İlk gecesinde yanında yine Cansu vardı. Yere koltuk minderlerine oturmuş önlerinde malzemeler karşılarında bilgisayar hem film izleyip hem de boncuk diziyorlardı. Saat akşam on gidiydi. Kapı çaldı. Birbirlerine baktıklarında kaşları çatılmıştı.
“Kim lan bu saatte?”
“Cansu, Umut enişte gelmiş olmasın seni evde bulamayınca.”
“Yok be anam o köyde. Babasıyla çalışacaklardı. Gelmeyecekti ki.”
“Neyse dur ben bir bakayım. Kimmiş?”
Kalkıp kapıya vardığında delikten baktığında iki tane takım elbiseli adam dikiliyordu. Anlamamıştı ama nefesi kesilmişti. Korku gelip oturmuştu ortaya. Cansu arkasından geldi.
“Kim?”
“Bilmiyorum. Takım elbiseli iki adam.”
“Yok artık. Bu saatte hele hele de senin kapında.”
“Sorma yavrum ya FBI ajanıyım da bilgi almaya gelmişlerdir.”
İkisi de konuşuyordu ama diğer taraftan duyulduklarının farkında değillerdi. Kapıya yeniden vuran adam “Ceylan Hanım açın lütfen tesbih malzemelerini getirdik. Dağh- yani Serkan Bey yolladı bizi” dediğinde omuzları gevşeyen ikili yine de tedbir amaçlı ellerine küçük bıçaklardan almışlardı. Meyve bıçakları ne kadar koruyacaksa artık.
Kapıyı açtıklarında ellerinde büyük çantalarla dikilen adamlar kadınlara bakıyordu. Ağır olduğu belli olan dört çantayı kapının iç kısmına bıraktıklarında “İyi akşamlar” dedikten sonra gittiler. Kapıyı kapatan Ceylan çantalara uzaylı gibi bakarken telefonunun melodisi odaya yayıldı. Gidip baktığında Serkan’ın olduğunu görünce cevapladı.
“Serkan Bey.”
“Ceylan Hanım iyi akşamlar. Rahatsız diyorum bu saatte kusura bakmayın.”
“Estağfurullah.”
“Malzemelerin size ulaşmış olması gerekiyor. Geldiler değil mi?”
“Evet az önce geldiler.”
“Tamam çok güzel. Anlaştığımız gibi bir hafta sonra anlaştığımız bir buçuk aylık süreç başlayacak. Eksik bir şey olursa bana ulaşın lütfen.”
“Anladım. Bana güvendiğiniz ve seçtiğiniz için teşekkür ederim.”
“Rica ederim. O zaman şimdiden keyifli çalışmalar dilerim. İyi akşamlar.”
“Sağ olun iyi akşamlar.”
Telefonu kapadığında kalbi hızlı atıyordu çünkü çok iyi para gerektirecek bir işi vardı. Cansu ile hemen çantaları açtılar. Gördükleri ile dudakları aralandı.
“Oha. Bu taşlar gerçek doğal taşlardan. Şu malzemelerin kalitesine bak.”
“Senin kadar anlamıyorum ama gerçekten kaliteli duruyor.”
Biraz ortaya döktüler. Ceylan “Önce doğal taş olanlardan başlarız. Ortak çalışırız ortak alırız ücreti.” Dediğinde ona göz deviren arkadaşı elini sallayıp “Yav he he de ben süs püs işinden alamıyorum. İyisi mi ben sayıp sayıp dizeyim sen süsünü ayarla.” değip geçiştirdi.
O gece saat dörde kadar Cansu saydı dizdi kenara koydu. Ceylan başladı yapmaya. Önce elindeki hazır siparişi tamamladı. Biri dizince devamını yapması da hızlı olmuştu. Tek başınayken bir günde yapacağı siparişi sabaha karşı dörtte bitirmişti. Gözlerinden uyku akarken Cansu evine geçti. Ceylan’ı da çağırdı ama o evinde uyumayı seçti.
Gözlerini kapadığında biraz olsun huzur bulmak istiyordu ama anneydi. Evladı canını ne kadar yakmış olursa olsun düşünmeden edemiyordu. Çoğu geceler üzerini örter aç yatmasına asla izin vermezdi. Gözlerini kapadı ama olmadı. Yan dönüp yastığına sarıldığında iç çekti.
“Şimdi üstü açılmıştır. Örtseler bari. Hava sıcak diye cam açık yatarlar.”
Kendi kendine mırıldandı durdu. Bedeni uyku diye yalvarıp zihnini ele geçirdiğinde sabah ezanı okunuyordu.
Dağhan ise otel odasında rahat edemeyeceğini anlamıştı. Ona, geri dönene kadar da olsa bir ev lazımdı. Yine sahil kesiminden istiyordu çünkü denize resmen hayran kalmıştı. Kendine benzetiyordu. Hırçın, sert, dalgası bol. Kıyıyı döven dalgaların varlığı onun gücünün benzeri gibiydi.
Telefondan genç kadının resimlerini inceledi. Sadece tek bir sosyal medyadan değil diğer sosyal hesabından da takibe almıştı. Oğlunun küçüklük halleri, İstanbul’dayken ki kaldığı semtte var olan parktan kareler ve yanında arkadaşları varken ki küçük kaçamak kahve keyifleri.
Bir şey dikkatini çekmişti. Ceylan o zamanlar kiloluydu. Balık etli kıvamından fazlaydı hatta kilosu lakin şimdi gördüğü kadın olması gerekenden daha zayıf gibi gelmişti gözüne. Resimlerin birinin altındaki birkaç yorum kaşlarının çatılmasına neden oldu.
“Yemiş yemiş sıçamamış.”
“Bu tiple de resim paylaşmazlar mı midem bulanıyor.”
“Sonra kocam neden beni aldattı adlı çalıma.”
“Böyle kadınlarla evli adamlara acıyorum. Bas kıçına tekmeyi ne besliyorsun evde kurbanlık gibi.”
Ve böyle devam ediyordu. Dişlerini sıkan Dağhan “Siktiğimin beyinsizleri” derken telefonu sıktı. Yorum yapan profillere girdiğinde çoğunun erkek olduğunu fark etti. Serkan yanındaydı. Ona “Bizim çocuklara bunları yolla kimler nerede yaşıyorlar bulsun ve Haşmet’ler ziyaret etsin.” Dediğinde önüne konan şeyleri inceleyen adam “Yok artık” demekle yetindi.
Günler sakin geçiyordu. Ceylan kendine yeni bir faturalı hat aldı. Sonra da numarayı önce oğluna sonra da Serkan diye bildiği Dağhan’a iletti. Ev sahibi ile konuşup bir yıllık kirayı peşin vermiş sonrası içine artışa göre bakarız demişti. Çalışıp kazandığı paranın küçük bir kısmını yaşamak için harcayacak kalanı içinde banka da döviz hesabı açtıracaktı. Birikim yapması gerekiyordu.
Dağhan ise sahil kıyısında bahçe içinde büyük bir evi kiralamıştı. Sadece ona ait olması da ayrı bir olaydı. İstanbul’dan arıyorlardı elbette. İşlerinin olduğunu ne zaman geleceğinin belli olmadığını söylese de ara ara uçakla git gel yapması gerekecekti.
Ceylan’ı da takip ediyordu. Hoş genç kadın sadece alışveriş için dışarı çıkıyor onda da fazla kalmadan eve dönüyordu. Birkaç defa daha karşısına çıkmıştı ama kadın tanımamıştı. Her gün hakkında daha fazla şey öğreniyor dokunmadan hatta konuşmadan bile bağlanıyordu. Ceylan onun gözünde tam bir sss kadınıydı.
En yakın arkadaşı Cansu ise onu dışarı çıkarma konusunda zorluyor olacak ki o sürekli konuşup bir şeyler anlatırken Ceylan yılgın ama yine de dudaklarındaki ince tebessüm ile onu izliyor dinliyordu. Bir şeyi de çok iyi anlamıştı. Ceylan deniz aşığı bir kadındı. Ne zaman biraz dışarı çıksa elleri cebinde kulağında kulaklıkları sahil kıyısına iniyor, banklardan birine oturuyor ve öylece dalgalara bakıyordu.
Yine öyle bir gündü bugün. Dağhan hemen çaprazındaki kadını dikkatlice izlerken o yanındaki küçük termostan bardağına kahve döküp içmeye başladı. Dudaklarında yine gülümseme vardı. Genç adam alnına düşen damla ile yağmurun başlayacağını anladı. beş dakika kadar sonra beklediği gibi yağmur yağmaya başladı. Hemen yanındaki şemsiyeyi açtı ama Ceylan da kımıldama yoktu. Elinde şemsiye de görmemişti. Sadece oturdu bir kahve daha içti. Ardından sigarasını yakıp geri yaslandı ve başını geriye yasladı. Gözlerini kaparken üflediği duman yağmurun içine karıştı.
Ceylan ise izlendiğinden habersiz yağmur altında ıslanmaya başladı. Tenine düşen her damla sanki içindeki o yangına düşüyor rahatlatıyordu. Oldum olası severdi ıslanmayı yağmur altında ve özgür bir şekilde ilk defa hareket ediyordu. Artık annem ne der babamın kulağına gider mi düşüncesi yoktu. Dünya yansa bir ahır samanını yakmazdı.
Yağmur şiddetlenince gözlerini açıp kalkmak istediğinde yanında duran şemsiye ile kaşlarını kaldırdı. Etrafına bakınsa da kimse yoktu. Termostu toplayıp çantasına koyduğunda şemsiye ile bakıştı. Bir kez daha etrafına baktığında arkası dönük ve yürüyen adamın varlığıyla aldığı nefesin yavaşladığını hissetti.
Telefonu çantasında çalmaya başladığında dikkati dağıldı. Cevap verdiğinde Cansu “Sakın bana yağmur altında durduğunu söyleme!” diye bağırdığında yüzünü buruşturdu.
“Tamam yavrum söylemem.”
“Kızım sen bir eve gel bak ben sana ne yapıyorum. Halini bilmiyorsun sanki. Çabuk gel çabuk. Atla bir taksiye yürümeye uğraşma.”
“Tamam diyorum aşkım kızma geliyorum. İstediğin bir şey var mı?”
“Kızılcık sopası aşko. Şöyle kırılmayanından.”
Ceylan kahkaha attı.
“Yirim la seni katil civciv. Neyse hadi tutma beni geliyorum.”
“Yol üstünde aktar var. Sana mesaj attıklarımı al gelirken. Sana karışım yaparım. Malum şeklin kayacağı için.”
“Anladım yavrum tamam.”
Telefonu kapadığında çantasını omzuna aldı ama şemsiye ile de bakışmadan edemedi. Zaten ıslanmıştı. Daha fazlası demek acil serum iğne demekti. Şöyle bir baktığında koca sahilde sadece araçlar gelip geçiyordu bir Allah’ın kulu yoktu. Omuz silkti. Şemsiyeyi alıp açtığında kocaman olması kaşlarını kaldırmasına yetti.
“Plaj şemsiyesi mübarek.”
Sapından tutup yürürken bir yandan da kulaklığını taktı. Bu havada sahilde olup müzik dinlemezse olmazdı. Birkaç gündür taktığı şarkıyı açtı ve sahil yolu boyunca yürüdü. Yağmur daha da bastırmıştı ama şimdi en azından ıslanmıyordu.
Şarkı “Ne desem” diyordu. Gitarcı diye takma isimli biri söylüyordu. Oda eşlik etti.
“Ne bir düşüm gerçek oldu dünyada
Ne de bir kuş uçtu ıssız tarlamda
Ne bir haber geldi gittiğin yerden
Ne de gözüm aldım karşı dağlardan
Bir yanımda dağlar, bir yanım sevda
Anladım ki her şey yalan, yalan bu dünya
Bir yanı karanlık, bir yanı mavi
Bir yanımda sevmek varsa, bir yanı fani
Ne desem seni geriye getirmez
Ne desem acımı bitiremez
Ne desem boşa geleceğimiz yok
Ne desem bu aşkı silemez”
İç çekti. Sonra durup kendi kendine güldü.
“Vay arkadaş. Olmayan aşkımız için bunalıma giriyoruz iyi mi?”
Karşıdan karşıya geçip sokak arasına daldı. Aktardan gerekli olanları aldı. Yürümeye devam ettiğinde bir an da hapşırdı. Gözleri büyürken “Hay ben böyle işi. Sıçtık” deyip burnunu sildi. Eve girdiğinde Cansu mis gibi çorba kaynatmıştı.
Elinde kepçe mutfağın kapısının kenarına yaslandığında “Oooo balığımız da gelmiş. Nasılsın bakalım balık hanım. Yağmur iyi geldi mi? Aldın mı kıçına tüm soğuğu. Oldun mu hasta?” dedi. Alt dudağını ısıran kadın “Yani, azıcık. Birazcık. Küçücük.” Derken kıkırdadı. Aynı anda bir kez daha hapşırdı.
“İyi yaşa. Hemen duşa. Çabuk çabuk. Ver aldıklarını hemen çay yapayım. Koş hatun koş.”
Elindekileri bırakan kız suyu damlayan şemsiyeyi de peşinden götürdü. Banyo kapısının iç kısmına astığında sapındaki işleme dikkatini çekti. D.M.Y. dudak büzdü. Markası diye düşündü. Kaliteli bir şeye benziyordu. Normalde asla almazdı ama ıslanmıştı. Çamaşırlarını alıp duşa girdi. Ilık suyla yıkandıkça kemiklerinin kaslarının açıldığını hissetti. İşi bittiğinde kurulanıp giyindi ve çıktı. Saçlarında havlu vardı. Kanepeye oturduğunda yanındaki duvara saç kurutma makinesini taktı.
Saçlarını kuruturken aklına gelenle hızlı davrandı. Cansu “Çay hazır. Az demlensin içersin. Bir daha da seni yağmur altında görürsem valla oklava ile mahalleyi turlarız. Bu arada benim çıkmam lazım. Umut gelecek köye gidecek mişiz. Kaynanam hasta olmuş. Birkaç gün kalırım. Sonra yine buradayım ama” dediğinde ona başını salladı.
Öpüp sıkıca sarıldığı kadını ardında bırakıp kendi evine geçen Cansu eşyalarını toparladı ve o sırada gelen kocası ile köye çıktı. Saçını kurutup salan kadın mutfak tezgahındaki çayı içti. Ardından kabanını ve şemsiyeyi alıp evden çıktı. Bir arka sokaktaki kuaföre gördüğünde selam verdi. Boştu zaten pek kimse yoktu. Çalışan kadınla kısa bir sohbet sonrası kısa bir saç modeli gösterdi ve “Böyle kes lütfen ama benzesin. Absürt bir şey olmasın. Saçlarımı yeni yıkadım kuruttum yıkamaya gerek yok ıslatsan yeter” değip koltuğa oturdu.
Ceylan hep böyleydi. Önemli bir karar almışsa ya da büyük bir dönüm noktasındaysa gider saçlarını kısa kestirir ve yeniliği kısa saçları ile karşılardı. Saçına değen her makas darbesi içindeki ateşe körük oldu. Bir kez şefkatle okşanmamış telleri yere düşerken üzülmedi. Çünkü güçlendiğini hissediyordu.
İşi bitip kuaförden çıktığında saçları oldukça kısalmıştı. Eliyle karıştırdı. Başını sağa sola sallayıp başının hafiflediğini hissetti. Gülümsedi. Ardından yan taraftaki bakkaldan beş paket sigara soda biraz meyve ve abur cubur aldı. Tekti. Dağıtabilirdi.
Eve kadar yürüdü. İçeri girerken yine hapşırdı. Kapısını kilitledi. Saçlarını kuaförde kesim sonrası yıkattığı için rahattı. Aldıklarını dolaba koydu. Çorbadan içti. Biraz uzandı. Üşüdüğünü hissettiğinde üzerine yorganını aldı. Geceye doğru öksürerek ve nefesi daralarak uyandı. Sucuk gibi terlemişti. Boğazı acıyordu ve göğsü ağrıyordu. Baş ağrısı da cabasıydı.
Kalkıp su içti. İlacını alıp üzerini değiştirdi. Kanepeye oturduğunda her yeri ağrıyordu. Çantasının içinden çalan telefonu dikkatini çektiğinde yorgunca alıp Cansu zannettiği için bakmadan açtı ve “Sen sormadan söyleyeyim yavrum çok fena kapmışım şifayı soluğu götümden alıyorum ve galiba ateşim de var. Birazdan taksi çağırıp acile gideceğim ama halim yok.” dedi. Dağhan duyduklarından sonra soluğunu bıraktı.
Tahmin etmişti. Kendini Serkan olarak tanıttığı için içten içe kendine küfretse de konuştu.
“Ceylan Hanım kusura bakmayın bu saatte rahatsız ettim yanlışlıkla oldu da siz iyi misiniz? Sesiniz kötü geliyor.”
Öksürmeye başlayan kadın ekrana baktığında yüzünü buruşturdu.
“Serkan Bey kusura bakmayın bende arkadaşım zannettim bakmadan açıp saçma saçma konuştum.”
“Yok estağfurullah sorun yok da siz iyi misiniz? Gerçekten iyi gelmiyor sesiniz.”
“Biraz şifayı kapmışım ama toparlarım bir iki güne sorun yok. Sorduğunuz için teşekkür ederim.”
“Ne demek siz de artık bizim firmamızın bir parçasısınız. Elbette düşüneceğiz. Ben diyorum ki eğer yanlış anlamazsanız eğer sizi hastaneye götüreyim. Anladığım kadarıyla yalnızsınız. Tek başınıza zor olur. En azından neyiniz olduğunu öğrenir ilaçlarınızı alır sizi evinize bırakırım.”
Ceylan bir an “Hayırdır koçum ne bu konuşmalar” diyecek olsa da kibarca “Teşekkür ederim ama gerek yok ben hallederim. Hatta şu an bir taksi çağırıp çıkıyorum evden. Teklifiniz için sağ olun.” Dedi ama sonradan kafasına dank eden şeyle “Siz beni nasıl hastaneye götüreceksiniz ki? Yani İstanbul da yaşamıyor musunuz?” diye sordu.
Dağhan “Birkaç günlüğüne Ordu’ya geldim. Sizin de burada olduğunu bize verdiğiniz adresten bildiğim için yardımcı olmak istemiştim. Rahatsız ettiysem özür dilerim.” Derken kadının kabul etmesini deli gibi istiyordu. Zaten saçlarını kestirdi diye canı sıkkındı. En azından biraz yakınında olmak iyi gelirdi.
“Anladım. Gerçekten gerek yok dediğim gibi ben hallederim. Düşünmeniz yeter.”
“Tamam siz nasıl isterseniz. Eğer sorun olursa bir telefon yakınınızdayım. Geçmiş olsun iyi geceler.”
“İyi geceler.”
Telefonu kapayan kadın garip hissetti. Hiç görmediği bir adamın sesi tuhaftı. Böyle bariton ağır güçlü söz geçiren. Bazı insanların sesi karakterini yansıtır derlerdi ya konuştuğu adam da bunu yansıtıyordu galiba.
Kalkıp taksiyi aradı. Kimlik cüzdan telefon alıp küçük sırt çantasına koydu ve evden çıktı. Taksi gelmişti. Ordu Devlet Hastanesinin aciline giriş yaptığında ateşi biraz daha yükselmişti. Sıraya girdi. Önce tansiyon ateş ölçümü sonra da ağır olmasına göre yönlendirilecekti. Başı deli gibi ağrıyordu. Son iki kişi kala kapıdan giren iri yapılı bir adam hemen önüne geçip durdu. Ayakta zor duran Ceylan “Beyefendi sıraya geçin lütfen önüme geçtiniz.” Dediğinde adam onu pek tiye almadı. Genç kadın sesini az daha yükseltti.
“Kardeşim sıraya geçsene niye araya kaynak yapıyorsun. Biz enayi miyiz de bekliyoruz.”
Geri dönen adam “Kes lan bekle işin ne” deyip omuzundan ittirdi. Arkadaki kişiye çarpan kadın gözlerinin anlık karardığını hissetse de kendini toplamaya çalıştı. Onu düşmesin diye tutan kişi adama “Bilader kavga çıkmasın geç arkaya. Kadının halini görmüyor musun bir de ittirip duruyorsun. İnsan ol iki dakika can sıkma geç yerine.” Dediğinde Ceylan sendeliyordu.
Kaba adamın “Ne diyorsun lan sen?” diye üzerine gelmesiyle araya giren güvenlik sorunu çözmeye çalıştı. Hastane polisi de geldiğinde “Hem önümüze geçti hem de kadını ittirip hakaret etti.” Diyen adam öfkeliydi. Normal şartlarda o adamı felç bırakır olduğu yere de gömerdi ama şu an ki önceliği Ceylan’dı.