep suskundu ve beni görmezden geliyordu. Adımın seslenildiği fark edince konuşana baktım. ‘‘ Dilay, yarın sahne almadan önce bir saat daha prova edelim diyoruz. Saat 4 gibi falan. ‘‘ Dedi Mete. Omuz silkip ‘‘ Benim için sorun değil, sizin için uygunsa tamamdır. ‘‘ dedim gülümseyerek. Tanıdıkça iyi insanlar olduklarını fark ettim. Samet bile sıcakkanlıydı aslında.
Aklım bu gün olanlara gitti, Savaş bana iftira atmıştı ve ben onunla aynı masada karşılıklı olarak yemek yiyordum. Bunun neresinde mantık var? Açıklama yapma zahmetinde bile bulunmamıştı beyefendi! Çatalımı masaya bıraktım ve ‘‘ Yarın görüşürüz, dörtte buradayım. ‘‘ dedim ve masadan kalktım.
Moralim şarkı söylerken düzelmişti ama şimdi yerle birdi. Tezgâha, Hakan'ın yanına gittim ve ondan motorun anahtarını, ceketi ve kaskı aldım. Beni yanaklarımdan öptü ve ‘‘ Herkese selam söyle hello kity. ‘‘ Dedi. Yüzümü buruşturdum, kedicik neyse de hello kity ne ya? Gülümsedim ve kafe-bardan çıktım. Dışarıda hava serindi ve bende hemen ceketi giydim ve kaskımı taktım.
Yandaki bakkala girdim ve Ulaş'ın en sevdiği çikolatadan aldım; ihtiyacım olacaktı. Motoru park ettiğim yere yürürken yarın olacakları düşünüyordum. Tek umudum derslerin yoğun geçmesiydi, bu sayede kafamı derslerden kaldırmazdım.
‘‘ Bu gün hakkında konuşmalıyız’‘ diyen kişiye baktım. Savaş motoruma yaslanmış elleri cebinde bana bakıyordu. Üfledim ve kaskın camı buhar oldu, bu yüzden kaskı çıkardım. Karşısında durdum ve kollarımı göğsümde birleştirdim. Ona baktım, o da bana baktı.
‘‘ Eee? ‘‘ Dedim konuşmaya başlamayınca. Elini motorun üzerinde gezdirdi ve ‘‘ Güzel motormuş, BMW R1200, zevkin güzelmiş. ‘‘ dedi. Bu çocuk beni çatlatmaya mı çalışıyordu? Tek kaşımı kaldırdım ve ona 'konuşsana' der gibi bir bakış attım ya da atmaya çalıştım, neyse.
‘‘ Bu gün olanları yanlış anladın, açıklama yapmayı sevmem ama beni yanlış-’‘
‘‘ Yapma o zaman. ‘‘ diye sözünü kestim.
‘‘ Neyi yapma-’‘
‘‘ Açıklama yapma, yapmana gerek yok. ‘‘ dedim sözünü tekrar keserek. Gözlerini kıstı ve dudaklarını büzdü. Gözlerim dudaklarına kayınca hemen bakışlarımı gözlerine sabitledim.
Gülümsedi ve ‘‘ Gerçekten sinir bozucuymuş. ‘‘ dedi ve bende gülümsedim. İlk gün o benim sözümü durmadan kesmişti, şimdi de ben onun sözünü kesiyordum. Gülümsemeye devam ederek konuşmaya başladı.
‘‘ Bu gün benim için tam anlamı ile yorucu geçti bu yüzden bir kere anlatacağım iyi din-’‘ konuşması çalan telefonu ile bölündü.
Bana bakarak telefonu açtı. ‘‘ Evet, müsaidim... Arkadaşıyım... Hemen geliyorum, hangi hastane? Tamam. ‘‘ dedi ve telefonu kapattı. Birden telaşlandım ve ‘‘ Ne oldu? ‘‘ diye kendimi tutamayıp sordum. Bana endişeli ve telaşlı bir bakış attı. ‘‘ Yakın bir arkadaşım trafik kazası geçirmiş, hastaneye gitmem gerekiyor. ‘‘ Deyince elimdeki kaskı ve anahtarları ona uzattım.
Bana şaşkınca baktı ve ‘‘ Ne yapıyorsun? ‘‘ diye sordu. Motorda olabildiğince yer açarak oturdum ve ‘‘ Hastaneye gitmen gerekiyor ve gördüğüm kadarı ile bir aracın yok. Ayrıca akşam işten çıkış saati olduğu için trafik vardır ve en iyi ulaşım yön-’‘ ‘‘ Tamam anladım. ‘‘ dedi ve elimdeki kaskı alıp kafasına taktı.
Ceketimi çıkarıp ona uzattığımda bana ters bir bakış attı. Kaşlarımı kaldırıp ‘‘ Önümde oturacağın için tüm rüzgârı keseceksin zaten. Ben arkada olacağım için üşümem. Hem ben kazak giyiyorum. ‘‘ Dedim. Dışarıya ince bir tişörtle çıkmıştı zaten, kesin donardı. Benim ile zıtlaşamazdı çünkü kesin ben kazanırdım tabi o bunu bilmiyordu. Gözlerini deviren az sayıdaki insanlardan biri olduğum için mutluydum.
‘‘ Zaman kaybı! ‘‘ diye diretmeye devam ettim. Elimdeki ceketi aldığında 'yeah!' diye bağırmamak için kendimi zor tuttum ama sırıtmama engel olamadım. Giyip önüme oturdu ve motoru çalıştırdı. Eee? Şimdi ne olacaktı? Ben ona sarılacak mıydım şimdi? Ellerimi ne yapacağımı bilemeyerek kucağımda birleştirdim.
Geriye doğru kollarını uzattı ve bileklerimden tutup ellerimi göğsünde birleştirdi. İster istemez ona sokuldum ve kafamı sırtına dayadım. Teninin sıcaklığını -ne üşümesi ya sıcak bastı beni- ve kaslarını hissedebiliyordum. Ellerimin altındaki göğsü tarifi caizse taş gibiydi. Yola çıktığımızda yanıldığımı anladım; hava soğumuştu ve yağmur çiseliyordu.
Savaş sesini duyurmak için bağırarak ‘‘ Kenara çekiyorum ve ceket ile kaskı giyiyorsun. ‘‘ dedi. Kollarımı daha da sıkarak ‘‘ Hastaneye fazla kalmadı; şeker değilim ki eriyeyim. Bir şey olmaz bana devam et. ‘‘ dedim bende bağırarak. Hastaneye varmamıza bir kilometre kala yağmur şiddetini arttırdı ve bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Motoru park edip hızla hastanenin sıcak, kuru ve korunaklı ortamına girdik.
Savaş ‘‘ Sana niye uydum ki? Bak şu haline; sırılsıklam olmuşsun! ‘‘ Dedi resmen bağırarak. ‘‘ Bana bağırma! ‘‘ diye bende ona bağırdım. Elini kaldırdı ve ben bana vuracağı korkusu ile gözlerimi kapattım. Darbeyi beklerken elini saçlarımda hissettim. Saçımdaki lastiği çözdü ve ‘‘ Saçlarını kurutmalıyız yoksa hasta olursun. ‘‘ dedi sakin bir sesle.
Ben boşuna demiyorum bu çocuk dengesiz diye. Elini cebine attı ve ‘‘ Taksi çağırıyorum evine öyle gidersin. ‘‘ deyince elimi telefonunun üzerine koydum ve ‘‘ Gerek yok, yetimhane buraya çok yakın hem yağmur da dindi. ‘‘ dedim dışarıyı gösterirken. Bana öyle bir baktı ki sustum ve 'dengesiz' diye mırıldanmayı ihmal etmedim.
‘‘ O zaman beni bekleyeceksin. ‘‘ dedi ve bileğimden tutup beni sürüklemeye başladı. Veznede durdu ve bir isim söyledi. Cevabını aldığında asansöre yöneldi ve bende peşinden sürüklenmemek için ona ayak uydurmaya çalışıyordum. Asansörde aynadan kendime baktım. Islak saçlarım kıvır kıvır olmuştu ve uçlarından hala sular damlıyordu. Beyaz kazağım ıslak olduğu için üstüme yapışmıştı ve giydiğim mor atleti gösteriyordu.
Hızla Savaş'a döndüm ve ‘‘ Ceketi alabilir miyim? ‘‘ diye sordum. Bana ilk önce şaşkınca baktı ve üzerimde göz gezdirdi. Kafasını salladı ve ceketi çıkarıp benim giymem için tuttu. Ceketi giydiğimde içinin sımsıcak olduğunu fark edip şaşırdım ve tuhaf bir dejavu hissine kapıldım. Asansörden inip odalar arasında ilerlemeye başladık; bir odanın önünde durduğunda kapıyı açtı ve ben peşinden içeriye girdik. Savaş yatağın hemen yanında durduğunda ben de geride kalıp duvara yaslandım ve camdan dışarısını izlemeye başladım.
‘‘ Dilay! ‘‘ deyince kafamı Savaş'a çevirdim. Dalmıştım anlaşılan ve şimdi iki çift göz üstümdeydi. Yataktan yatan genç bana morarmış ve sıyrıklarla dolu olan şişmiş yüzüne rağmen gülümsediğinde bende ona gülümsedim ve yaslandığım duvardan ayrılıp yatağa yaklaştım. Sağ bacağı alçıya alınmıştı ve sol kolu da sargılıydı.
‘‘ Geçmiş olsun, iyi misin diye saçma bir soru sormak yerine susmayı tercih ediyorum. ‘‘ dedim. Yaralarına rağmen kahkaha atmayı başardı ve ‘‘ ben Cihan, tanıştığıma memnun oldum Dilay. ‘‘ dedi. Savaş yatağın kenarına oturmuş gülümseyerek bize bakıyordu ve ardından ‘‘ Keşke böyle tanışmasaydınız. Başka bir zaman olsaydı Cihan sana acı çekmeden sarkıntılık yapabilirdi. ‘‘ dedi.
‘‘ Hey! Ben bu halim ile bile yakışıklıyım, değil mi Dilay? ‘‘ diye sordu. Ne oluyor la burada? Ben ne kaçırdım? Sanki kırk yıllık arkadaşlarımla muhabbet ediyordum. Gülümsedim ve ‘‘ Yorum yok. ‘‘ dedim ellerimi teslim olurcasına kaldırarak. Savaş kahkaha attı ve Allah'ım! O nasıl bir kahkahadır, kulaklarımda tınısı hala sürerken büyülenmişçesine ona baktım.
Gözlerinin kenarları kırışıyor, inci gibi dişleri ortaya çıkıyor ve insanlara göz ziyafeti sunuyordu. Ve ilk defa onu gerçek anlamda gülerken görüyordum. Birden başımın döndüğünü hissetim belki de kahkahasındandı. Kaloriferin yanındaki koltuğa ilerlerken ‘‘ Siz konuşun ben de izninizle biraz kuruyayım. ‘‘ dedim.
Koltuğu kalorifere biraz daha yaklaştırıp oturdum ve eski okulumdaki arkadaşım Duygu'nun saçları ıslak olduğu zaman yaptığı gibi saçlarımı kaloriferin temiz olduğuna kanaat getirince üstüne yayıp kafamı kollarıma yasladım.
Ceketten hoş bir koku geliyordu, Savaş'ın kokusu. Hemen tanımıştım çünkü ona sarılırken kokusunu resmen beynime kazımıştım; ondan parfümünün adını almalıydım. Sakinleştirici bir etkisi vardı ve yatmadan önce kıyafetime sıkıp uyuyabilirdim. Sesleri gittikçe uzaklaşırken boğazımda bir yanma ile uykuya daldım.
Kâbusumdan uyanmama vesile olan şey bir kıkırdamaydı. Göğsümün üstünde bir ağırlık vardı ve kolumda da sızı. Gözlerimi açtığımda tanımadığım bir kızla karşılaştım. Kolumdan serum çıkarıyordu. Bu bir hemşireydi ve bana muzip bir bakışla bakıyordu. Kafamı sağıma çevirdiğimde göğsümdeki ağırlığın sebebini gördüm.
Savaş mışıl mışıl göğsümde uyuyordu. Tam saçlarından tutup onu kaldıracakken hemşire fısıldayarak konuşmaya başladı ‘‘ Sabaha kadar uyumayıp başınızda bekledi. Uyuyakalmış anlaşılan. Bu arada birazdan doktor gelir taburcu olursunuz’‘ dedi gülümseyerek ve ardından sessizce odayı terk etti.
Elim havada öylece kalakalmıştım. Şu an hastanedeydim ve nedenini de bilmiyordum. Üstüne üstlük dengesiz Savaş sabaha kadar başımda beklemiş, sabaha kadar! Şaşkınlıkla gözlerimi açtım. Demek sonunda uzaylılar beni kaçırıp alternatif evrene bırakmışlardı. Çünkü bu olanlar olacak şey değildi.
Huzursuzca kıpırdandı ve yanıma iyice yerleşmeye çalıştı. Kenara çekilip yan döndüm ve ona daha fazla yer açtım. Huzursuzca gözlerini yummuştu ve çenesini sıkıyordu. Rahat değildi ve sanırım kabus görüyordu. Aklıma gelen bir fikirle Yeni Türkü'nün 'Bana bir masal anlat baba' şarkısını ninni gibi mırıldanmaya başladım.
...
Anlatırken tut elimi
Uykuya dalıp gitsem bile
Bırakıp gitme sakın beni
...
Derin bir uykuya daldığında onu rahatsız etmemek için kıpırdamadan durmaya çalıştım. Yüzü gevşemiş ve daha çocuksu bir hale gelmişti. Ben ne yapıyordum? Tam anlamı ile tanımadığım bir çocukla aynı yatakta yatıyordum, saçını okşuyordum ve onu izliyordum. Bir de ninni söylüyordum. Kafayı yemiş olmalıydım.
Yavaşça yataktan kalktım ve sessizce tuvalete gittim. İhtiyaçlarımı karşıladıktan sonra elimi yüzümü yıkadım ve birbirine girmiş saçlarımı ellerim ile düzeltmeye çalıştım. Üstümde hastane pijamaları vardı, pembe renkli ve bol. Odaya geri döndüğümde bir adam koltuğun üzerine poşetler bırakıyordu.
Arkasını dönüp beni gördüğünde gülümsedi ve. ‘‘ Savaş'a uyandığında söyleyin, Müdürle ben konuştum ve görüşmeyi ayarladım. Her şeyin hallolduğunu ve oğlumu yalnız bırakmadığı için teşekkür ettiğimi de iletin. ‘‘ Dedi ve başka bir şey demeden odayı terk etti.
Demek Cihan'ın babasıydı. Duvarda asılı saate baktım ve saatin yediyi geçmiş olduğunu gördüm. Yatağın yanındaki koltuğa oturdum ve dün olanları düşündüm. En son hatırladığım şey Cihan'ın odasındaki kaloriferlerin yanında olduğumdu. Kolumdaki sızı ve boğazımdaki ağrı neden burada olduğumu açıklıyordu. Hastalanmıştım ve Savaş'ta başımda beklemişti.
Savaş'a baktım, dudaklarında hafif bir kıvrımla uyuyordu. Anlayamıyordum Savaş'ı; dengesizdi, ne yapacağı, ne söyleyeceği belli olmuyordu. Bir gün kötüydü bir gün iyi. Durmadan renk değiştiren bir bukalemun gibiydi.
Çantama kâğıtları koyanda oydu, beni aklamaya çalışanda; ses tellerimi sökecek olan da istifra ettiğimde yanımda olanda. Gözleri bile ruh haline göre değişiyordu. Öfkeli olduğunda kararıyor ve dalgalı bir denizi anımsatıyordu. Mutlu olduğunda hiç görmemiştim gözlerini, belki dün kahkaha attığında gözlerine bakmalıydım; dudaklarına değil.
Gözlerim tekrar dudaklarına kaydı. Dudaklarının kıvrımı daha da büyümüştü. Gözlerine baktığımda uyanmış olduğunu gördüm. Yanaklarım kızarırken uyku sersemi olup dudaklarına baktığımı fark etmemiş olmasını istedim.
‘‘ İyi misin biraz daha? ‘‘ dedi yatakta doğrulurken. Derin bir nefes aldım rahatlama ile.
‘‘ İyiyim, tam olarak ne oldu? ‘‘ diye sordum. Cevap beklerken bana telefonumu uzattı ve ‘‘ Ulaş'a ve Nurdan Abla'na iyi olduğunu bir de sen söyle. ‘‘ dedi. Ayağa kalkıp yanına gittim ve telefonumu aldım.
‘‘ Dün birden ateşin çıktı ve yüksek ateşten sayıklamaya başladın. Hastanede olduğumuz için şanslıyız, hemen ateş düşürücü iğne yaptılar ve serum taktılar. ‘‘ dedi ayağa kalkıp tuvalete giderken. Yorgun değilmiş gibi duruyordu ve bu beni üzüyordu. Umursamam belki de yanlıştı. Ne de olsa ben kaşınmıştım onun suçu değildi hastalanmam. Sabaha kadar uyumamıştı ve bu benim yüzümdendi.
Yatağa oturdum ve Nurdan Abla'yı aradım. İlk çalışta açtı ve. ‘‘ Dilay, kızım sen misin? İyi misin? Gelelim mi yanına? Bak Ulaş daha okula gitmedi, gelip alsın seni. ‘‘ dedi art arda lafları sıralayarak. Gülümsedim ve ‘‘ Sakin ol abla, gerek yok gitsin okula. Hem gayet iyiyim ben, bak sesim hiç hastaymış gibi geliyor mu? ‘‘ dedim.
‘‘ Sesin iyi geliyor ama sen yine de gitme okula bu gün. Dinlen biraz daha, korkarım yorgun düşüp bayılıp kalırsın. ‘‘ dedi telaşlı bir sesle. Sesimi biraz sertleştirdim ve ‘‘ Boşuna evham yapma ablam. İyiyim ben, hadi akşam görüşürüz. Ulaş'a selam söyle, ona özürlerimi ve teşekkürlerimi de ilet. Şule'yi de öp benim için. ‘‘ deyip telefonu kapattım.
Savaş çıkınca yataktan kalktım ve yanına gittim. Koltuğun üstündeki poşetleri gösterip ‘‘ Bunları bir adam getirdi ve 'Müdürle ben konuştum, her şey halloldu, oğlumu yalnız bırakmadığı için teşekkür ederim' dedi. Büyük ihtimalle Cihan'ın babasıydı. ‘‘ diye adamla olan konuşmamızı aktardım. Eline bir poşet aldı ve içini karıştırdı.
Memnun kalmış gibi bir ifade yerleşti yüzüne. Elindeki poşeti bana uzattı ve ‘‘ Bunlar senin hazırlanman için gerekli olan şeyler-eline aldığı bir poşeti karıştırıyordu- bunlarda benim. Banyoda sen giyin. ‘‘ dedi.
Ama ben şaşkınlıktan donup kalmıştım. Savaşın elindeki tişört benimkiyle aynıydı. Bendeki küçük beden üstünde yarım bir kalp olan tişörtü kaldırdım omuz yerlerinden tutarak. Savaş'ta aynısını yapıp kendi tişörtünü inceliyordu. Gözleri benim tişörtüme kaydı ve gözleri şaşkınlıkla irileşti.
Onunla göz göze geldik ve aynı anda ‘‘ Ben bunu giymem! ‘‘ diye bağırdık. Resmen adam bize çift tişörtleri getirmişti. Savaş sağ elini saçlarından geçirip ‘‘ başka çare yok, giyeceğiz ama bir mağaza açılana kadar, sende o zamana kadar sendeki deri ceketi giyersin. Kahvaltıdan sonra bir mağazaya gideriz ve düzgün şeyler alırız’‘ dedi.
‘‘ Benim kıyafetlerime ne oldu? ‘‘ diye sordum merak ederek. Bana gözlerinde anlayamadığım bir bakışla baktı. ‘‘ Hemşirelerden biri yanlışlıkla üstüne elindeki ilacı döktü bende onu attım. ‘‘ dedi omuz silkerek. Yalan konuşuyordu, bunu anlamıştım. Ama üstelemedim ve. ‘‘ Mağazaya gidersek okula geç kalmaz mıyız? ‘‘ diye sordum bu sefer. Ofladı ve beni omuzlarımdan tutup geriye doğru itmeye başladı.
‘‘ Çok soru soruyorsun kedicik -ona şaşkınca baktım, bu Hakan'ın bana taktığı isimdi. Baktı ben ona şaşkınca bakıyorum gülümsedi ve o sırada sırtım banyonun kapısına dayandı- şimdi içeri gir ve üstünü değiştir. ‘‘ dedi.
Kapıyı benim için açtı ve beni içeriye itti. Yapacak bir şey yoktu o yüzden bende poşeti açıp içindekileri çıkardım. Tek kullanımlık diş fırçası ve macun; cep tarağı dediğim katlanabilen bir tarak; iç çamaşırlarını görünce gözlerim şaşkınlıkla açıldı.
Az önce Savaş bunları karıştırmıştı, kim bilir belki de dokunmuştu. Daha da önemlisi bunları babam yaşındaki bir adam almıştı. Utançtan ne yapacağımı bilemedim. Şimdi fark ediyordum, iç çamaşırlarım da üstümde yoktu. Allah'ım! Ne yani Savaş benim çıplak göğsümde mi uyudu? Ahh! Kahretsin! Uyurken hep sutyenimi çıkardığım için anlamamıştım ilk başta sutyensiz olduğumu.
Kıyafetleri mecbur giydim ve saçımı tarayıp dişlerimi fırçaladım. Hazır olduğumda aynadan kendime baktım. Bu insanlar benim beden ölçülerimi nereden biliyorlar? Ahmak Dilay! Elbette Savaş söylemiştir. Çocuk göğsümün üstünde yatmıştı, tabi bilirdi.
Çıkardığım hastane kıyafetlerini katlayıp atılacakları çöpe attıktan sonra odadan çıktım. Savaş odaya giren doktorla konuşuyordu. Yine aynı doktordu ve beni görünce alaycı bir şekilde gülümsedi. Ellerimi havaya kaldırdım ve ‘‘ Tamam, tamam bir dahakine sizi ziyarete gelirim. Söz, hem de sapasağlam. ‘‘ dedim bende gülümseyerek.
Taburcu olduktan Cihan'ı görmek istedim ama Savaş uyuduğunu ve rahatsız etmememiz gerektiğini söyledi. Daha sonra saat 8.30 gibi kahvaltı için bir pastaneye gittik. Giderken karşıma kurda benzer bir köpek çıktı ve ben o anlık korku ile Savaş'a yapıştım. O kadar gülmüştü ki karnına ağrılar girdi ve bu sefer ben ona güldüm. Şimdi karşılıklı oturup simit yiyip çay içerken korkular hakkında muhabbete başladık.
‘‘ Demek şimdi sen; karanlıktan, köpeklerden pardon kurda benzeyen köpeklerden - bunları alaycı bir eda ile söylüyordu - ormandan, yüksekten, karanlık sulardan - gözlerinin içine baktım - ve topuklu ayakkabılardan korkuyorsun. ‘‘ dedi. Her saydığı şey için başımı sallamıştım.
‘‘ Daha önce topuklu ayakkabı giymediğim için korkmak değil de çekiniyorum diyelim. Ama diğer şeylerden korkuyorum. ‘‘ dedim. Bana su ile birlikte doktorun verdiği hapları uzattı. İçtim, kendimi iyi hissediyordum ve İnşallah akşam şarkı söyleyebilirdim. Gülümsedim ve ‘‘ Sen nelerden korkarsın? ‘‘ diye sordum. Kendime inanamıyordum, Savaş'la muhabbet ediyordum. Kesin alternatif bir boyuttaydım.
Bana ters bir bakış attı ve ‘‘ Ben bir şeyden korkmam. ‘‘ dedi kesin bir şekilde. Tek kaşımı alaycı bir şekilde kaldırıp ‘‘ Korkusuz insanlar kaybedecek şeyi olmayan insanlardır. ‘‘ dedim tecrübelerime dayanarak. Bana tuhaf bir bakış attı. O kadar uzun süre baktı ki tedirgin oldum.
‘‘ Hadi, açılmıştır mağazalar. Gidelim! ‘‘ dedi, hızla ayağa kalkıp kasaya doğru giderken. Peşinden gittim ve yakınlardaki bir mağazaya doğru yürümeye başladık. Yan yanaydık ve kollarımız birbirine değiyordu. Savaş o kadar da kötü biri değildi.
Onun ile arkadaş bile olabilirdim. Tabi o, gerçekleri söyledikten sonra, bana dün akşam bir açıklama yapacaktı ve yarım kalmıştı. Ona tam dün ne söyleyeceğini sormak için kafamı kaldırdığımda O'nu gördüm.