Bir kadın elini bence hiç hamurun içine sokmamalıydı. Zira ben bugün ilk defa tatilin de bana verdiği yetkiye dayanarak poğaça yapmaya karar vermiştim ama bu iş hiçte dışarıdan göründüğü gibi basit bir olay değildi. Öncelikle eğer margarin oda sıcaklığında değilse onu elinin içiyle çömçürürken bir hayli ecel teri döküyordunuz!
Türkçe'de çömçürmek diye bir kelime var mı emin bile değilim ama bu margarin bana yeni bir kelime türettirmişti en sonunda.
Sonra bir de çiğ yumurta hadisesi... Çiğ yumurtayı yoğurmak ve yoğururken bakmamak için çaba harcamıştım.
Yıldırıcıydı...
Fakat sonunda hamuru elime yapışmayacak bir hale getirdiğimde başarmıştım. Hamurla verdiğim bu savaşın kazananı bendim.
Aaaaayyyy viiiiiiiiğn!
Fırın tepsisine hazır kağıt koyduktan sonra üstüne top top yaptıklarımı koydum, sonunda da üstüne yumurta sürüp fırına attım.
Derin bir nefes aldım!
Daha fazla yumurta görmek istemediğimden yumurtaları yok ettim ve çay koydum.
Batırdığım mutfağı toparlamaya başladığım sırada Taner'in uykulu sesi çalındı kulağıma.
"Günaydın..."
Başımı ondan tarafa çevirdiğimde hala uyanamamış görünüyordu. Saçları dağınık, yüzünün sol tarafı yastık iziydi. Bir eliyle gözlerini ovarken esnememek için kendini zorlayarak yanıma geldi. Raftan bir bardak alıp döndüğünde gözlerimi kırpıştırdım.
Ama şu tipi tatlı değil miydi?
"Sana da günaydın." diyip önüme döndüm. Tüm bulaşıkları makineye yerleştirip dolaba kısa bir göz attım.
"Poğaça mı o?" diye soran Taner'e yeniden döndüm ve başımı salladım.
"Kendi ellerimle yaptım!"
Yüzü buruştu. "Öğürme seslerin içeri kadar geliyordu. Duydum!"
"Çiğ yumurta yoğurdum!" dedim sitemle. "Oda sıcaklığında olmadığı için margarin çömçürdüm."
"Çömçürmek mi?" dedi hayretle. "Öyle bir kelime mi var?"
"Var!" dedim. "Yoksa da ben türettim."
Güldü. Ellerini masaya yaslayıp bana baktığında da aşırı tatlı görünüyordu.
Kendimi tutamadım ve ona sataştım. "Ya sen hayırdır? Bugün bir tatlı göründün gözüme. Ne yaptın, akşam yatmadan önce bakım mı yaptın?"
Gözlerini kırpıştırıp cıkladı. "Traş oldum. O bakım sayılır mı?"
Başımı salladım. "Sayılır! İstenmeyen kıllarından arınmışsın."
Bana aldırmadı bile. Ardından en sonunda esnedi ve ayağa kalktı. "Ben gidiyorum."
"Nereye?"
"Banyoya." dedi.
Omuz silktim. "Kas şov yapacak mısın bana?"
Göz devirdi. "Çok beklersin."
"Beklerim..." dedim imayla. "Ben beklemeyi severim."
"Sabah sabah senin bu yüksek enerjine ayak uyduramıyorum. Ayılmam lazım!"
Güldüm. O geldiği gibi sakince gittiğinde bir süre sabah haberlerini izledim. Sabah haberlerinin çoğu akşamın tekrarı ve birkaç bilgilendirmeden ibaretti tabii. Süre tuttuğum fırını ara ara kontrol ederek geçirdiğim vaktin sonunda mis gibi bir poğaça kokusu tüm evi sarınca fırını kapattım. Sıcak poğaçaları sepete koyup geri kalan kahvaltılıkları hazırladığım sırada Taner'de odasından çıktı. Saçını kuruta kuruta buraya geldiğinde ona döndüm.
"Sallama saçlarını! Yemeğin içine girecek."
Havluyu kenara bırakıp masaya oturduğunda çayları da doldurup karşısına geçtim.
Islık çaldı. "Daha başka ne maharetlerin var senin?"
"Bende çok maharet var da üşeniyorum." dedim açık açık. "Yani yapamıyorum böyle biri yap deyince."
"Aman kimse yap demesin." dedi. Poğaçadan bir tane alıp hemen ısırdığında bende uzanıp bir tane aldım ve önce onun tepkisini bekledim.
Lokmasını bitirdikten sonra bana dönüp "Güzel!" dedi. "Tam otlu peynirli poğaça olacakmışta otla peynirini unutmuşsun."
"Ben otlu peynir sevmiyorum." dedim.
"Biliyorum onu." diyip son lokmayı da ağzına atıp çayından bir yudum aldı. "Mis gibi olmuş, ellerine sağlık."
Gülümsedim ve bende yemeye başlamadan önce "Afiyet olsun." dedim.
Sessizce kahvaltımızı yaptığımızda kalan poğaçaları tabaklayarak kenara bıraktım. Masayı toplarken bana yardım eden Taner, bulaşıkları makineye yerleştirme görevini üstlenmişti. "Hala yüzme kursunda kararlı mısın?"
Başımı iki yana salladım. Dün akşam ansızın gelen fikir şu an çok saçma görünüyordu gözüme. Bunca sene yüzme bilmemek hayatımdan hiçbir şey eksiltmemişti, şimdi neden durduk yere başıma dert alacaktım? Hem de çetin geçen bir kışta!
"Neden vazgeçtin?"
"Eğer bir eksiklik olsaydı bu yaşıma kadar gelemezdim. Demek ki maharet değil bu yüzme eylemi."
"Sana inanmıyorum!" dedi. Suyu kapatıp bana döndü ve hayretle "Kendine bir uğraş edinmek, hobi sahibi olmak öylesine bir şey değildir Betül. Biraz kendini düşünemez misin?" dedi.
Masayı sildiğim bezi tezgaha bırakıp sırtımı yasladım. "Yeni bir hobi edinmek bana göre değil. Hobi bana göre değil!"
Yeniden suyu açıp bulaşıkları temizlerken "Tek amacın ev kredisi bitirmek, araba almak, yazlık bakmak olmamalı. Maddi şeylere bu kadar anlam verirken ruhunu nasıl dinlendiriyorsun?" diye sordu.
"Sadece müzik dinlemek yetiyor."
Suyu bir defa daha kapattı ve bana baktı. "Böyle yaşama." dedi. Ben kendimi bu kadar takmıyordum ama dışarıdan o kadar vasat mıydım?
"Nasıl?"
"Sıradan..." dedi. Doğru kelimenin bu olmadığından emindim. Çünkü herkes bambaşka hayatlar yaşıyordu ve kimse sıradan değildi. "Ev bitince araba alacaksın ve onun taksidi başlayacak. Hayatı biraz daha ertelemiş olacaksın! Sonra belki araya bir evlilik girecek, çocuklar, sonra onların bitmek bilmez masrafları, sonra emeklilik ve emekliliğini geçireceğin bir yazlık telaşı başlayacak. Bir bakmışsın altmış yaşını devirdiğinde kendin için hiçbir şey yapmamışsın."
Aslında tam olarak hayalim buydu.
Bir ev, bir araba, hayatımın geri kalanında durmadan kavga edip seveceğim bir eş, bir çocuk ve bir yazlık...
Sıradanlık buysa, sıradan olmak ve bunun için çalışmak neden suçtu ki?
Belki emekliliğimizde kocamla oturup komşularımızla okey oynardık, pişti oynardık. Ne bileyim! Kavga edince bastonumla ona çelme takardım, o benim takma dişlerimi saklardı.
İlaç savaşı yapardık! Kimin daha çok ilacı var kavgası ederdik. Beraber doktor kontrollerimize gider, beraber torba torba ilaç alıp evimize dönerdik.
Emeklilik için on numara aktivite değil miydi?
Sadece benim için sıralama değişikti. Evlenmemeyi hiç düşünmemiştim ama evlenene kadar hiçbir şeyi olmayan biri de olmak istemiyordum.
Gerçek ortadaydı. Kendi hayatını yaşayan bir annem vardı, yanımda olmadığı için onu suçlamıyordum! Bu yüzden onu konforlu hayatında rahatsız edemezdim. Babam uzun süre önce vefat etmişti, akrabalarımızla senelerdir konuşmuyorduk, varlığımı unuttuklarından emindim hatta. Bir nevi hayatta bir başıma sayılırdım. İleride evlenirken bunun problem olmasını istemiyordum.
Yalnızlık yaratana mahsustu! Kaç yaşında olurdu bilmiyorum ama bir gün evlenecektim ve evlenirken paramın olmamasının bir sorun olmasını istemiyordum.
Gerçekler acıdır fakat durum buydu!
"Ben zaten sıradan bir hayat yaşamak istiyorum Taner." dedim. Omuz silkip ona döndüm. "Bir ev, bir araba, bir eş ve bir çocuk istemenin neresi yanlış?"
Bu kadar sakin konuşmam onu şaşırtmış gibiydi. Gözlerime uzun uzun baktı. O konuşmayınca ben devam ettim.
"Bazen seninde sıkıldığın olmuyor mu? Sırtını yaslamak istediğin, konforun olsun istediğin biri hiç olmadı mı? İlla ki birinden bahsetmiyorum, eş olmaktan bahsediyorum!" duraksadım ve ona döndüm bir kez daha. "Ben ay sonunu tek başıma düşünmekten sıkılıyorum kimi zaman! Şu masaya kurulup nereye ne kadar verirsem bana ne kalır hesabını bir başıma yapmak beni boğuyor. Bir gün tüm bu kötü şeyleri bile benimle yapacak birini istemem, onun için bir şeyler biriktirmem suç mu? Bunu tek erkekler mi yapar sanıyorsun?"
İkimizde tezgaha yaslanmış birbirimize bakıyorduk. Demek istediğimi tam olarak anlıyor muydu bilmiyorum ama benim üniversiteden beri verdiğim bir savaş vardı. Belki gizliden anneme verdiğim savaştı aynı zamanda...
"İki kişi evleneceği zaman nasıl ki erkeğin cebine bakıyorlarsa kızın da bir desteği var mı ona bakıyorlar. Babam yok. Kabul etmek istemesem de evleneceğim ailenin bunu koz olarak kullanıp kullanmayacağını bilemem. Kimsenin ağzından 'Onun babası yok.' lafı duymaya katlanamam. Annemse... Bu yaşından sonra ona yük olmak istemiyorum. O halde cebim dolu olsun en azından."
Başını iki yana salladı. "Şu anlattığına bir bak önce!" dedi. "Sence böyle bir ailede mutlu olabilir misin zaten? Maddiyatçı! Belki farkında değilsin ama şunu da söyleyeyim sana: Senin bahsettiğin gibi olan aileler zaten alacakları gelinin kendi ayakları üstünde durmasını istemez. Eğer herhangi bir konuda oğullarını geçecek olursan baş düşman haline gelirsin. Tahminimce de bir çocuk sahibi olunca elini ayağını da bağlarlar!"
Söylediklerinde haklılık payı vardı. Doğru olabilirdi ama ben yine de önce kendimi düşünmek istiyordum. Olmadı boşardım giderdi! Deliydim ama deliliğimin bir sınırı vardı. Kimse bana istemediğim bir şey yaptıramazdı.
Taner sessiz kalmamı kendi haklılığına yormuş olacak ki işaret parmağını üstüme üstüme sallarken tehditle öneri arası bir ifadeyle "Şimdi geleceği bu kadar düşünmeye bir ara veriyorsun ve yüzme kursu var mı diye aşağı inip bakıyoruz!" dedi, sonra duraksadı ve son bir cümle kurdu. "Bu arada evleneceğin adamın ve ailesinin bundan sonra önce benim onayımdan geçmesi gerekecek. Ruh hastası bir sülaleye kütüğünün kaymasına izin veremem."
Son söylediklerine gülerek "Hayırdır, şimdi de abi mi olasın geldi?" diye sordum.
Yüzünü buruşturdu. "Eğer kardeşim olsan şu yaşına gelemezdin emin ol. Çoktan helvanı yemiştik."
Bu defa göz devirdim ve kenara koyduğum tabağı aldım. "Ben Mert'e gidiyorum bu arada."
"Neden?"
"Geçen gün bize tatlı getirmişti. Poğaça götüreyim, ayıp olmasın."
"Hayırdır? Komşuculuk mu oynayasın tuttu?"
Sırıttım. Koltuğun üzerinde duran telefonumu alıp cebime koyarken göz kırptım. "Kim bilir? Bakarsın arabadan önce eş işini hallederim."
"Ha?" dedi. Anlamamış değildi. Bunu dile getirmemi bir hakaretmiş gibi algılıyordu o an. "Pardon?"
"Kusura bakma! Arkadaşına düşmüş olabilirim."
"Sakın Betül!" derken bana doğru adımlamaya başlamıştı ki arkamı dönüp koşarak kapıyı açtım. Terliklerimle koridora fırladığımda kapıda kalakaldı.
"Üzgünüm..."
"Betül!"
Zile dokunduğum an gözlerini yumup açtı ve ağzının içinde söylenip kapıyı çarpmak suretiyle kapattı.
Kaşlarım havalandı. Çok kötü de sayılmazdım değil mi?
Ne dedim? Alt tarafı arkadaşına düştüm dedim!
Bunu da benden çaldığı not defterine ağlayarak yazabilir o halde! Yapacak bir şey yok.