Veronika
Saat 02.30’du.
Sam’in ışıkları gökyüzüne yükselen parlak villasında, mutfak masasında içiyorduk. Kirli sakalları yeni tıraş edilmiş, kırkından fazla olmadığı belli olan yüzüne nahoş bir ifade çökmüştü. Kendimi alıkoyamadan ayağa kalkarak bir öpücük kondurdum yüzüne. Bundan hoşnut olmuştu.
Telefonu çaldı, arayan karısıydı.
“Açmayacak mısın?” diye sordum; telefon sesi beni ürpertiyordu. Üstelik sessize almama da karşı çıkıyordu.
“Kalsın,” dedi durgunca. “Burada mutluyum.”
“Neden onunla boşanmayı düşünmüyorsun?” diye sordum. Bu soru sorulamazmış gibi afalladı ve tuhafça baktı. Sorumdan hoşnut olmamıştı ve yavaşça nahoş ifadesi anlamsız bir kızgınlığa dönüştü.
“Sen yanımdayken mutluyum.”
Bunu her kadına söylediğini biliyordum oysa.
Bu kadar aptal olduğumu, ona kandığımı, beni sadece biraz yalamak için yanında tuttuğunu biliyordum.
Neden buna izin veriyordum? Yalnız olduğum için mi?
Güzeldim, çok güzeldim. Gençtim. İşim vardı. Becerikliydim. İyi araba sürüyordum. Peki ya neden aldanıyordum ona? Gün sonunda vereceği ufacık bir ilgi için neden tapıyordum ona? Hem de karısının üstüne ikinci belki de sayısızıncı kadın olduğumu bile bile. Neden kendime çektiriyordum bu eziyeti? Yalnız olduğum için mi?
Yalnızlık bana her zamankinden daha ürkütücü geldi, çok geçmeden masada sızdı kaldı Sam. Bana kilitli dolaba götürmemi emrettiği dosyalarla, çıplak ayaklarımla dönmeli merdivenleri tırmandım. Odaya özel kartını okutarak girdim ve istediğim numaralı dolabı seçtim.
Raflar tıklım tıklım doluydu, bu yüzden birkaçını itelemek zorunda kaldım. Bir dosya, tam o esnada sertçe yere düştü. Oflayarak yere eğildiğimde kağıtlar saçılmıştı. Beyaz A-4 kağıdı belgesinin üstünde, genç bir kadının yüzü belirdi. Fotoğraf eski püskü, kararmış ve yırtıktı. Eski çalışanların arşivlendiği etiketinden belli bir listeydi bu. Üstelik Sam’in çalışma tarzını biliyordum.
Gigi Tracen’e ait yarısı boş belgede; doğum tarihi gözüme çarptı. Doğum günü eylülün yirmi biriydi. Yılla alakalı herhangi bir bilgi yoktu.
21 sayısını görmemle donakaldım. 21.
Aşağı doğru kaydırmaya devam ettiğimde; masa numarasını gördüm. 21 numaralı masa. Bu, bir yerden tanıdık geliyordu. Şakaklarımdaki sızıyla duraksadım. Beynimi zorladım. Biliyordum. Emindim.
Yutkundum, boğazım kurumuştu.
Tabii ya! Bu Peggy Roots’un çalıştığı masaydı.
Hızla parmaklarımı aşağıya kaydırarak belgeyi okumaya devam ettim. Gigi Tracen’in formunda hayatta değil kısmı işaretlenmişti. Bu kısım, bir ilaç formuymuşçasına çarpılanarak doldurulmuştu. Sonrasında üzeri beyaz bir maddeyle kapatılmıştı, geri alınmak ister gibi.
Hayal mi görüyordum emin değildim. Kapıyı kontrol ettim, her yerin sessiz olduğundan emin oldum ve dosyanın önünü arkasını telefonuma çekerek kaydettim. Sonra da resmi dosyaya yerleştirerek titreyen bacaklarımla odadan çıktım.
Gigi Tracen, belki de artık hayatta değildi. Doğum günüyse o ölmüş de yaşamış da olsa yirmi biri olacaktı, sonsuza kadar.
***
Şehrin doğusunda kalan Colloder mezarlığı, ıssız ve soğuktu. Sabahın yarı güneş ışığıyla aydınlanmış mezar taşlarına vuran yansımalar arasından, bir tanesini aradı gözleri. Güneş ona bir şeyler vaat eder gibi parlıyordu, esasında tek hissettiği şey ümitsizliğin yirmi bir tonuydu. Elinde dizili bir dolu afişi, sokak panolarına, direklere, sokak lambalarına yapıştırmaktan yorgun argın bir köşe aradı dinlenmek için. Buraya ayakları getirmişti onu. Beyni yanmaya, şiddetle düşünmeye başladı.
Soğuk rüzgar, röndşambrının eteklerini dalgalandırdığında; buz gibi sisin ardından sızan bir gülün kokusu ona ansızın kızını hatırlattı. İlanda panoda aldığı bir fotoğrafın fotokopisi vardı. Siyah beyaz fotoğrafa baktı, parmak ucuyla okşadı. “Neredesin Gigi? Neredesin bitanem,” diye mırıldandı.
Onu hatırlamak bıçak yarası gibiydi. “Keşke bir iz olsa senden geriye kalan. Bir kupan olsa kahve bardağımın yanında duran. Terliklerin olsa bir çift, kokun olsa sonsuz kez koklasam.” Elleriyle başını kıstırmış, bıçağın sırtında soluklanıyordu.
Yoldan gelip geçenler ona bakıyordu. Tıka basa trafiğin karşısındaki mezarlıktaki soğukluk, ailesinden, canından bir parçayı kaybedenler haricinde kimseyi üzmüyordu. O canından bir parçayı yitirmişti işte. Kalp sızısıydı.
Şakakları zonkladı, her şey etrafında döndü. Çöp bidonlarını toplayan bir temizlik görevlisi, aracının kaportasına bir köşede bakan bir yaşlı adam, poşetlerini taşımakta zorlanan yaşlı bir kadın. Sonra bir köşede pamuk şeker yiyen bir çocuk… Bu çocuk. Gül kokusu tekrar burun deliklerine yayıldığında, bir çocuğun suratını anımsadı. Masum bir çocuk. Onun çocuğu. “Kızım,” dedi ve yollara düştü. Acısı attığı her bir adımda katlanarak artıyor, kalbinden yayılan sızı başında yankılanıyordu.
Evin adresini bulamadı, sadece ceplerini karıştırması gerektiğini anımsadı. Bir defter buldu ve yazılı adresi okudu. Bir an kafasında kiremitlerin kokusu canlandı. Yüzünde buruk bir tebessüm, çıkmaz sokaklara düştü.
***
Peggy
21 numara benim kaderim miydi?
Sabah uyuyakaldığım koltuğumda uyanır uyanmaz Veronika’nın attığı mesajı baştan sona defalarca kez okudum. Sam’in dolabında bulduğu arkalı önlü bir belgenin fotoğraflarıydı bunlar. Her bir seferde daha çok anlamıyor, daha çok kafam karışıyordu. Masa numaramı bilen birisi. Beni bu kadar yakından tanıyan birisi.
Gigi Tracer’e ait belgeleri yazdırdım.
Gözlerimin önünde odasından hiç çıkmayan Sam’in görüntüsü canlandı.
Beni ondan daha iyi tanıyan kim olabilirdi?
Bilgisayarımın kapağını açıp “Gigi Tracer” ismini arattım. Karşıma birçok benzer ismin arasında, kayıp Gigi Tracer çıktı. Yedi yıl önce kaybolmuş ve hiçbir yerde bulunamamıştı. Sokaklarda hâlâ Gigi’nin kayıp ilanları duruyordu. Peggy yolda gördüğü, afişler asan adamı hatırladı. O adam Gigi’yi tanıyor muydu? Karısı mıydı? Yoksa başka birisi mi? Keşke ona gidip o anda o soruyu sorsaydım.
Adamı anımsamaya çalıştım. Esmerdi, yüzü kederli görünüyordu. Orta yaşlarda, zayıf, uzun boyluydu. Başka ona ait, yüzünü anımsatacak tanıdık hiçbir fiziksel özelliği yoktu.
Soğuk soğuk içime dolan nefesim içimden dışarı ağırca sızdı.
Parmağım enter tuşunda kilitli kalmış gibiydi.
Yerimden kıpırdamakta zorlandım.
Derhal hazırlanmak için ayağa kalktım. Kişisel makyaj malzemelerime ulaştığım anda donup kaldım. Bu fırçaya uzanmak, artık ölümün soğuktan kaskatı kesilmiş elini tutmaktan farksızdı.
Midem bulanmış gibi makyaj yapmaktan vazgeçtim. Düğün makyajı için gelen randevularımı ertelemek için özelden müşterilere mesaj atmadan önce, çoktan şüpheli listeme girmiş baş müdür Sam’e bir mesaj yolladım. Üzerinde durmamıştı çünkü Steve’e mesaj bırakarak bugünkü randevumla ilgilenmesini söyledim. Müşterim ikaz etmediğinden sorun çıkmamıştı. Veronika izin isteyemedi, aynı anda iş yerinde olmazsak bizden şüphelenmesi an meselesiydi.
Veronika’nın gece olanları anlatma düşüncesiyle yanıp bittiğine emindim.
Kendimi o adamı görmek umuduyla, Collard Mezarlığına yakın civarlara attım. Arabalar vınlıyor, polis yine her yerde geziyordu. Dün gece bir cinayet olmamıştı. Veronika Riden’le akşam yedide aynı yerde buluşacağımızı yazınca karnıma bir ağrı saplandı. O DNA kime aitti çok merak ediyordum. Bir meraktan öte, ölesiye bir korkuydu bu.
Midem açlıktan karnıma yapışmıştı. Umrumda değildi. Yapıştırılmış ilanlardan birini elime aldım ve parmak izinin sabit kalıp kalmadığını merak ettim. Yükseğe, normal bir insan boyundan epey yükseğe asılmış afişi fark ettiğimde ona el değmemiş olabileceğini anladım. Dün kesinlikle orada yoktu. Yeni asılmış olmalıydı. Tekrardan hafızamda canlandırdım, cebime eve gelmeden soktuğum eldiveni çıkararak yoldan geçen iri yarı bir adamı durdurdum ve, “Pardon,” dedim. “Afişe uzanabilir misiniz?”
Suratımı kederli bir hale soktum. “Afişi mi?” diye sordu başını kaldırıp yukarıdaki fotokopiyi süzerek.
“Evet, görünür bir yere asacağım,” dedim ve sahtecilikle göz altımdaki yaşı sildim.
Bu halimi gören adam hemen yardım ederek bantları sökmek üzere uzandı.
“Durur musunuz? Temizlik takıntım var. Şu eldivenleri giyerek verseniz?” Adamın parmak izinden kurtulmalıydım.
Bana tuhafça baktı ama ağlamaklı söyleyince hemen eldiveni giyerek bantları söküp afişi elime verdi. “Geçmiş olsun,” dedi yanımdan ayrılmadan hemen önce. Etrafa şüphelendirici bir tavır sergilemeden baktım. Fazla dikkat çekmediğime emindim, zaten herkes kendi derdindeydi.
Afişi katlayarak cebime soktum ve eldivenleri çıkartarak yoluma devam ettim. Bu afişteki parmak izi, belki bizi birine götürebilirdi. Karnımdaki ağrı şiddetlendi. Nefesim sıklaştı ve daraldı. Korku ve ölüm tüm hücrelerimde yankılandı. O anda derinden derine ölmekten olan kimsesiz, yalnız bir ceset gibi hissettim kendimi.
***
Veronika
Sam beni kaç kere odasına çağırdıysa bakışlarımı yüzüne sabitlemekte zorlandım. Ona sarıldığım, onunla yattığım, dudaklarına ya da göğsüne dokunduğum anlar gözlerimin önünden geçti. Ne kadar iğrenç bir insan olduğumu düşündüm. Bunun için kendimi suçluyordum, objektif olarak da haklıydım ve bunların hepsi hangi şartlar altında olursa olsun kendi seçimimdi. Niyetim başkalarına sorumluluk yüklemek olmasa da, anne babamdan alamadığım tek bir sarılmayı bir adamdan alabilmek için canımı verecek seviyeye gelmiştim.
Odasına kahvesini götürdüğümde, dergiyi kapattı ve ayaklarını ceviz rengi ofis masasının üstünden indirdi. Üzerimdeki dekoltesi belirgin elbiseyi inceledi.
“Harikuladesin. Akşam bendeyiz, değil mi?” diye sordu; saçlarımın bir miktarının yüzümü kapatmasına izin verdim. O dosyayı anımsadıkça dudaklarım titriyordu. Neyse ki ona bir şeyler düşünmesine fırsat vermeyecek kadar kısa bir süre içinde, “Tabii,” diyerek gülümsemiştim.
Her şeye rağmen onun için dudaklarımı boyamıştım.
Steve ve Murray her zamankinden daha az konuşup daha çok iş gördüklerinden, bugün tuhaf bir şekilde bana ters davrandı. Belki de Peggy’nin yersiz bir şekilde, yoğunluğun arasında ortadan kaybolması ve işlerin onların üzerine yığılmasının etkisi vardı. Benzer şekilde bir hafta önce gittiğim berbat tatil de tüm yüzeysel arkadaşlığımıza rağmen onlar için sorundu.
Ofisimdeki malzemeleri toplarken, Sam içeri girdi. Kravatını bağlamamı istedi. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Dondum kaldım. Sonra hemen çözüldüm. Sisli mavi gözleri üzerimde gezindi. “İyi misin?”
Başımı hızla salladım, “Biraz midem ağrıyor.”
Şu an bir sebep sunmassam o sebebi düşünüp kendisi bulacak kadar zeki ve sinsi bir adam olduğunu biliyordum.
“Midene iyi gelecek ne yapabilirim?” diye sordu bana doğru bir adım daha atarak. Lacivert gömleğinin ilk yakasını kavuşturarak kravatını yapmamı bekledi. Sarı saç lülelerime dokundu ve dudaklarımdan öptü beni. Gözlerimin arasından ilk kez acı verici bir yaş süzüldü. Bu bir sıvı değil, dikendi.
“Seni bekliyor olacağım,” dedi akşamdan için ve odadan çıktı. Ondan kurtulmak ister gibi kendimi koridora attım. Midem bulanıyordu. Kocam beni başka bir aldatsaydı ne hissederdim? Sadece bir günlüğüne bile olsa. Ona verdiğim her bir an, ona harcadığım her bir tane emek canımı acıtmaz mıydı en derininden?
Parkelere vuran adımlarım kalbimin sesini yankılıyordu. Sesler kulağımda çığlık attı. İş çıkışının yoğunluğu vardı. Peggy’e tekrar bir hatırlatma mesajı gönderdim. Doğal olarak dalgın ve hasta gibiydi. Toyato’mu görür görmez her zamanki kadar düzgün bir şekilde içeri girip park yerinden çıktım ve Banana Bar’a doğru sürmeye başladım.
“Geriye son 21 gün kaldı!” ilanlarının kaplı olduğu parlak, etkileyici ve dikkat çekici panoların yaklaşık yarım metre yanından geçiyordum. Yolun kenar parmaklıklarının arkasında, yeni açılan yapay ormanın koyu yeşil yapraklardan oluşan sıska ağaçları görünüyordu. Telefonum çaldı, arayan Peggy’di.
“Neredesin?” diye sordu açılır açılmaz.
“Geldin mi sen? Ben yoldayım,” dedim ve az kaldığını ekledim.
Sabırsızca, “Bende bir şey var,” dedi.
“Ne?” dedim dikiz aynasından yolu kontrol ederek.
Bana yan camdan bakan bir manyak sadece bir kadın olduğum için kornaya bastı.
Hareket çekip yola devam ettim ve camları kapattım.
“Orada mısın?” diye teyit etti.
“Evet, sen geldin mi diyordum.”
“Kapıdayım, girmedim içeri,” dedi. “Gelince anlatırım.”
“Peki,” dedim. Beş dakika içinde beyaz şeritlerle çevrili açık garajdaydım. Dışarı çıktığımda, kapının iki metre çaprazında Peggy Roots’u gördüm. Üzerine yastaymış gibi siyah bir bluz, blayzer gri parlak bir ceket ve siyah bir kot pantolon giymişti. Siyah, gür olduğu her halinden belli saçları sıkıca arkasından topuz yapılmıştı. Her zaman taktığı hakla küpelerinin eksik olduğunu fark ettim.
Ona oranla ben, katilin hedef aldığı profil listesindeki kadınlardan biri gibi değil de; düğüne giden biri gibiydim. Giyinmek yaşam tarzımdı. Bedene önem göstermeyi Sam’le yatarken öğrenmiştim. Onu ayartırken. Karısıyla katıldığı insana açık partilerde, bir tuvalette ya da yatak odasında gizlice ona kalçamı gösterirken. Kendimden bir kez daha iğrendim. Bu işe girişim sadece bir hazla olmuştu. Sonrasında ise eroin kullanmak kadar korkunç bir bağımlılığa dönüşmüştü. Belki de daha kötüsüne.
Kötü demişken, Peggy’nin yüzünde epey sabırsız bir mimik vardı.
Hemen beni görür görmez köşeye çekti ve cebinden bir ilan çıkarttı. “Bunları yola yapıştıran bir adam vardı. Ölen kadını tanıyor olmalı,” dedi hızla sesini kısarak.
“Kim olduğunu biliyor musun?” diye sordum sırtımı duvara yaslarken.
“Yok, gördüm ama adam hızla ortadan kayboldu. Ben yukarılara yapıştırılmış bir afişi, eldivenle birine aldırarak parmak izi tespiti için Riden’e vermeyi düşündüm. Bunu analiz ettirerek belki Gigi’nin (burada sesini aşırı inceltti) bir yakınına ulaşabiliriz. Kimmiş, neyin nesiymiş bir fikrimiz olur.”
Çok geçmeden siyah, parlak ve markasını dilimin ucuna kadar getirdiğim ancak söylemediğim bir araç durdu. Motorlar gardını indirdi ve içeriden tamamıyla üniforması eksik bir polis çıktı.
Riden, üniversite ikinci sınıftan flörtümdü. O zamanlar da şimdiki kadar güzel bir kızdım ve atılgan sayılırdım. Geçen yılların benden götürmediği tek şey güzelliğimdi ve attığı mesajların çoğundan anladığım kadarıyla kalbi hala bende kalmış bir Riden. Gözleri, bakışları, her türlü özelliği; defalarca onun bana uygun bir insan olduğunu hatırlatırdı benliğime. Ama görmezden geldim.
Riden düzgün bir çocuktu. Fazla içmezdi. Fazla konuşmazdı ve sevdiği zaman gerçekten seven adam profili çiziyordu. Onunla ilişkiyi deneyimlediğim ekim ayında, bir kere kampüs bahçesindeyken yanağıma dokunduğu ve kendi isteğimle beni öpmek istediği bir anı hatırladım. İnce ince kar süzülürken, siyah saçları sim tozlarıyla kaplı gibi olmuştu. Geçen yıllarsa o saf Riden’i değiştirmiş, magmadan çıkar çıkmaz kısa sürede katılaşan bir yanardağ gibi soğutmuş gibiydi.
En azından bana öyle görünüyordu.
Bizi fark eder etmez dikkat çekmeden bir el işareti yaptığında, Peggy ile peşine takılarak gürültü tıkırtı dolu masaların ve çaylak barmenin yanından sıyrılıp geçtik.
Riden beş yıl önceki gibi aynı masayı seçmek konusunda gitgide yükselen içgüdüsüne sığındı. Ertesi gün oturduğumuz yer boştu. “Bize bırakılmış bu masa,” dedi ve bu onun gerçekten de hiçbir zaman komik olmayan, ara ara meydana çıkan esprilerinden sadece biriydi.
Peggy, tedirgin bir yüzle; “Ne oldu? DNA kime aitmiş?” diye sordu.
“Örnek garip. İçerideki DNA örneğinin bozulmuş olduğu tahmin ediliyor. Ancak aminoasit dizilimlerinden bir insana ait olduğu netleştirildi. Tekrar test yapılması lâzım. Numunede tanımsız protein kalıntıları var. Arada bakteri kontaminasyonu olmuş olabileceği düşünülüyor.”
Sadece sorularımızı cevaplamaktan fazlasını anlatmak için gelmiş gibi durduğunu ben anladım ama Peggy fark etmedi.
Riden onu tanıdığım üzere devam etti. Peggy de çantasından çıkarmak üzere olduğu afişi geri içeri sokup dinledi.
“Viana Heiddel ve Lina Alter’in ölümünde bazı ortak noktalar daha tespit ettik.” Gözlerimizin içine baktı.
“Şovda duyacaklarımızdan fazlasını söyle,” dedim gülümseyerek.
Beni duymazdan gelmesine bozulduğumu inkar edecek değilim.
Riden devam etti. Barmen ne istediğimizi sordu ve Riden cevap vermeyince gitti. Tepesi atmış görünen Riden, her nedense, birazdan tekrar çocuğu çağırarak içkileri söyledi. Bu esnada bize döndü.
Özellikle bana baktı. “Uçak oturma planı ve müşteri listesi talebinde bulunduğumuzda listede söylediğin adam, koltuk numaranı sorduğum üzere tam yanındaki oluyor, David Cryton. Bal rengi gözlü vesaire, dediğin tanım. Adamın daha önce bir sabıka kaydı yok. Gözlerinde yarı şaşılık varmış. Muhtemelen sen bakışlarının sana kaydığını düşündün.”
“Hayır, o kadar basit değil,” dedim.
“O konuya sonra döneriz. Bir kez daha rahatsız edilmeyeceğine garanti bile veririm. Mesleki deformasyon. Ne diyordum?” Bana dönerek uyardı. “Lafımı bölme.”
Buzz’lar masaya bırakıldı. Riden konuştu. “Katilin sol yanakta yaptığı dağılımlar fazla becerikli görünmüyor. Partiküllerin dağılımını incelediğimizde, izler bunu doğruladı. Katilin sağlak olma ihtimali yüksek. Kadınlar kalplerinden bıçaklanarak öldürülmüş ve kan olduğu yerde donup kalmış. Katil, kurbanlarının kalbine sonra da kan akışını durdurmak için tampon yapmış. Bunu neden yaptığını kestiremiyoruz. İkinci bir kişi var mı yok mu kesin değil. Tek bildiğimiz, yere saçılmış o filmlerde gördüğünüz her yeri boyayan kan lekesinin olmadığı. Onları en acısız şekilde öldürmüş.”
Peggy araya girdi. “Acısız öldürmek isteseydi bir silah kullanırdı. Sessiz bir Heckler ya da lanet susturucusu takılmış bir Glock.”
“Belki de amacı öldürmek değildi,” dedi Riden. “Ritüelleri acı çektirmek isteyen birine değil, huzur vermek isteyen birine ait.” Gözleri uzaklara dalmıştı, kadehi kaldırıp birkaç yudum aldı.
Parmak eklemlerini oynatıp açarak dikkatimi karşıya verdim.
“Kurbanlar arasında başka nasıl bağlantılar var?” dedi Peggy.
Başımı salladım.
Riden, “Aslında çok fazla ama görmek isteyene,” dedi bürodaki bazılarına laf sokar gibi. “Ölen kadınlardan biri yaşlı, biri genç ama ikisinin de ortak özelliği gençken güzel olmaları,” dedi. “Kamuya açık yayınlanmayan Lina Alter’in fotoğrafları elimizde. Okul yıllarında epey güzel bir genç kadınmış.”
“Başka?” dedim.
“Viana Heiddel de yüksek bir kesim tarafından güzel olarak adlandırılabilecek bir genç kadın.”
“Viana ne iş yapıyormuş?”
“Bankada çalışıyor, 28 yaşında.”
“Öldüğünde işten mi gelmiş?”
“İçi dolu çantasına ve dışarı giyimi olduğu belli kıyafetlerine göre öyle.”
Peggy araya girdi. “Lina Alter peki.”
“Lina emekliymiş, 53 yaşında, ama o da aynı şekilde bir erkekçe şık, kadın gözüyle dışarı giyimi ile ölü bulunmuş,” dedi Riden.
İkisine de tek tek bakıp Buzz’dan içerek; “Gördüğüm tek bağlantı yalnız, güzel ve dışarı giyimli olmaları, doğru mu?” dedim.
Peggy, “Bunlar bağlantı mı değil mi sadece korkunç bir yolu var gibi görmenin,” dedi.
Riden başını belli belirsiz salladığında gerildim.
“İşte bu konuda haklısın,” dedi Peggy’e dönerek. “Hem de çok.”
Bakışları koyulaşmıştı.
“Katilin bir suç daha işlemesini mi oturup bekleyeceğiz?” dedim dirseklerimi masaya yaslayarak.
Sonrasında Peggy tekrar lafa girdi ve yola afiş satan adamdan bahsetti. Bana anlattıklarını ince detaylarına kadar, bir dedektifin titizliğiyle, Riden’e anlattı. Riden onun zekâsına hayran kalmış gibi, “Şahane,” dedi ve kayıp kadının ilanını aldı. Ağzını açmadan Peggy lafa girdi.
“Eldivenle aldırttım, parmak izi yoktu.”
Bundan da hoşlanmıştı.
Peggy ile aynı anda anlaşmış gibi birbirimize baktık. Ona Sam’in odasında gördüğüm dolaptaki belgeden bahsettim. Ön ve arka yüzlerini zaten daha önceden onunla paylaştığımdan kısa bir özet geçmek gerekmişti. “Bu konuyu daha detaylı araştıracağım,” dedi güven veren bir sesle ve Peggy’e döndü.
“Masa numarana kadar bilen birisi? Bu kişi Sam mi yoksa bir başkası mı?”
Sam’in katil profili çizmesi beni ürkütmüştü, yasak aşkımın.
Karnımı ovalayarak içkiyi bıraktım. “Başka kim olabilir?” dedim.
“Gigi Tracer kimmiş önce onu öğreneceğim,” dedi ve saatini kontrol etti. “Çok vaktim yok. Bugünlük bu kadar.” Alacağımı almış, vereceğimi vermiştim. Bu yüzden başımı salladım. Peggy onunla el sıkıştı ve aralarında samimi bir bakışma yaşandı.
Riden gider gitmez, Peggy’e, “Ne olursa olsun birine anlatmak rahatlatıcı, değil mi?” diye sordum.
Başını sallayarak beni ilk kez istisnasız doğruladı. “Aynen öyle.”