Esnemekten çenem artık yerinden çıkmak üzereydi, sabahtan beri içtiğim dördüncü kahve bile ayılmama yardımcı olmuyordu ve benim bugünüm inanılmaz yoğun geçiyordu. Yorgun olduğum için daha yoğun geçtiği falan da yoktu üstelik. Öğle yemeği içinse neden olduğunu hala anlamadığım bir şekilde şirketin bizzat sahibi olan Suat Bey ve Aslan Hanım'la yemek yiyecektik.
Suat Hanım'la Aslan Bey mi demek istedin?
Anlayan bir şekilde anlıyor derdimi!
"Ya ayakta uyuyorsun!" dedi sonunda bir işi olduğunu hatırlamayı başaran Fatih, masasındaki peçete kutusunu bana doğru attı. Fakat geç fark ettiğim için kafama çarpmasını engelleyemedim.
"Atmasana kafasına kızın!" diyen Yasemin yere düşen peçeteye uzanıp aldı.
Elimle başımı ovarken ona ters ters bakıp bardağımdaki son yudumu da içtim.
"Suat Hanım ne konuşacak bizimle?"
Fatih bilmem der gibi omuz silkti. "Beni aşağıda görünce hangi departmanda olduğumu sordu, sonra da bu öğlen beraber yiyelim dedi. Nedenini söylemedi."
"Küçülmeye mi gidiyoruz?"
Didem gözlerini kocaman açıp hepimize göz attı. "Önce bizden mi kurtulacak?"
Fatih'te bu paronoyaklığa kapılmış olacak ki yutkunup Didem'e döndü. "Deme öyle abla! Ya gerçek olursa?"
"Şu an bana abla demene bile kızamayacağım Fatih! Kendi derdime düştüm."
Bardağımı elime alıp ayaklandım ve onlara bakmadan odadan çıktım. Bir kahve daha içecek yerim kalmamıştı. Bu defa soğuğa çıkıp şok etkisiyle ayılmak vardı aklımda.
Bardağı tezgaha bıraktıktan sonra terasa açılan koca camlı kapıyı açtım ve dışarı doğru bir adım attım. Fazla yukarıda olduğumuzdan esen sert rüzgar gözlerimi kısmama sebep olurken hava tam olarak yorganın altına girip dizi izlemelikti.
Dün gece o kadar çok fikir üretip nedenler aramıştım ki kendi kendime, bir türlü uyku tutmamıştı. Kafamı karıştıran şey Taner'di. Dün geceyi başarılı (!) bir şekilde noktaladıktan sonra odama girip hızla yatağa yatsam bile uyumam neredeyse gece dördü bulmuştu. Bir buçuk saat sonra ise alarmımla uyanmaya mahkum olmuştum.
Tüm bedenim ağrı çekiyordu. Sanki ayak bileklerimde beşer kiloluk fazladan yük taşıyormuşum gibi adım atmam güçtü.
Üstü kapalı kısma ilerleyip bir banka oturdum ve suratıma suratıma esip burnumun akmasına sebep olan rüzgara sırtımı döndüm. Ayakkabılarımı usulca ayağımdan çıkarıp bileklerimi ovmadan edemedim.
Bazen her şeyi bırakıp annemin yanına gidesim geliyordu.
Ülkeme olan aşkımdan falan kaldığım yoktu benim. Beni korkutan asıl şey dilini dahi bilmediğim bir memlekette yaşam savaşı vermekti.
Başarısız eğitim modellerinin kurbanından biriydim ve maalesef ki bu işime gelmişti her zaman.
Halbuki bir lisan, bir insan değil miydi?
Kendi hayatımın en iyi şartlarında yaşıyordum. İyi bir işim, kredisini zor da olsa ödemeye devam ettiğim güzel bir evim vardı. Kredimin bitmesine on üç ay kalmıştı.
On üç ay sonra kendime koyduğum hedeflerin birini daha tiklemeyi başaracak ve sonraki hedefime geçebilecektim.
Hiçbir şeyi olmayan insanlar durmadan benim gibi bir şeylere sahip olmak için köpek gibi çalışırlardı işte...
Yeniden makyaj yapmakla uğraşmak istemediğim için elimi yüzümü yıkamayı es geçip tekrar mutfağa girdim. İçim, içinde sıkışıp kaldığım bu saçma durum arasında çok yıpranıyordu sanki. Hangi bir derdime yanacağımı şaşırmıştım?
Evime mi? Arkadaşlığıma mı? İşime mi?
Saçlarımı ensemde toplayıp boynumu ovuşturarak odaya girdiğimde hala Suat Hanım'la neden yemek yediğimiz teorileri ortada dönüyordu. Hiç onlara katılacak halim olmadığından masama geçer geçmez yüksek sesli, rahatsız edici bir müzik açıp kulaklığımı taktım. Beynimi farklı duyularla uyarmaktan helak olmuştum, tabii beynimde uyarılmaktan bir hal olmuştu kesin.
Bir süre başarılı bir şekilde bu da işe yaradı. Fakat sonrasında ayaklanan Yasemin masama tıktıkladığında kulaklığımı çıkarıp ona bakmak zorunda kaldım.
"Geç kalmayalım yemeğe. Beş dakika önden çıkmaya ne dersin?"
Başımı belli belirsiz sallayıp arkama astığım ceketimi üstüme giydim. Çantamı da takıp içindeki her şeyi kontrol ettim ve bilgisayarı kapattım.
Fatih önümüzde birlikte asansöre binip zemin kata inmeyi beklerken Didem aynada makyaj tazeliyor, Yasemin'se öğle yemeği için sözleştiği kişiden özür diliyor gibiydi. Fatih telefonuyla ilgileniyordu. Bense tüm bedenimi asansörün duvarına yaslamış ayakta kalma savaşı veriyordum.
Asansör zemin katta durup kapıları açıldığında en son ben indim kabinden. Garip bir dürtüyle etrafa göz attığımda kimi görmeyi bekliyorsam artık göremediğim içinde üzülmüştüm.
"Suat Hanım'ın attığı konum zaten çok yakın." diyen Didem, Fatih'in telefonunu almış haritadan inceleme yapıyordu. Yasemin'se benim yanımda yürürken sanki düşmemi bekliyor gibi tetikteydi.
Didem bize döndü ve derin bir nefes aldı. "Keşke bir saat uyusaydın Betül. Halinden bile belli hasta olduğun şu an!"
Gülümsemeye zorladım kendimi. "Ben üniversitede uyumadan okula gittiğimi bilirim."
"O üniversitedeydi." dedi Yasemin, en sonunda çareyi koluma girerek bulmuştu.
"Doğru!" dedi Fatih. "Pek iyi gözükmüyorsun. İzin alsan nasıl olur? Biz durumu idare ederiz."
"Boşu boşuna izin alamam." dedim. "Sadece uykusuzum o kadar."
"O uykulu bakan gözlerinden belli."
Konunun benden kopmasını sağlayan şey olmasa da Didem'in endişeli sesi tekrar bizi Suat Hanım'ı düşünmeye itti.
On dakika sonra şık bir restoranta girip bir masaya oturduğumuz zaman kendimi daha iyi hissediyordum. Gelir gelmez bardaklarımıza doldurulan suyu içtiğimde midemin bulandığını hissettim.
Lavaboya gitmek için ayağa kalktığım esnada ise dönen başımla bir süreliğine masaya tutunmak zorunda kaldım. Benim yalpalamam diğerlerinin de dikkatini çekti. Fatih hızla kolumu tuttuğunda onu durdurdum.
"Lavaboya gidip geliyorum."
Yasemin sandalyesinden kalkarken bir şeyler söylese de pek işitemedim. Masaya doğru gelen birkaç kişi dikkatimi çekse de masadan elimi ayırıp attığım ilk adımla birlikte başım döndü ve gözlerim karardı. Bilincimin bulanması saniyeler sürdü ve ben zemine çakılmadan önce acı hissetmeyecek kadar kendimden geçmeyi başardım.
Gözlerimi yeniden açtığımda ise kendimi tek kişilik bir acil müdahale odasına benzer dar bir odada buldum. Yarısı beyaz, diğer yarısı mavi olan duvarlar ve burnuma gelen güzel koku hastanede olduğumu anlamama yetti.
Koluma takılı serumu kablosunu takip ederek baş ucuma baktığımda serumun bitmek üzere olduğunu gördüm. Başımı odada birini bulma umuduyla öteki tarafıma çevirdiğimde ise karşılaştığım boşluk doğrulmama sebep oldu.
Kapı birazdan açıldığında gördüğüm suret, bizzat dün akşam kavga edip suratına kapıyı çarptığım Taner olunca şaşırmadan edemedim. Elinde tuttuğu iki şişe suyla içeri girdiği an beni uyanık görünce duraksadı ve derin bir nefes aldı.
"Sonunda uyandın." dedi sakince. Yanıma gelip elindeki şişeleri kenara bıraktı ve alnıma elini koydu. "Daha iyi misin? Nasıl hissediyorsun?"
Elini alnımdan çektiğinde belli belirsiz başımı salladım. "İyiyim..." diye mırıldandım.
"Serumun bitmek üzere." dedi. "Hemşireye haber vereyim önce."
Yeniden odadan çıkmak için hareketlendiği esnada kolundan tutup durdurdum onu. Yeniden bana döndüğünde ise sordum. "Senin nasıl haberin oldu?"
"Aslında dünden sonra aramız bozuk kalmasın diye öğlen yemeğinde yanına gelmek istedim. Seni aradığımda da telefonu bir kadın açtı. Durumu anlatınca koşup geldim hastaneye."
Kolunu serbest bırakıp başımı salladım.
Bana bir süre daha öylece baktı fakat sonra birini çağırmak için odadan çıktı.
Üstümde hala kıyafetlerim vardı. Gömleğim ve ceketim nerede bilmiyorum ama hastane önlüğü giymediğim için mutlu olmuştum. Önüme düşen saçlarımı geriye attığım sırada odanın kapısı bir kez saha açıldı ve içeri beyaz önlüklü bir adam girdi.
Serumu kontrol ettikten sonra bana döndü. "Doktor bey serum bittikten sonra çıkabileceğinizi söyledi. Uykusuzluk ve açlıktan bayılmışsınız. Bu sıralar kendinize biraz daha dikkat edin."
Başımı salladığımda Taner'e de selam verip odadan çıktı.
"Eşyalarım nerede?"
Odadaki tek kapaklı dolabı açıp içinden çantamı çıkardığında teşekkür ettim ve telefonumu buldum. Kilidi girip son aramalardan Didem'in numarasına dokundum ve açmasını bekledim.
"Betül!" diyerek açtı telefonu. "Ah, uyandın mı sonunda? Nasılsın?"
"Ben iyiyim." dedim sakince. "Ne olduğunu anlatır mısın?"
"Önemli bir şey olmadı. Sen bayılıp kalınca apar topar ambulansı aradık. Hepberaber seni hastaneye götürdük işte."
"Suat Hanım bir şey dedi mi?"
"Endişelendi." dedi sadece. "Zaten sonra ev arkadaşın geldi hastaneye. Refakatçi olarak kalınca bizi de gönderdi doktor. Düşünme bunları sen, bol bol dinlen! Suat Hanım, sadece kardeşini bize tanıtmak için yemek yemek istemiş. Aslan Bey, bundan sonra bir ay kadar her departmanda şirket içi staj görecekmiş. İlk staj yeri de bizim bölümmüş. Ekip olarak da bizi seçmiş."
Aldığım haberlerden sonra rahat bir nefes bıraktım. Rahatlıkla arkama yaslandım ve "Ayıp oldu..." dedim. Tam da bayılacak zamanı bulmuştum.
Bünyem ne ara bu kadar narin bir hale bürünmüştü anlamıyorum! Ben hayatım boyunca bir kere bayılmıştım, o da babamın cenazesinde!
"Olan oldu, boşver!" dedi tekrar. "Yarından itibaren yeni çalışanımız Aslan Bey bizimle olacak. Ben buna geriliyorum."
Gözlerimi yumup açtım. "Neden?"
"Adam küçük patron!" dedi hayretle. "Hayatım boyunca hiçbir stajyere kahve götürmedim ben. Tüm ayak işlerini de onlara yaptırıyoruz malum! Büyük ikilemdeyim şu an."
Tebessüm ettim. Yemeğin benim yüzümden berbat olması bir yana en azından her şeyden haberim olmuştu.
"Bu arada senin ev arkadaşında maşallah!" dedi. Konunun bir anda Taner'e bağlanması, az önceki konuyla hiçbir ortak noktasının olmamasından bir tık saçma geldi. "Şimdi neden inatla beni tanıştırmadığını anlıyorum. Tam benim tipim!"
Başımı iki yana salladım. "Hastayım ben Didem!"
"Bir de ilgi manyağısın!" dedi sitemle. "Telefon numarasını almamın imkanı var mı?"
Gülümsedim. Bakışlarım yanıbaşımda oturmuş beni izleyen Taner'i buldu.
Kendi ellerimle bir de sevgilimi verecektim ben buna? Hayatta olmaz!
"Hayır!"
"Bari instagtam ya da twitter hesabını ver."
"Hayır!" dedim bir kez daha.
Derin bir nefes aldı. "Bana yar olmayacaksa sana bari olsun." dedi. "Kızım adamı birimiz elde tutalım, yabancıya gitmesin."
"Sen yine acayip bir şey oldun." dedim suratımı buruşturarak. "Kapatıyorum!"
Telefonu suratına kapattıktan sonra yanımdaki sehpa benzeri şeyin üzerine bırakıp Taner'e döndüm. Hala inatla bana bakıyordu.
"Bir sorun mu var?"
Başını iki yana salladı.
"O zaman neden bana öyle bakıyorsun?"
"Nasıl bakıyorum?" diye sordu sakince.
Omuz silktim. "Bilmem. Ama rahatsız edici."
O da tıpkı benim gibi omuz silkti. "Gerçeği bilmek ister misin?"
Kaşlarım havada ona baktım.
"Buraya gelirken senin kafanı koparmak istiyordum." dedi açıkça. "Kendine kastın mı var senin?"
Omuz silktim. "Kastım falan yok. Sadece açlıktan olmuş işte."
"Bende onu diyorum!" dedi hayret içinde. Koltuktan biraz doğrulmuş bana doğru eğilmişti. "Borcunu, derdini tasanı bir kenara bırakıp kendinle biraz daha ilgilenebilir misin? Çünkü ölüp kalırsan o dert tasa da bir işe yaramamış olacak."
"Abartma Taner! Alt tarafı bayıldım."
Başını salladı. "Sen hiç bayılmazdın."
"Ne biliyorsun ki?" diye sordum ona dönüp. "Geçtiğimiz beş sene yanımda bile yoktun sen. Belki o beş senede sık sık bayıldım? Beni tanıyor gibi konuşuyorsun ama beş senede herkes değişir. Hem beden hem de zihinsel olarak."
İnatla o beş seneyi unutmamam ve ona da unutturmamamdan şikayetçi olabilirdi ama bu umrumda değildi. Ondan bir yanım öyle nefret ediyordu ki, bu nefret onu boğup hayatımdan def etmek istiyordu ama öte tarafım da bir o kadar seviyordu, onu boğmama ve hayatımdan def etmemi engellemek için ev arkadaşım yapmıştı zaten onu.
"Eğer neden ortadan kaybolduğumu anlatırsam susacak mısın?" diye sordu usulca.
Sanki bu soru pes etmiş gibiydi. Her şeyi bana anlatacak ve son verecekti.
İçimde garip bir ürperti belirdi. Az önceki öfkesi sönmüş daha çok sessizleşmiş gibiydi. Gözleri benim tepkimi bekler gibi beni izledi bir süre. Ardından da derin bir nefes aldı.
"Evet." dedim. "Susacağım ve bir daha bu konuyu gündeme getirmeyeceğim."
Başını salladı. "Sen taburcu olduktan sonra, evde anlatırım."
Erteliyor muydu? Belki de bir kaçış olarak kullanıyordu bu bahaneyi. Kim bilir! Tam amacını da anlamış sayılmazdım fakat onu onayladım.
"Öyle olsun."
Bugün muhakkak bana neler döndüğünü anlatmak zorunda kalacaktı.