Bölüm 2: Tanıdık mı?

1424 Words
Bambaşka bir dünyada yaşamak isterdim. Açıkçası reenkarnasyon inancım olmasa da bir ihtimal varsa eğer öyle bir şey şu çektiğim acıları her hayatımda çekmek istemiyorum. Bu yüzden Allah'ım senden ricam bir daha beni dünyaya göndermek gibi bir karar alırsan en azından bir evim, bir arabam, hesabımda bir milyon dolarım falan olsun. Bu sefalet, bu acı her hayatta çekilmez. İlla birinde canıma tak eder, vururum kendimi... Sonuçta ne düşünürsem düşüneyim gün geçtikçe borcum artıyordu. Nefes almam bedavaydı ama evimden dışarı attığım adımla birlikte gidiyordu paralarım... Bana bile ait olmayan paralardan bahsediyorum. Evet, maaşımın en az üç katı kadar kredi kartı limiti veren bankalar yüzünden... Gerçek dünya garip bir yer... Diziler bizi öyle yaşamlara özendiriyor ki artık dizi izleyemiyorum. Eğer bir yerlerde gerçekten bu kadar konforlu yaşayan, mutlu olan, bir eli yağda bir eli balda insanlar varsa isyan edeceğim çünkü. Bence her insan yaşamının bir döneminde fakirliğin nasıl bir şey olduğunu anlayabilir. Örneğin param olmadığı için geçen ay su faturamı ödeyemedim ve suyum kesildi, gibi! En basit tanımıyla durumum bu. İki oda bir salon modern döşenmiş evimin sefasını günlük yaşamda sürmem mümkün değil. Çünkü haftanın altı günü çalışıyorum ve kalan bir gününde de altı günün yorgunluğunu üstümden atmak için uğraşıyorum. Durumum vahim demiş miydim? Bende tüm bu olanlardan sonra bir karar aldım. Ne kadar doğru bir davranış olur bilinmez ama fakirliğime biraz olsun merhem olur ümidiyle evimin kullanamadığım misafir odasını kiraya vermeye karar verdim. Cinsiyet ya da tür fark etmeksizin herkes kabulümdü o odaya. Çünkü benim bir belim vardı ve o bel artık borçtan doğrulamaz hale gelmişti. Üstelik gururlu gururum yüzünden annemden de para istemeyip hayatım çok normalmiş gibi davranıyordum. Bu yaşımdan sonra bir de anneme mi yük olacaktım? Üstelik onunda bir hayatı vardı, Michael amcaya da rezil olmak istemiyordum. Doğrusu ben yaşamak bile istemiyordum bu sıralar. Dünyaca ünlü bir kozmetik şirketinin pazarlama departmanında çalışan sıradan biri olduğumdan zengin koca umudum da şirketimizin patronundan geçmiyordu maalesef. Öyleki mesaimin bitimine kalan on beş dakikayı saniye saniye takip ederken sırf iş yapıyormuş gibi görünmek adına bilgisayarda açtığım boş bir Word dosyasına randomize sayılar ve harfler giriyordum. Her insan bunu bir kez yapmıştır en azından... Akrep ve yelkovan en nihayetinde iş çıkış saatime kavuştuğunda derin bir nefes alıp önce bilgisayarımı kapattım, ardından da ağır ağır çantamı ve montumu alarak sanki gitmeye de pek istekli değilmiş imajı çize çize ofisimden çıkmak üzere kapıya yöneldim. Benim hareketlenmelerim sonrasında aynı odayı paylaştığım diğer üç çalışan arkadaşım da toparlanmak adına ayaklanmıştı. Hepsine iyi günler dileyerek onları beklemeden ofisten ayrıldım, şirketten de o hızla bir çıkışım var ki sormayın... Daha önce bahsettiğim gibi bir arabaya sahip olmadığım için her gün önce metro, ardından da otobüs ile evime varmam gerekiyordu. Ben, yine o dizilerdeki gibi şanslı kadınlardan değildim. Benim evime doğrudan giden bir belediye aracı yoktu. En az bir saat sonra eve varacağımdan mıdır nedir üstüme bir uyuşukluk çökmüştü şirketten çıkar çıkmaz. Adımlarım daha yavaştı, üstelik her zaman gittiğim metro istasyonunun durağına değil deniz kenarına adımlıyordum. Ayağımda uzun olmasa da tüm gün üstünde durduğumdan zorlandığım beş santimlik topuklu ayakkabılarım. Evim hariç her şeyim ucuz olduğundan bunlar da hiç rahat değildi hani! Her ne kadar bizim ofis denizi görmese de yakın olduğundan şanslı sayılır mıydım? Eh, belki CEO olsam evet ama dümdüz bir çalışan olunca hayat bazen çok zor olabiliyor... Seyyar bir simitçi görünce her ne kadar bayat olduğunu bilsem de bir peynirli simit alıp arkadaki denizi seyreden bankların birine oturdum. Çantamı yan tarafa bıraktıktan sonra en azından biraz rahatlamasını umarak soğuk olmasını umursamadan ayakkabılarımı çıkarıp yere bastım. Birkaç dakikadan hasta olacak değildim ya! Simiti ısırarak yerken telefonum çalmaya başladı. Annemle daha dün konuştuğumdan en az iki üç gün rahat olacağımı biliyordum, Funda'da annesinin ameliyatı için Adana'ya gitmişti. Arayan her kimse şirketten olmamasını dileyerek telefonumu çıkardım ve ekranda Funda'nın numarasını görünce rahat bir nefes bıraktım. Her ne kadar eve gitmek istemesem de işe de dönmek istemiyordum. Tüm gece burada, böyle, bomboş oturmak da bir seçenekti bana. "Betül!" diyerek açtı telefonu. "Seni çok özledim! Neden arayıp sormuyorsun beni? Özlemedin mi yoksa?" Fundacığım maalesef aklıma bile gelmedin! Ödeyemediğim borçlarımı düşünmekten on yaş yaşlandım ben burada, sen nasıl aklıma geleceksin? "Özledim, hem de çok! Ama annenle ilgilendiğin için rahatsız etmek istemedim işte... Annen nasıl?" "Gayet iyi!" dedi sevinçle. "Biraz daha burada kalacağım, gelmişken biraz da özlemişim işte. Haftaya döneceğim." "Benim yerime de eğlen bebeğim!" Güldüğünü duydum. "Hani sana evleneceğim dediğim ilk aşkım vardı ya, o iş yattı." Sırıttım. Eh, ben kendi kendine konuşan bir deliysem o da kendi kendine hayat yazıp oynamayı seven bir deliydi. Sanırım, bu yüzden uzun süredir arkadaştık biz. Üniversiteden beri! "Neden? Adam evlenmiş mi?" "Zaten bu yaşına kadar bekar kalan bir sen, bir de ben kaldık Betül. Bundan sonra da evlenemeyiz gibi, en iyisi sonsuza kadar beraber yaşlanalım. Ne dersin?" "Olur derim." dedim sırıtarak. Hadi o neyse ne ama, zaten beni bunca borçla alacak adamın aklından şüphe ederim. Ben bir kadın değilim. Borçluyum! Güldü. Ardından kısa bir hışırtı oluştu ve "Şimdi kapatıyorum, gelince dedikodu time yapalım ama bir akşam." dedi. "Sağ salim dön de orası kolay." dedim yüzüm gülerken. Funda'da böyle bir kadındı işte. Bozuk olan moralimi iki dakikada yerine getirmişti. Öyleki telefonu kapattıktan sonra en azından simitimi bitirene kadar bu keyfim yerli yerindeydi. Ama simit bittiğinde eve dönme zamanı gelmişti. Bu yüzden ayakkabılarımı tekrar giydim, çantamı da koluma takıp ayağa kalktım. En sonunda, en başından gitmem gereken yöne doğru adımladığım sırada telefonum çalmaya başladı. Bu defa arayan numara kayıtlı değildi. Yurt dışı da değildi, o zaman annem de olamazdı. Umarım yeni bir alacaklı değildir diye düşüne düşüne aramayı kabul ettim ve telefonu kulağıma yasladım. "Alo?" "Merhaba, Betül Hanım'la mı görüşüyorum?" Sanırım ödemeyi unuttuğum herhangi bir faturamı hatırlayacaklardı... "Buyurun, benim." "Ben internette bir ilan gördüm, onun için aramıştım sizi." İnternetteki tek ilanım evimin odasını kiraladığım ilandı. "Ah, evet." dedim boş bulunarak. Hemen bir sonuç alacağımı düşünmemiştim. Ayrıca evi kiralamadığım ve oda kiraladığım için dönüş yapan olacağını da düşünmemiştim. "Tam olarak durumu anlamadım ama." dedi adam düşünceli bir şekilde. "Evi mi kiralıyorsunuz, odayı mı?" "Oda kiralıyorum." dedim. Battı balık yan giderdi bir kere. "Ayrıca aylık ev masraflarına da ortak olunacak. Ev arkadaşı gibi." Tabii internete ilan verirken her şeyi yazmamıştım. Kaçıncı yüzyılda yaşarsak yaşayalım sapık ve sapkın çoktu. Mesela ev ilanında evli bir çift olduğumuz yazıyordu... Çünkü neden olmasın? Bu devirde iki çalışan kişi bile olsa o evi alamazdı, ben ruhumu bile ortaya koyup o eve göz dikmiştim işte! "Anladım..." dedi adam. Sanırım ilk hevesini kaybetmişti. "İyi günler." Zaten bu işler de internetle olacak değildi... "İyi günler!" Telefonu kapattıktan sonra montumun cebine attım ve derin bir nefes aldım. Adımlarım hızlanırken yakındaki durağa varmayı başarabildim. Kartımı okutup içeri girdikten sonra kalabalığın arasına karışıp kalitesiz ve bol tacizli olabilecek bir yolculuğa kendimi hazırladım. Yol uzun, para az olunca bazı şeylere katlanmak da gerekebiliyordu. Gelecek metronun henüz dört dakikası olduğunu görünce kendimi şanslı sayıp telefonumu çıkardım. Sosyal medya hesabımda biraz dolanıp vakit öldürmeyi düşünürken gelen bir mesaj bildirimi ile duraksadım. Kim olduğunu bilmesem de numarası kayıtlı biriydi mesaj atan. Mesajın üstüne dokunup ekranın açılmasını beklerken usulca raylara göz attım. Gelen giden yok daha... Ekran sonunda açılmayı başardığında sekiz yıldır kullanmayı başardığım telefonuma acı bir bakış attım. O da yorulmuştu, benim gibi... Sonunda mesajı okuyabildiğimde birkaç saniye duraksadım. Betül, ben Taner... Bu benim numaram, eğer kaydetmediysen kaydet. Ben ev arkadaşın olmak istiyorum. Kaşlarım havalanırken nereden kaydettiğimi hatırlamadığım numaranın üstüne dokunup arama butonuna bastım. Bu cesur yürek kimse, bir tanışmak isterdim doğrusu. Telefonu kulağıma dayadığım sırada biri omzuma sertçe çarpıp koşarak yanımdan geçti. Telefonum o şiddetle elimden kayıp adeta uçuşa geçtiğinde gözlerim kocaman açıldı ve sanki uzansam tutacakmışım gibi elimi havaya kaldırdım. Kalabalıkta başka bir telefon sesi duyulurken biri telefonumu havada yakaladı. Bir borç daha kaldıramazdım. Telefon alacak param yoktu! Nefesimi tutmuş, sanki benim canımı kurtarmış gibi sevindiğim, telefonumun hayatını kurtaran adama döndüğümde kulağında tuttuğu telefona doğru alo dedi. Göz göze geldiğimiz an birbirimize bakakaldık. Taner... Taner Doğan. Dudaklarımdan onun ismi hiç unutmamışım gibi gayet olağan dökülürken gelen metrodan bir yandan inen bir yandan binen insan selinin arasında, aramızda en az beş insan mesafesi ile kalakaldık her ikimizde. Kulağındaki telefonu indirip ekrana baktıktan sonra diğer elinde, biraz önce kurtardığı hayatımı tuttuğunu fark edip onu da indirdi. Ekranımdaki ismi görmüş olacak ki başını yeniden kaldırıp bana baktı ve gülümsedi. Kendi telefonunu cebine sokarken benimkini bana vermek adına aramızdaki beş insan mesafesini adım adım yok etti ve tam karşımda durdu. Tabii bu telaşlı insan selini aşması da eklenince biraz sürdü. Şimdi gülüşü daha belirgin, daha kalp sızlatan bir hal almış görünüyordu. Telefonumu bana uzatırken dilinden bir cümle döküldü. "Yeniden bir aradayız, öyle değil mi?" Biz yeniden bir arada mıyız bilmiyorum ama ben onu tek parça bırakabilecek gibi değilim şu andan... "Merhaba müstakbel ev arkadaşım!"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD