VEDALAR CAN YAKAR

1925 Words
4. BÖLÜM AYBÜKE " Hayatımın en büyük pişmanlığı... " Bir insan, birinin böyle bir cümleyi yürekten kurmasına neden olabilecek ne yapabilirdi ki bu hayatta? Hele ki bu cümleyi size kuran kişi anneniz ise. Ya da şöyle sorayım. Hangi cümle bundan daha fazla canını yakabilir ki insanın? Bir anne gözlerinize bitmek tükenmek bilmeyen bir öfkeyle bakıyorsa şayet, üstelik siz daha küçücük bir çocukken fark etmeye başladıysanız bunu, anlamazsınız. Sanırsınız ki onu bir sebepten kızdırdınız, ama birkaç dakikaya her şey normale dönecek. Siz onun eteklerine yapışacaksınız ve o nihayet kendi kutsal bedeninde büyüttüğü ve bu evrene getirdiği o küçücük can parçasına kıyamayacak, onu göğsüne yatıracak. Belki saçlarını okşayacak, belki alnına en tatlı öpücüğünü konduracak. Sonra bir bakarsınız; dakikalar saatler olmuş, saatler güne, günler haftalara, aylara ve bir bakmışsınız yıllara dek uzanmış. Ama annenizin gözündeki o simsiyah öfke bulutu hiç dağılmamış. Bende sizler gibi küçüktüm, çocuktum. Oyunlar oynayan, anne babasına nazlanan küçük bir kız çocuğuydum. Evet, ikisine de nazlanırdım, ama nazım yalnızca babama geçerdi. Onun biricik prensesi, ilk göz ağrısı, nazlı çiçeğiydim. Annemin ise sanki ezeli düşmanı. Hayatı kavramaya başladığım o ilk zamanlarda anlamıştım annemle sıradan bir anne kız olmadığımızı. Ama nedenini, bugün 27 yaşına bastım, hâlâ bilmiyorum. Sormadım, soramadım. Ta ki bugüne dek. Babam Timur Karaca. Ülkenin önde gelen teknoloji yazılım uzmanlarının başında gelen kişiydi o. Yurtiçi ve yurtdışında yıllar içinde sayısız şirketle çalışmış, en son devlet destekli özel bir firmada baş yazılımcı olarak görevine devam ediyordu. Ve 7 yıl evvel tam da bugün, ben daha 20'sinde taze bir psikoloji öğrencisiyken, benim doğduğum gün kaybettik onu. Kimilerine göre zamansız bir kayıp, kimilerine göre vadesi dolmuş bir hayat, bana göre ise benim ilk lanetim. Babamın kaybı annemle aramdaki bağı görünmez bir el gibi daha da germişti sanki. Ve Uraz. Benim küçük kardeşim. Bana bir kardeşten çok daha fazlası olmuştu hep. Babamın ani gidişi içimizde en çok onu yıkmıştı. Daha 18'indeydi babam yitip gittiğinde. Onu hepimiz, bir tek mezarın başında ağlarken görmüştük. Sonrası ise derin bir sessizlik. Ölüm sessizliği gibi. Bir baba oğuldan öte arkadaştı onlar ve Uraz en yakın arkadaşını kaybetmişti. Gençti, tecrübesizdi, dahası acılarını nasıl göğüslemesi gerektiğini henüz çözmüş değildi. Ve ben kendi acımı bir kenara bırakıp onu toparlamak zorundaydım. İlk 1 yıl hem içten, hem de dıştan çökmüştü. Onu toparlamak için en iyi hocalarımdan destek almış, yeniden ayağa kalkması için her şeyi, her yolu denemiştim. Sonra bir mucize oldu. 1 yılın sonunda Uraz'ın yüzü yeniden renk aldı. Gülmeye, konuşmaya başladı. Hepimizin tanıdığı eski hâline bir anda geri dönmüştü sanki. Aldığı seanslarda hocalarımı bile ikna etmeyi başarmıştı. O artık tekrar bizim tanıdığımız gamzeli Uraz'dı. Ta ki 2. yıl biterken, onun ruhsuz bedenini, banyonun bir köşesinde öylece yatarken bulduğum sabaha dek. Sonrası çığlık ve kıyamet. Anlayamamıştım. Gözlerimin önünde aslında hâlâ ilk günkü acısını yaşamaya devam eden, bu kez çığlıklarını içine atan biri vardı karşımda, ama ben bunu görememiş, o sessiz çığlıklarına kulaklarımı sağır kılmıştım adeta. Ne bunca zaman onunla birlikte gittiğim doktorlar, ne de onunla seans yapan hocalarım fark etmişti onun sessiz depresyonunu. Ben ablasıydım, onun canıydım. Kimse fark etmese bile ben fark etmeliydim, ama beceremedim. Öylece durdum o an. Durdum ve sessizce yüzüne bakmayı sürdürdüm. Bakışlarının ve sözlerinin soğukluğu tepeden tırnağa tüm bedenimin buz kesmesine yetmişti. Ben onun en büyük hayal kırıklığıydım ve o hayatında ilk kez bunu sesli olarak dile getirmenin verdiği bir rahatlamayla nefesini bıraktı. " Duymak istediğin bu muydu? " Hayır, duymak istediğim bu değildi. Benim duymak istediğim, bir kez olsun " Denedin Aybüke, biliyorum, " demesiydi. Ya da " Yaralarımızı birlikte saracağız. " Ama demedi. Kavisli kaşları hafifçe çatılırken rahat bir tavırla vücudunu bana çevirdi. " Hayatını, başkalarının seni övmesi üzerine kurdun. Sürekli takdir, sürekli övgü... Onların gözünde sen hep prensestin. Zeki, akıllı, zarif, tapılası bir prenses. Timur için bile bu böyleydi. " Ağır bir hamleyle ayaklandığında, ince topuklularının sesi her bir adımında salonda daha da yankılandı. Nihayet adımları tam önümde kesildiğinde, o yırtıcı bakışlarını gözlerime dikti. " Ama ne var biliyor musun Aybüke, onlar yanıldılar. Sen aslında onların sandığı gibi tapılası bir prenses falan değilsin. Sen kimsin biliyor musun? Değil başkalarına, daha kendine bile faydası dokunmayacak kadar zayıf birisin. Seni o Allah'ın dağına uzman psikolog diye gönderiyorlar ya. Umarım orada hayatına dahil olduğun diğer insanların da hayatlarını karartmazsın. " Gözlerim çoktan buğulanırken burnumu çekip başımı salladım. " Yeter... Yeter artık. " Bana doğru sakin bir adım attı. " Ne o? Çok mu canını yaktım yoksa? " Yalancı bir gülümsemeyle baktı. " Gerçekleri bilmek hakkın sonuçta, değil mi? Bunca yıl toz pembe bir bulutun üstünde büyüdün. Ama artık gerçeklerle yüzleşme zamanın geldi prenses. " " Yeter dedim, dinlemek istemiyorum daha fazla. " Yönümü hızla merdivenlere çevirdiğimde bileğimi sertçe kavrayıp kendine çekti. " Hiçbir yere gitmiyorsun! " " Canımı acıtıyorsun! " " Ne yaparsan yap! Ne kadar kendinden kaçarsan kaç, yaptığın aptallığın bedelini ömrün boyunca ödeyeceksin! " " Anne... " " Her aynaya baktığında... Aynada kendi gözlerine her baktığında onu hatırlayacaksın! O gözleri asla unutmayacaksın, duydun mu? Çok geç kaldın! Pişman olmak için çok geç kaldın! " Can havliyle kolumu elinden kurtardığım gibi merdivenlere koştum. Aşağıdan gelen hıçkırık sesi bile durdurmamıştı beni o an. Odama girdiğim gibi kapıyı örtüp kilitledikten sonra yatağa oturup nefeslendim. Bakışlarım bileğimdeki derin tırnak izlerine kaydığında acıyla ovuşturdum. Onun beni önemsemeyen tavırlarına o kadar uzun zamandır aşinaydım ki. Ama ilk kez bu kadar öfkeli görüyordum ve beni korkutan da tam olarak bu anlamlandıramadığım öfkesiydi. Sanırım birbirimizden uzak kalmak, şu an için olabilecek en iyi şeydi ikimiz için de. Bazı şeyleri tamir etmemize imkan sağlayacak mıydı bu ayrılık, işte ondan emin değildim. Çalan telefonumun sesiyle irkilip paltomun cebine uzandım. Ekranda gördüğüm isimle belli belirsiz gülümsedim. " Hocam? " " Aybüke, kızım, müsait miydin? Rahatsızlık vermedim umarım. " " Hayır... Yani evet. Evet, müsaitim hocam. Ben de tam... " Bakışlarım odamın ortasındaki yarı toplanmış valizlerime kaydı. " Toparlanmayı yeni bitirmiştim. " " Ah, güzel. Müsait olmana sevindim. Aslında konferans için şehir dışında olmasam bugün sen gitmeden bir yüz yüze görüşelim derdim ama... " Paltomu çıkarıp yatağın üzerine bağdaş kurup yerleştim. " Anlat bakalım. Görev yerin hakkında sana gönderdikleri dosyayı okudun mu? " Komodinin üzerindeki dosyaya uzanıp önüme koyduğumda sayfaları karıştırmaya başladım bir yandan. " Evet hocam. Dosyaya eklenmiş güncel askeri personel sayısı 17. Hepsinin dosyasını detaylı olarak inceledim. " " Ve? " " Dosyalarında belirtilmiş travma durumlarına göre bir ölçeklendirme hazırladım. Görüşme önceliğimi buna göre ayarlayacağım. Bunun dışında... " Sayfaları çevirip hızla sonlara doğru ilerleyio, parmağımı belirli bir sayfanın üzerine koydum. " Hah, evet, işte burada. Burada isimleri işaretlenmiş 6 kişi var. Geçen sene düştükleri bir pusuda üç arkadaşlarını kaybetmişler. Yani bu... bu... bu onlar için çok büyük bir olay. Yani benim özellikle bu 6 kişiyle... " Zihnimin derinliklerinden gün yüzüne çıkmak için çabalayan o sahneyle gözlerimi sımsıkı yumdum. " Aybüke? " " Be... benim onlarla... Yani benim... " Eli boşluğa doğru düşmüş, ruhsuz bir beden... Etrafa saçılmış bir yığın ilaç kutusu... Bu yatan gerçekten benim kardeşim mi? " Aybüke, anda kal, sesime odaklan ve cevap ver lütfen. Sen iyi misin? " Derin bir nefes alırken yavaşça aralanan gözlerimle odayı taradı bakışlarım. " Aybüke...! " " H... Hocam? " Derin nefesini bıraktı telefonun diğer ucundan. " İyi misin? " Titrek nefesimi bırakırken yutkundum. " Evet, yani... evet, ben iyiyim. " " Şimdi derin bir nefes alıp beni dinlemeni istiyorum Aybüke. " Kısa bir es verdi. " Bak, bu süreç senin için zorlayıcı olabilir, farkındayım. Ama inan bana bu uygulamanın gerçekten işe yarayıp yaramadığını görmek için senin orada olman çok önemli. Şu an Türkiye'de Travma Sonrası Stres Bozukluğu alanında benden sonraki en yetkin uzmanların başında geliyorsun. Üstelik bu genç yaşına rağmen. Düşün, Aybüke. Yaşadığın olayların, acıların seni nasıl olgunlaştırdığını, nasıl bambaşka birine dönüştürdüğünü düşün. Ve farkında ol. Bu sadece oradaki askerler için değil, senin için de büyük bir adım. Sen oraya kendi hayatına da yeni bir yön vermek için gidiyorsun, bunu sakın unutma. " Doğruydu. Bunca yıl anılarımla ve acılarımla birlikte bu metropole sıkışıp kalmıştım. " Mezuniyetinden bu yana hayatına dokunduğun kaç insan var, hiç düşündün mü? Biz de insanız Aybüke. Doktoruz, ama aynı zamanda kandan, etten var olan; bazen acı çeken, bazense mutlu olan birer insanız bizde. Acı hepimiz için. Ama ayağa kalkmaksa yine bizim elimizde. Ve sen bunu yapabilirsin. " Doktor kendi yarasını saramaz, terzi kendi söküğünü dikemez derler hep. Sanırım bende yıllar içinde kendimi buna inandırmış, dönüp bir kez olsun kendi yaramı sarmayı denememiş, yalnızca başkalarını ayağa kaldırmaya odaklanmıştım. Anlık bir sessizlik olduğunda bir kez daha nefeslendi. " Gittiğinde ihtiyacın olan her an beni ara lütfen. Zaten ben de durumunu ve oradaki süreci proje başkanı olarak yakından takip ediyor olacağım. Kendini sakın yalnız hissetme. " " Teşekkür ederim hocam. Yani... böyle bir projenin başlangıç aşamasında beni seçtiğiniz için. " " Şimdiye dek ben sana her zaman, her konuda güvendim kızım. Yine güveniyorum. Beni hayal kırıklığına uğratmayacaksın. " Kısa bir es verdi. " Ah, bu arada. Neredeyse unutuyordum. Hakkâri 3. Bölge Tümen Komutanı Tümgeneral Fırat Paşa'ya seninle ve süreçle ilgili gerekli bilgilendirme yapıldı. Oraya gittiğinde seninle bizzat görüşmek isteyebilir. Gideceğin karargâhta ise seni Kartal Binbaşı karşılayacak. Ve son olarak... Çok dikkatli ol Aybüke. Kendine dikkat et kızım. Karargâh senin bulunabileceğin en güvenli yer. Ama o kapının dışında olduğun müddetçe dikkatli olmalısın. " İstemsizce gülümsedim. " Merak etmeyin hocam, edeceğim. " " Şimdi kapatmam gerek, verilen ara bitmek üzere, konferansa geçiyorum. Yine görüşeceğiz. " Telefonu kapatıp yatağın üzerine bıraktıktan sonra saati kontrol edip yorgunca iç geçirdim. Uçağa yetişmek için önümde 3 saatim vardı. Daha fazla vakit kaybetmeden iki valizimi de çabucak toparlayıp hızlı bir duş aldıktan sonra, havluyu saçlarıma sarıp yeniden telefonuma uzandım. Çok geçmeden yanıtladığında sesiyle birlikte bir gülümseme oturmuştu yüzüme. " Aybüke? " " Deniz... " Telefonun diğer ucundan gelen ufak bir hışırtıdan sonra ses normale dönmüştü. " Deniz? Orada mısın? " " Buradayım, " derken derince yutkundu. " Bu... buradayım hayatım. E sen... yola çıkmamış mıydın? " " Uçağım akşam 7'de Deniz, söylemiştim sana. " " Ha, evet. Evet, aa... Benim tamamen aklımdan çıkmış, özür dilerim. " Yorgunca nefeslenip yatağın ucuna oturdum. " Sorun değil. Bugünlerde zaten çok yoğunsun, unutman normal. Aslında... Keşke bugün sen bırakabilseydin beni havalimanına. Hiç değilse gitmeden son bir kez görüşmüş olurduk. Bir daha en yakın ne zaman buraya gelebilirim bilmiyorum çünkü. " Hafifçe gülümsedim. " Gerçi belki de beni görmeye süpriz... " " Ne olacak canım, adamlar telefon diye bir şey icat etmişler sonuçta. Merak etme hayatım, ben seni her gün ararım, konuşuruz yani. " Gülümsemem dudaklarımda donduğunda sıkıntıyla saçlarımı karıştırdım. " Hayatım, arkadan gelen acil bir çağrı var da, açmam lazım. Sonra konuşuruz olur mu? " " Olur, " dedim isteksizce. " Vardığımda sana haber... " " Öptüm yavrum. " Hat aniden kesildiğinde cümlem yarıda kalmıştı bile. Elimde telefon öylece ekrana bakakaldım. " Acil dedi. Acil olmasa niye yüzüne kapatsın, saçmalama Aybüke. Off, kalk da toparlan hadi, yoksa geç kalacaksın. " Saçlarımı kurutup şekillendirdikten sonra hafif bir makyajla yüzümü aydınlatıp son kontrollerimi yaptım. Nihayet işlerim bittiğinde bilgisayarımı çantasına yerleştirip son kez saatimi kontrol etmiştim. Taksi neredeyse gelirdi, çıkmam gerekiyordu artık. Paltomu giyindikten sonra eşyaları yüklenip aşağı indim tekrar. Bakışlarım istemsizce salona kaydığında onu yine aynı yerinde bulmuştum. Sanki saatler önce ağlamasıyla evi çınlatan, öfkesi yeri titreten o değilmiş gibi. Veda mı etmeliydim, yoksa sessizce çıkıp gitmeli miydim emin değilken, kararsızlığımı hissetmiş gibi mırıldandı öncekinin aksine sakince. " Annene veda etmeyecek misin? " Salon kapısına doğru birkaç kararsız adım atıp durdum. " Ben... " Hafifçe kıkırdadı. " Ah Aybüke, o kadar zavallısın ki. En küçük sevgi kırıntısına atlayacak kadar yalnız bir zavallı. " Gülümsemesi yüzünde donuklaşırken yavaşça başını çevirip yüzüme baktı kızarmış gözleriyle. " Ve bu o kadar tanıdık ki. " Bir cesaretle yeniden ona doğru adım attığımda elini kaldırıp durdurdu. " Git. Veda etmeden git. Çünkü böylesi çok daha az can yakıyor. "
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD