3. BÖLÜM: GERİYE SON 21 GÜN KALDI

1568 Words
👤 Odada eski bir kanepe vardı, hemen bitişiğine beyaz bir masa iliştirilmişti. Duvarların soğukluğu, ne zamandan kaldığı belirsiz kahve kupalarının içine işlemişti. Dışarıda fırtına vardı. Kuru ayaz camları tıkırdatıyordu. Bu ses ürkütücü olmakla beraber, gecenin atmosferini tamamlayan koyu bir tütsünün buharını tamamlıyordu. Tütsü yandı, yandı ve saatler sonra tükendi. Gecenin bir yarısı oldu. Saçları arkasında bağlanmış, yedi sekiz yaşlarındaki kız çocuğu aralık duran kapıdan içeri baktı. Babası ağlıyordu, gözlerinden yaşlar akarak ve titreyerek. Adım sesleri fark edilince, kapının eşiğinde duraksadı. Adam yerden yavaşça kalktı, sendeledi ve kendisine bakan dolu dolu gözleri fark etti. Küçük kızın gözlerindeki acı ve çaresizlik, kendi gözlerindeki umutsuzlukla birleştiğinde ortaya acınası bir tablo çıktı. "Baba, annemin mezarını ziyaret edecek miyiz?" diye mırıldandı. "Onu çok özledim." Fırtınanın sert ve rahatsız edici sesini işittiği her an bu isteği katlanarak artıyordu, babasına koştu. Adam, gözlerinden akan yaşları sildi ve kızına doğru yürüyerek onu kucağına aldı. "Bitanem," diye mırıldandı. "Bitanem." Kollarının arasındaki cılız beden, kemikten uzun ince parmakları arasında sarsılır gibi oldu. Sevgisinin acıtıp acıtmadığını düşündü. Tanrı'ya yönelen iç sesi onu yine kimim sorusuyla bir başına bıraktı. Bu ufacık, hayat dolu çocuk bile umutsuz bedenini bir damla ışıkla aydınlatamıyordu. "Gitmeyecek miyiz?" diye sordu tekrar kız. İri gözleri parlıyordu. "Sen, onu özlemiyor musun baba?" Adam, Gigi'yi anımsadı. "Özlüyorum bitanem, çok özlüyorum," dedi sayıklar gibi. Parmakları titriyordu. Sevginin yaralayıcı yanı, beynini kaplayan boşlukla beraber tüm hücrelerinden çekildi. Kolları küçük kızın ufak bedenini acıtmadan sarmalarken, bugünün otuzuncu yaş günü olduğunu anımsadı. Gigi ile giremediği sekizinci yıl dönümü. Kızının elbisesinin kuşağını bağladı. İkisi de ağladılar, küçük kız allık paletlerini fark etti. "Baba, o ne?" Adam, hemen toparlandı ve gülümsedi. "Onlar boya." "Benim boyalarım gibi mi?" diye sordu kız meraklı bir masumlukla. Karanlıkta parlayan cılız mumların ışığı, çocuksu, masum suratını aydınlatıyordu. "Evet, bitanem. Senin boyaların gibi," dedi adam titreyen sesiyle. Onların orada ne işi vardı? Bir anda sorguladı. Perişan olmuş bir hâlde, küçük kızın omuzlarından tuttu ve mırıldandı. "Senin boyaların gibi güzel." "O zaman ben de onları kullanabilir miyim?" "Onlar yetişkinlerin boyası," dedi adam sakince; gözlerinden bir damla yaş süzülüp gitti. "Baba, benim öğretmenlerim çok fazla yüzünü boyuyor. Neden?" Adam derin, aheste bir nefes verdi. "Önemli bir davete hazırlanıyorlar." "Nasıl bir davet bu?" dedi kız hafifçe gülümseyerek. "Her gün mü bu davete gidiyorlar?" Adam onun bu hızlı çalışan zekasına karşılık birkaç damla daha gözyaşı akıttı ve onun kokusunu içine çekerek sarıldı. Koku, küçük kızına ait bir parçaydı. Bu parçayı düşündüğü an gözleri karardı. Kesik parçalar halinde çeşitli suratlardaki kırışıklıklar, yara izleri ve ten kokuları gözlerinin önünden geçip gitti. Donup kalmıştı. Kızıyla ayağa kalkarak onu yatağına yatırdı ve bir masal anlatmayı reddederek alnına bir öpücük kondurdu. Sonra da kapıyı kapatıp, soğuk antreye çıktı. Hazırlandı, üstüne bir ceket aldı. Fırtınalı havada kiliseye doğru yürümeye başladı. Sokaklar boştu, yürüdükçe etrafta dolaşan polis devriye araçlarını fark etti. Hızla yürüdü, adımları çok büyüktü. Onu kiliseye yetiştirmek görevleriymiş gibi aceleciydi. Kahverengi kilise binasından içeriye girmeden ayakkabılarını çıkarttı ve şamdanların ışıkları altında, boşalmış kilise sıralarına baktı. Viana Heiddel'in genç ve kırılgan, Gigi'yi anımsatan yüzü gözlerinin önünde dans ediyor, korkuyla "yapma" diyordu. Yapma lafını kaç defa tekrarlamıştı? Bir mi yoksa iki mi? Yoksa? Öyle biri yok muydu? "Viana Heiddel," diye mırıldandı. "Öyle biri var mı?" Titrek bir şekilde yerde, sıraların önünde diz çökerek ellerini birleştirdi. "Ey Tanrım! Lütfen yardım et bana. Bu dünyada yapayalnız kalacak kadar çok yaşadım. Otuz sene. Bu acı verici bir otuz sene. Dikenleri kaburgama batan otuz ömür yarası. Beni kurtar. Ve ufak kızım Alina'yı. O masum bir çocuk. Onu hatırlayabilecek miyim? Ufak, sevimli yüzünü aklımda bırakacak mısın? Yalvarırım bana yardım et. Bir gün kokusu bile yeterli gelmeyecek gibi bana. Hissediyorum. Odaya ilk girdiğinde tanıyamadım onu. Evde, sanki bir hayaletmiş gibi geçti gözümün önünden. Ben kimim? O kim? Benim ufak kızım Alina elbette. Ama şimdi, şimdi her şey boşlukta. Hatırlamıyorum. Yaşayıp yaşamadığımı bile bilmiyorum. Ah, kalbim o kadar ağrıyor ki; Gigi'yi o kadar özlüyorum ki! Bizi neden bırakıp gitti Tanrım? Onu neden yanımdan aldın? Neden? Neden onu aldın yanımdan Tanrım?" Duraksadı ve daha da alçalan bir sesle, "Onu gitgide unutuyorum," dedi. "Yanıyorum acıyla için için. Karnımda ve tüm hücrelerimde yankısı var. Ciğerlerimdeki kokusu bile buz tutmaya yüz tuttu. Polisler dışarıda bir katili arıyor. O ben miyim? Ben mi öldürdüm o iki kadını? Yoksa onlar sadece iki hayal mi? Bilmiyorum. Bu allık paletinin bende ne işi var? Gigi'ye mi ait? Kızım onların ne olduğunu sorduğunda ne cevap vereceğim?" Fırtına, kilisenin camlarına var gücüyle vurdu kendini. "Dünya korkunç bir yer. Ayrılmanın ve yapayalnız kalmanın ızdırabıyla dolu. İnsan özünde yapayalnız bir varlık ve sonunda da yapayalnız kalarak cezalandırılıyor. Doğasıyla, özüyle cezalandırılıyor. Bu dünyaya tükürüldüğümden beri huzursuzum. Beni özenle yarattın değil mi Tanrım? Hayır, cezalandırma beni. Kimim ben? Neden bu kadar acı çekiyorum?" *** Riden'in sözlerinden sonra masadaki her şey buz tutmuştu ve yanımızdan apar topar ayrılmıştı. Veronika arabasıyla beni eve bırakarak yanımdan ayrıldığında, saat 22.00 'dı. Eve döndüğümde, Jerry'i bulamadım. Defalarca aramama rağmen telefonunu açmadı. Victoria Teyze etrafta sürekli dönüp durduğumu görünce; "Biraz otur ve dinlen tatlım," dedi. "Jerry nereye gittiği hakkında size bir şey söyledi mi Victoria Teyze?" "Yo, biliyorsun Jerry hiçbir şey söylemez." "Bu saatte ne işi var hiç anlamıyorum. Meraktan öldürecek beni." "Tatlım, emin ol ki başka bir kadınla değil işiyle meşguldür." Lafı söyleyiş tarzı sinir bozucu olduğundan ters ters baktım. İlişki hayatımız boyunca kocamın ailesi tarafından istenmeye kadın olma rezaletine erişmiştim. Bunun tek sebebi dik kafalı olmamdı, onlarca. Daha doğrusu akıllarınca. Bir kadının aklını kullanmasını problem sayıyorlardı. "Hiç öyle bakma, senin ne kadar güzel olduğuna değinecektim," dedi hemen Victoria teyze ve kederli bir şekilde iç çekti. O Jerry'nin diğer aile üyelerinden bir tık daha farklı ve samimiydi. Bir saat boyunca bulaşık, temizlik ve yerleştirme işlemiyle uğraştıktan sonra kapı deliğinde anahtar döndü ve Jerry içeri girdi. Sesi, telefonda konuşuyordu, ta buraya kadar geliyordu. "Anlamıyorum, neden makalem reddedilsin ki?" diye tısladı ve telefonu kapatıp sesini kesti. Muhtemelen bir köşeye fırlatmıştı, daima böyle yapardı. Elimi havluya kurulayarak mutfaktan antreye çıktığımda karşılaştık. "Telefonlarıma cevap vermedin," dedim dalgınca. Onu yargılamak istemesem de muhtemelen telefonu, onu tanıdığım kadarıyla, son yarım saat içinde açıktı. Bu telefonda tartışmanın bir de öncesi olmalıydı. "Makalem reddedilmiş," dedi beni duymazdan gelerek. "Jerry, bu gerçekten üzücü tatlım ama sana bir soru soruyorum. Beni meraktan öldürecektin." "Evet, telefonu açmadım çünkü mutsuzdum. Makalem reddedilmiş," dedi sertçe. Ne kadar emek verdiğini, ayırdığı çalışma saatlerinin fazlalığını anlayabiliyordum ama bunun suçlusu ben değildim. Bu şekilde beni umursamayan sözler sarf edemezdi. Bir anda Jerry'e olanları anlatsaydım hiç umursamayacağı gibi bir fikir geldi aklıma. Bu düşünceden kurtulmak için epey çabaladıktan sonra dudaklarımı araladım. "Yani bundan sonra telefonlarını kafama göre açabilir ya da açmayabilirim." "Bunu kastetmediğimi biliyorsun," dedi ses tonunu yükselterek. "Bana sesini yükseltme," dedim dişlerimin arasından. "Yok öyle akşamın bir vaktinde kafana göre telefonu açmamak!" Zaten sinirim tepemdeydi ama sesim alçaktı. Çünkü ona sesini alçaltmasını emrederken kısık sesle konuşmam beni konfor alanında tutuyordu. Jerry ile ilişkimizde geliştirdiğim ufak konuşma tüyolarıydı bunlar, o kadar. Öfkeyle güldü. "Beni anlamıyorsun değil mi?" "Seni çok iyi anlıyorum," dedim gülerek; Victoria teyze salondan çıktı. "Ne bağırıyorsunuz? Sesiniz ta içeriden geliyor. Jerry, tatlım, sorun geç kalmansa eğer bence Peggy özrü hak ediyor çünkü seni defalarca aradı." "Sen karışma teyze," diye tersledi onu Jerry ve hızla merdivenleri tırmandı. "Gidersen git, seni görmeye çok da meraklı değilim," dedim ve kendimi mutfağa kapatarak gecenin bir yarısına kadar iş yaptım. Bir ara soluklanmak için mutfak penceresinden aşağıya bakmak istedim. Dirseklerimi pencerenin pervazına yaslayarak fırtınalı havayı seyrettim. Koyu yeşil, kahverengi yapraklar sonbaharın kırbacını yemiş gibi oradan oraya savruluyordu. Havada uçuşan tozların yarattığı hayali şekiller gözlerimde dolanıp durdu. Veronika aradı, telefonu açtım. "Naber?" "Hiç! Yine uyuyamıyorum." "Uyku ilacı al," dedim ve omuz silktim. "Ne yapabilirim ki?" "Bu gece ya bir cinayet daha olursa!" dedi korkuyla. Artık bunu iki kadın olarak çaresizce apaçık dillendirecek seviyeye gelmiş olmamız ne acıydı. "Böyle şeyler düşünme," dedim. "Ama nasıl?" dedi ahizenin öteki ucundan. Sesinde acılı bir ton yankılandı. "Nasıl bunu yapayım bir söyle? Polisler her yerde katili ararken." Arkada tıkırtılar duyuldu. "Sam beni çağırıyor, seni ararım sonra." Telefon kapandı, derin bir nefes vererek kendime bir kahve koydum ve mutfak sandalyelerinden birini çekip oturdum. Saat tık tık ilerliyor, gözüme uyku girmiyordu. Riden'in dedikleri kulağımda çınlamaya devam etti. Allık paletindeki insan DNA'sı. Kime aitti? Kurbanlardan birinin miydi acaba? Katil onların paletlerini alıyor olabilir miydi? Eğer böyleyse onları kendine saklardı ve hangi kurbanınkini diğerine koyacağını seçmesi gibi saçma bir karmaşa ortaya çıkardı. O paletlere sahip olmasının iki yolu olabilirdi. Bunların markasız olduğu göz önüne alınırsa ya paletleri kendi üretiyordu ve DNA'sı kendine veya tanıdığı birine aitti. Tanınmayı güçlendirmek için kendi DNA'sını koymayacağına göre, tanıdığı birine ait olabilirdi. Kurbanlardan birine ait olma ihtimali bana güçsüz geldi. Nedense bu kafaya yatkın gelmiyordu. Yine de elle tutulur bir kanıtım olmadığından en sağlıklısı Riden'den gelecek DNA sonuçlarını beklemekti. Makyaj prova odama çıkarak küçük bir not defteri ve kalem aldım elime, sonra da puf koltuğa oturdum. Bu üçüncü kahvemdi, masaya bıraktım. Aklıma gelen her türlü fikri yazmaya başladım. Bir şeyler karaladıkça parmaklarım titriyor, uyuşuyor, buz tutuyor, kalbim çarpıyor ve karnıma kramplar giriyordu. Rüzgârlı hava, hâlâ yaprakları oradan oraya taşıyor; kafamdaki her şey birbirine giriyordu. “21,” diye tekrarladım. “Geriye son 21 gün kaldı!” Bu ne anlama geliyordu? Kalemi elimden bırakıp bir müddet dudaklarımda dolanan rakamlarla düşündüm. Ölüm zamanına mı son 21 gün kaldı? Ne için son 21 gün? Kurtulmak için mi? Eğer geri sayım gibi bir şeyse sürenin azalması gerekmez miydi? 20 gün olması gerekirdi çünkü bir gün, afişin geldiğinden bu yana, tükenmişti. Kafam darmadağınıktı, bu bir geri sayım değilse ne olabilirdi? Bana, “Geriye son 20 gün kaldı!” diye bir afiş gönderilmemişti. Katilin kastettiği şey neydi?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD