Bölüm 14: Sinir Harbi

1296 Words
Evet anne, farkındayım gelemediğimin ama bu benim suçum değil." dedim. Bininci defa anneme telefonda neden doğum gününe gelemeyeceğimi anlatıyordum. Her şeyi geç benim daha pasaportum yoktu... Pasaport başvurusu bile bir ölümdü, koca bir masraftı. Ama annem anlamamakta ısrarcıydı. Yanında beni istiyor olmasını da az çok anlayabiliyordum. Artık yabancısı olmasa da farklı bir memleketteydi ve özel bir günde beni de yanında görmek istiyordu. Yine de biraz daha anlayışlı olsa işime gelirdi. "Üzüyorsun beni." dedi. Sesi, sahiden alınmış gelse de elimden bir şey gelmezdi. En nihayetinde Osmanlı'yı ben devirmemiştim. Hoş, mevzunun Osmanlı'yla bir bağı da yoktu. Sonuçta Amerika hiçbir zaman Osmanlı'nın olmamıştı ama en azından şöyle bir Bulgaristan'a aşıp Macaristan'a kadar yaklaşabilirdim. "Biliyorum ama özür dilerim anne. Sana söz veriyorum, bir sonraki doğum gününde yanında olmak için elimden geleni yapacağım. Hemen pasaporta başvuracağım. Tamam mı?" Sessiz kaldı. Şımarıklığı bitmiş olacak ki "Peki," dedi birkaç saniye sonra. "Söz verdin ama bak!" "Sözüm söz!" dedim tebessüm ederek. "Doğum gününde ben geleceğim ama yanına." "Gel tabii! Michael amcayı da getir, hatta üvey kardeşim de gelsin." Güldü. "Dediğini duysa 'uvey, o da ne?' derdi kesin." Tebessüm ettim. "Seni seviyorum." "Bende seni çok seviyorum kızım." dedi usulca. Sesine garip bir hüzün çökmüştü. "Seni çok yalnız bırakıyorum, öyle değil mi?" Ben önemli değil, demeye alışıktım. Durum ne olursa olsun önemli değil demek bir refleksim haline gelmişti ama o an hiçbir şey diyemedim. Boğazıma öyle bir yumru oturdu ki yutkunurken güçlük çektim sanki. Hani aynı evde olmasakta hatta aynı şehirde olmasakta eskiden bir evimin olmasının verdiği rahatlık vardı içimde. Canım sıkılırsa eğer başımı alıp gideceğim, çözemediğim dertlerimden kaçmak istersem sığınacağım bir annem vardı aynı göğün altında. Tek bir otobüse bakardı! Bir uçak biletiyle iki saate kollarında olurdum en geç... Fakat şimdi aramıza şehirler, ülkeler, hatta kıtalar girmişti. Yalnız değilim demek daha ağırdı o an. Çünkü hiçbir şey annenin yerini tutmazdı. Kızmıyordum ama kırılmadan da edemiyordum. Sessizliğim ona bir cevap olmuş olacak ki "Özür dilerim." dedi. "Daha sık geleceğim yanına." Dolan gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp yanaklarıma düşen yaşları sildiğim esnada kapı kilidinin sesini duydum. Akabinde de içeri giren Taner kısa bir an bana bakıp ayakkabısını çıkarmak için eğildi. Burnumu çekip gülmeye çalıştım. "Tek hatalı sen değilsin. Hala pasaportum yok. Biliyorsun..." Taner, başını kaldırıp bana baktığında başımı diğer tarafa çevirdim ve boğazımı temizledim. "Anneler hep evlatlarını düşünür." dedi. Onunda sesi titriyordu. "Her gün aklımdasın Betül. İçim gidiyor inan..." "Tamam anne..." dedim çaresizce konu kapansın diye. Çünkü biraz daha uzarsa ağlamaya başlayacaktım ve bu kendimi tuttukça bir krize dönüşecekti. "Hata mı ediyorum?" "Hayır!" dedim hızla. "Anneler hep evlatlarının peşinden koşamaz! Ben koca kadınım! Ne kadar peşime takılacaksın ki? Hayatını yaşaman daha iyi, asıl peşimde olsan kendimi kötü hissederdim." Taner'in odaya girdiğini işittim. Büyük ihtimalle beni rahatsız etmek istemiyordu o an. Burnumu çekip "Şimdi benim biraz işim var." dedim. "Yemek falan da yapacağım. Sonra konuşuruz olur mu?" "Tamam..." dedi. Sesi kötü geliyordu ama eminim Michael amca onu yalnız bırakmazdı. Telefonu kapattıktan sonra bir süre öylece oturup kaldım. Birkaç gün sonra annemin doğum günüydü. Beni arayıp gelip gelemeyeceğimi sorduğu an kötü hissetmeye başlamıştım zaten. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım ve yanaklarımı silip mutfağa doğru ilerledim. Yemek falan hikayeydi, eğer biraz daha telefonda kalsam ağlar onu da üzer, kendimi de üzerdim. İkimizin de eline kötü bir günden fazlası geçmezdi. Önce bir bardak su içtim. Ardından tezgahtaki meyve tabağını masanın üstüne koyup durdum. Dolaptan pirinç dolu bir kavanozdan bir bardak pirinç aldığım sırada tek elimle süzgece uzanmaya çalışırken elimin tersi ile kavanoza çarptım. Kavanoz büyük bir şangırtı ile yere düşüp parçalara ayrıldı, pirinçler etrafa saçıldı ve ben elim havada kalakaldım. Bardağı tezgaha bırakıp yere uzandığım sırada dolan gözlerim yüzünden doğru düzgün görememeye de başladım. Çenemi sıkarken gözlerimi yumup bekledim öylece. Ellerim titriyordu. Sadece ellerim değil tüm bedenim titriyordu... "Betül?" diye bir ses geldi önce, ardından da Taner göründü mutfakta. Telaşla yanaklarımı silip camları toplamaya başladığımda "Önemli bir şey yok." dedim hızla. "Kavanoz kırıldı ama topluyorum. Gelme sen, ayağına cam batar!" Elimin içinde topladığım cam parçalarının bir tanesi avcumu kestiğinde irkilip camları elimden attım. Ama bir güne bu kadar kötü an yetmez mi? Neden ben? "Elin kanıyor!" diyerek telaşla yanıma gelip beni ayağa kaldıran Taner kızacak gibi olsa da o an suratımı görmesi bile susmasına yetmiş olacak ki önce ayağıma baktı. "Neden terlik giymiyorsun?" "Alışkın değilim." derken olabildiğince toparlama derdindeydim ama o da pek mümkün değildi. Çünkü artık o sinir krizi gelmişti ve ben sadece ağlıyordum. Çenemi daha fazla sıkmayı bıraktığımda bir hıçkırık kaçtı dudaklarımdan. Ardından arka arkaya hıçkırıp açık seçik ağlamaya başladığımda Taner'i gerdiğimin farkında bile değildim. Beni kendine doğru çekip sarıldığında alt dudağımı ısırdım susmak için ama sonu sadece acı oldu. Ağlamak kenara dursun bir de susamıyordum. Sırtımı aşağıdan yukarı doğru sıvazlarken sadece bekledi. Ben henüz yeni değiştirdiği üstünü salya sümük ağlayarak berbat ederken tek yaptığı sakince sırtımı sıvazlayıp saçlarımı okşamak oldu. Yaklaşık beş altı dakikanın sonunda hıçkırıklarım bittiğinde nefes almakta güçlük çeker gibi birkaç kez iç çektim. İç çekerken titreyen bedenim Taner tarafından daha sıkı sarıldı. Yalnız olduğum için ağladığımdan emin olsam da bu tutuş beni istemsizce huzurlu hissettirdi. Taner, fark etmeden beni bir kez daha üzdü. Dudaklarım titediğinde yeniden ağlayacağımı hissedip çenemi sıktım. Ellerim istemsizce sırtına sardığım tişörtü sıktığında "Sıkma kendini." dedi. Başımı omzuna gömüp gözlerimi yumduğumda başımın üstünden öptü. Bunu bilerek yapmadığından neredeyse emindim ama içimde bir yerlere dokundu sanki. Kalbimin ritmi şaştı kısa bir an. "Daha iyi misin?" diye sorduğunda başımı iki yana sallayıp daha sıkı sarıldım ona. "Seni mutfaktan çıkarmamız lazım." dedi usulca. "Elin çoktan kan gölüne dönmüştür Betül." Omuz silktim. Şu an öldürseler konuşmazdım, ağlamak bana yakışmıyordu. Tüm yüzüm şişiyor, sesim inanılmaz bozuluyordu. Bu yüzden yalnız ağlamak daha iyiydi benim için. Kimse bu halimi duymuyor, görmüyordu. "Betül..." dedi sitemle. "Seni kucağıma alayım mı?" Başımı salladım bu defa olumlu bir şekilde. Ellerimi sırtından çektiğim an boynuna dolayıp yüzümü iyice sakladım. Sanki birazdan beni bıraktığında suratımın halini görmeyecekmiş gibi. Ellerini belime ve dizlerimin arkasına koyup beni kaldırdığında omzuna sıkı sıkı tutundum. İtiraz etmeden beni dikkatlice mutfaktan çıkardığında ve salondaki koltuğa oturttuğunda itiraz etmedim. Kollarımı boynundan çektikten sonra yaralı olmayan elimle yüzümü sildim ve burnumu çektim. Hiçbir şey demeden uzaklaştı ve birkaç dakika sonra geri geldiğinde elinde ıslak bir bez vardı. Önümde diz çöküp avucumun içini ıslak bezle temizledi ve sonrasında avucumun içindeki yaranın üstüne pamuk koyup sardı. Sessizce elimi izledim. İşi bittikten sonra bezi eline alıp ilk kez bana baktı. Yüzüme düşen saçları kulağımın arkasına sıkıştırıp "Canın o kadar çok mu yandı?" diye sordu. Gözlerim yeniden dolarken başımı salladım. Gözlerimin dolduğunu gördüğü an ayağa kalkıp yanıma oturdu ve kolunu omzuma sarıp başımı göğsüne koymamı sağladı. "Bir daha camları tek başına temizlemeye çalışma." dedi. Halbuki ağlayışımın sebebinin elimin kesilmesi olmadığını o da biliyordu. Suçu cam parçalarına atmak daha kolaydı. Başımı salladım. Saçlarımı okşadı ve sadece sakinleşmemi bekledi. Çok sinir krizi geçirmezdim. Her zaman dile getiriyorum ama sağlam bir bünyem vardı benim. Fakat annemin sesini duymak ilk defa bu kadar kötü yapmıştı beni. Belki de neredeyse bir senedir görüşmüyor olmamız yüzündendi... Gözlerimin acıdığını hissediyordum. Taner omzuma ufak ufak vurarak beni sakinleştirdiğinde ve derin nefesler aldığımdan olsa gerek uykum gelmeye başlamıştı. Tüm sinirimi ve stresimi birkaç damlayla atmış gibiydim. Birkaç damla olduğundan emin miyiz? Burnumu çekip ellerimi beline sardım ve gözlerimi yumdum. Taner itiraz etmeden arkasına yaslandığında onunla birlikte bende geri gittim ve rahat bir pozisyon aldım. Uyumak artık daha kolaydı. Dünkü poğaça mezvusundan sonra benimle konuşmadığı halde şu an bana destek olması o kadar iyi gelmişti ki. Belki de haklıydı... Hayatı o kadar erteliyordum ve geleceğe hak ettiğinden fazla değer veriyordum ki bugün stres dolu vücudumu bile kontrol edemiyordum. Hobi edinmek, öğrenmek o kadar zor değildi ya! Uyku ile uyanıklık arasında bir yerlerde kısık sesimle "Yüzme kursuna katılacağım." dedim. Taner usulca "Yokmuş." dedi. "Kursa katılan kişi sayısı az olduğundan açmamışlar." "O zaman sen öğret bana..." diye mırıldandım. "Sen yüzme biliyorsun." Eli saçlarımı okşamaya devam ederken "Tamam..." dedi. "Şimdi uyu." Hayal meyal "Sende uyu..." dediğimi hatırlıyorum. Sonra tamamen uyuyabildim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD