Bölüm 11: Körü Körüne Güven

1257 Words
Masanın üstünde duran ufak, pembe not defteri dikkatimi çektiğinde henüz duştan çıkmamış, su sesi gelen banyoya kısa bir an baktım. Normalde insanların özeline saygım vardı, önümde açık bir günlük olsa dönüp bakmaz sahibine verirdim fakat söz konusu bu pembe defter her ne ise Taner'in karmaşık malzemeleri arasında adeta parlayarak beni kendisine çekiyordu. Bir...tanıdıklık hissi mi desem? Yoksa sahiplik mi? Daha doğrusu bir şüphe! Elimdeki bardağı tezgaha bıraktıktan sonra ağır adımlarla masaya yaklaşıp elimi deftere uzattım. Kısa bir an için vazgeçecek olsam da pembe kapağın köşesindeki mavi mürekkep bu fikri def etti aklımdan. Üniversitede bir günlükten ziyade unutmak istemediğim, güzel anılarımı not ettiğim bir defter vardı. Pembe kapağı ve içindeki post-itlerine aşık olup almıştım. Gereksiz hiçbir şeye elimi sürmediğim tutumlu öğrencilik senelerim arasında benim için çılgın sayılabilecek bir israf alışverişiydi. Defteri elime alırken kaybettiğim o gün geldi aklıma... Üzülmüştüm. Yemek masasının sandalyesine oturup kapağı araladığım an tam da tahmin ettiğim gibi bana ait olduğunu da anlamış oldum. İlk sayfada onu aldığım tarih, saat ve parası not edilmişti. İstemsizce sırıttım. Sayfaları usulca çevirirken eski bir dostla ansızın karşılaşıp anıları ayaküstü yad eder gibi bir telaşım ve heyecanım vardı. Bu pembe kapaklı defter bir sırdaştan çok fotoğraf makinesiydi. Fotoğraflayamadığım her şeydi. Sayfaların arasından düşen ufak bir fotoğraf kucağıma yer edindiği sırada artık su sesi gelmiyordu. Kucağıma düşen fotoğrafı elime aldım. Bir alışveriş merkezinde bir fotoğraf kabininde çekindiğimiz dörtlü bir karttı. Her karede farklı bir poz vermiştik, arkamızda asla gidemeyeceğimiz Paris'in Eiffel Kulesi... Şimdiden farklı görünmüyorduk ikimizde. Benim saçlarım daha uzundu, onunsa göz bebekleri daha parlaktı. Fotoğrafın düştüğü sayfayı araladığımda tamamen solmuş ve hatta yaprakları eksilmiş bir papatyanın kağıda bantlı olduğunu gördüm. Hatırlıyordum. O gün, ilk defa Taner'e karşı bir şeyler hissettiğimi sanmıştım. İstemsizce gülümsedim. İnsan sık sık bir arada olduğu bir başkasına körü körüne güvenmeye başladığında aşık olduğunu sanabiliyordu. Ya da aşık olduğunda mı birine körü körüne güveniyordu? En son birlikte olduğum sevgilimden dokuz ay önce ayrılmıştım. Ama nedenini de pek hatırlayamıyordum. Uzun süredir bu alemden uzak olmak belli ki beni biraz hamlaştırmıştı. Kapının çarptığını duydum. Ardından da Taner'in küfrettiğini. Sesiyle birlikte ona doğru döneceğim an "Dönme!" diye bağırdı. "Çıplağım." Sırıtarak ona doğru döndüm ve defteri kapatıp bacak bacak üstüne attım. Bir baştan aşağı süzmedim dersem yalan olur. Yıllar ona belli ki biraz da vücut gelişimi katmıştı. Ufak bir ıslık çalıp "Maşallahın var." dedim sakince. Bizde güzele güzel demek adettendi. "Beğendim!" Kısa bir an duraksayıp hiçbir utanma belirtisi göstermediğimden olsa gerek kollarını beline koydu. "Biraz insan ol be! İnsan!" "İnsanlık mı? O nasıl olunuyor?" "Biraz saygıyla başlayabilirsin mesela. Benim üzerimde dene! Çıplak olduğumu gördün ve bana saygılı olduğundan gözlerini kapattın gibi!" Dudaklarım yer çekimine meydan okurken arkama yaslanıp omuz silktim. "Kimse sana evde çıplak dolaş demiyor. Hem sende bana saygılı ol ve kırk yılda bir elime geçecek bu şansın tadını çıkarmama izinver." Başını iki yana sallayıp bana laf yetiştirmenin bile ne kadar anlamsız olduğunu kabul ederek odasına doğru ilerledi. Belki de fark etmediği pembe defterimi yeniden açtığımda papatyanın üzerinde yazan ufak yazıyı tekrar okudum. Mutlu bir evliliğin sırrı eğer gülmek, deli gibi eğlenmek ve daima yan yana olmaktan zevk almaksa evleneceğim kişi kesinlikle Taner olurdu. Çünkü onunla yaptığım her şey bana keyif veriyor, bu hissi de unutmak istemiyorum. Gülümsedim. Şimdi onunla olmak bana sadece rahatsızlık veriyordu. O ne hisseder bilmiyorum ama benim aklımda olan tek şey daima onun habersizce gidişiydi. Onunla son anımın olduğunu bile fark ettirmediği andı. Üstelik bunu sonradan fark etmiştim. Gittiğinde... Birkaç güne döneceğinden emin olduğum halde o birkaç gün birkaç yıla dönüştüğünde. İstemsizce defterdeki sayfaları karıştırıp son yazdığım satırları bulma ümidiyle bakındım. Son sayfada şu yazıyordu. Bu aralar Taner biraz sessiz... O hep sessizdir ama bu farklı bir sessizlik sanki. Bana bakıyor. Fark etmediğimi sanıyor ama bende bana bakmasına izin veriyorum aslında. Dalıp gidiyor. Nedenini sormuyorum, anlatmaz çünkü. Yine de merak ediyorum. Umarım üstesinden gelip bir gün ansızın tıpkı eskisi gibi neşeli, hiçbir şey olmamış haliyle çıkagelir. "Bir gün ansızın tıpkı eskisi gibi neşeli, hiçbir şey olmamış haliyle çıkagelir..." Son sayfa... Defterimi kaybettiğim o gün. Zaten bundan bir gün sonrası mezuniyetim, onunsa mezuniyetine bile katılmadan ortadan kayboluşu. Yüzüm istemsizce asıldı. Gözlerimin yandığını hissettim fakat tuttum kendimi. O sorunu çözmesi beş sene mi sürmüştü? Eski haliyle ansızın çıkıp gelmesi tam beş senesini mi almıştı? Hasta mıydı? Yoksa kayıp mı? Dudaklarımı birbirine bastırıken birkaç gün önce bana hastanede verdiği o söz geldi aklıma. Taner, o gün hastanede bana eve gelince her şeyi anlayacağını söylese de Funda buna engel olmuştu. Bayıldığım haberi ışık hızıyla yayıldığı için soluğu bizim evde almıştı. Kahvaltı yaptığımdan emin olmak için de iki gün bizde kalmıştı. Taner'le oturup konuşacak vaktimiz olmamıştı. Bugünse Funda sonunda evine dönmeye karar vermişti. Şimdi evde yalnızdık yine de bu birkaç cümleyi okumak bana garip bir huzursuzluk verdi. O zamanlar birbirimize saygılıydık fakat şimdi? O, bana anlatmak istemiyordu. Hatta bana özel bir tavır da değildi bu! Anlatmak istemiyordu. Eğer mesele beş senede bile aşılması güç bir mesele ise belki de hala içinde baş etmeye çalışıyordu. Bense onun kabuk bağlayan yarasını tekrar açmak istiyordum. Bir gün ansızın tıpkı eskisi gibi neşeli, hiçbir şey olmamış haliyle çıkagelmişti işte. Daha ne istiyordum? Evin içinde bir kapı sesi daha duyuldu. Elimdeki defter bana ait olsa da artık onunmuş gibi hızlıca yerine bırakıp üstüne birkaç defter koydum ve gizledim. Söyleniyordu. Arsızlığımdan yakınıyordu. "Sanki hiç çıplak erkek görmemiş gibi... Hiç mi denize gitmedin ömrün boyunca? Bu ne kas merakı? Her kas gördüğünde oturup izliyorsan işimiz var seninle." Ona doğru döndüm ve sandalyesinden kalktım. Ben kalkınca kısa bir an üstüme bakıp başını salladı. "Neden erken geldin?" "Ofiste covid pozitif bir arkadaş vardı. Temaslılara test yapıldı ve eve gönderildik." Bir adım geri çekilip "Hasta mısın?" diye sordu. "Negatifim ama yine de bir hafta ücretsiz izin verdiler. Bol bol dinleneyim diye. Malum geçen gün de bayıldım zaten." Başını salladı. Yeniden bana doğru adımlarken söyleniyordu. Hala! "Sen hep negatifsin zaten. Bu yeni bir şey değil." Yanımdan geçip sandalyeye oturacağı sırada kolundan tutup durdurdum onu. Gözleri bana döndü. Derin bir nefes aldım ve kollarımı beline sardım usulca. Ben bazen düşüncesiz olabiliyordum. Nedenine, nasılına durmadan takıyordum. Halbuki tüm bunlar karşımdakini üzüyorsa ne gerek vardı? Tek bir şeyi bilmem yeterdi. "Bu ne için?" diye soran Taner, ellerini omzuma koyup hafifçe vurduğunda tebessüm ettim. "Kaslarını hissetmek için!" "Ne?" diyerek beni ittiğinde kısa bir an göz göze geldik. "Sen cidden fesatsın. Gece yatarken kapımı kitlesem iyi olacak." Ona aldırmadan bir kez daha sarıldım. "Yine ansızın gider misin?" Duraksadı. Beni itmek için çabalayan elleri aniden durduğunda daha sıkı sarıldım. "Yine bir anda ortadan kaybolur musun diye sordum!" "Hayır!" dedi hızlıca. "Bir daha hiçbir yere gitmeyeceğim. Ölsem de gitmem!" Başımı kaldırıp çenemi göğsüne yasladım. "Söz mü?" Başını salladı. "Söz. Sözüm söz!" Kollarımı geri çekeceğim esnada bu defa o bana sarıldı. Başını eğip bana baktığında kaşlarım havalandı. "Yemek yedin mi?" Başımı iki yana salladım. "Yemedim." "O halde yemek yapalım." Başımı yeniden salladım. "Olur." Duraksadı ve yüzünde pis bir sırıtış oluştu. Hoşuma gitmeyecek bir şey geliyordu. "Bu arada... Bende hissediyorum." Kaşlarım şüpheyle havalanırken bir soru sordum. "Neyi?" Gözleri kısa bir an göğüslerimi işaret etti. "Kaslarını." Yüzümü buruşturup kollarından sıyrıldım. "Terbiyesiz!" Masadan telefonunu alıp yanımdan geçerken omuz silkti. "Kas delisi olan sen, bir gerçeği dile getirince terbiyesiz olan ben mi?" Gözlerimi yumdum ve derin bir nefes aldım. Tamam... Sakin olalım. Bunu ben başlattım. Çok normal. Alttan al. Bir sefere mahsus. Öldürme. Öldürürsen cezası var, üstelik ona verecek beş kuruşum yok. Hoş, ölürse para boşa çıkar. Bir taşla iki kuş! Sanki aklımdan geçenleri okur gibi aniden bana döndü. "Ya da sen git biraz dinlen. Ben yemek hazırlarım. Senin mutfağa girmen, benim hayati tehlikem demek." Gülümsedim. "Bugün olmasa da ölümün bir gün benim elimden olacak." Başını salladı. "Sen nasıl istersen." Ben nasıl istersem...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD