Alparslan ve Solin siyah Range Rover marka arabada oturmuş, karşıdaki mekana bakıyorlardı. Dışarıdaki magazin muhabirlerine poz vere vere içeri giren insanlara yüzünü buruşturan Solin, "Manyak bu insanlar, başka bir şey değil! Sırf iki poz vermek için bile eminim buraya gelenler vardır. Nedir bu gösteriş meraklılığı anlamıyorum." dedi.
Yanında oturan ikizi yüzündeki ciddiyetle, "Sorsan hepsi kimsesiz çocuklar için buradalar. Açık artırmayla satılan her mücevherin parası kimsesiz çocuklar içinmiş," dedi. Samimiyetten tamamen uzak, buz gibi bir tebessümle devam etti.
"Cenk ve babası da gelecekler. Kimsesiz çocuklar yararına belki çok mücevher alıp, insanların takdirini de kazanırlar. Sonra da o kimsesizlere buldukları ilk fırsatta tecavüz edip öldürürler!" derken sesi kısık olsa da sinirden boyun damarları şişmişti.
"Bence buradaki çoğu insan onlar gibiler can yarım. Tamam katil ya da tecavüzcü değiller ama çoğu sırf başkalarının takdirini kazanmak, parasıyla gösteriş yapmak için buradalar. Emin ol Alparslan o kimsesiz çocukları düşünenlerin sayısı bu kadar kişinin içinde o kadar az ki! "
Solin'in söylediklerine başını sallayan Alparslan, mekanın kapısında duran siyah arabadan çıkanları işaret ederek," Bizimkiler geldiler. " dedi.
Solin de bakışlarını oraya çevirince, elli bir yaşında olmasına rağmen genç kızlara taş çıkaran annesini gördü. Yanında aşk dolu bakışlarla ona bakan babası vardı. Onlara bakınca ister istemez aklına Can geldi. Kendini bildi bileli platonik olarak aşık olduğu adamdı Can. Ona her baktığında içindeki minik kıpırtılar, yaşı büyükçe yerini daha şiddetli teklemelere bırakmıştı. Şimdiler de ise, ona olan yakınlıkla kalbi bedenini terk etmek istercesine çırpına çırpına tüketiyordu Solin'i..
Anne ve babasına bakan Alparslan ise onların bir kere bile kameralara bakmadıklarını fark edince gülümsedi. Doğruca el ele tutuşarak içeri geçmişlerdi.
"Ah şimdi bizimkileri poz vermediler diye taşlayacaklar Alparslan." diyen Solin sırıtıyordu.
"Bence de. Baksana şu kadına. Arkasını dönmüş, elbisesinin tüm ayrıntıları yeterince ifşalanmamış gibi bir de sırt dekoltesini gösteriyor."
Alparslan'ın bahsettiği kadına bakıp göz deviren Solin, "Diyorum ya manyak bunlar manyak." deyince, ikizi bu defa içten bir gülüş sergiledi. Sanki az sonra elini kana bulayacak kişi o olmayacakmış gibi...
Üç siyah araba ard arda mekanın kapısında durdu. Ardından iki araba daha gelip hemen arkalarında yerini aldı. Öndeki ilk iki araba ve arkadaki son iki arabadan siyah takım elbiseli adamlar seri bir şekilde dışarı çıkıp, ortadaki arabanın etrafında dizildiler. Sonra ortadaki arabadan ilk önce şoför dışarı çıkıp, koşarak arka taraftaki kapıyı açtı. Arabadan önce Melih Sert, ardından ise oğlu Cenk çıktı. Alparslan'ın gördüğü kişilerle elleri yumruk olurken, Solin hâlâ kısık gözlerle arabadan çıkanları izliyordu. Sert soluk alış verişlerine bakılırsa o da çok sakin değildi. Kameraların karşısında geçen baba oğul yüzlerindeki ciddiyetle birkaç poz verdiler, ardından uzatılan mikrofonlara bir şeyler konuşup içeri geçtiler.
"Her iddiasına varım ki o iki şerefsiz, kimsesiz çocuklarla ilgili bir şeyler dediler mikrofonlara!" diyen, Solin'in sesi sinirden titriyordu.
Alparslan, "Neyse ki en azından birinin mikrofonlara son konuşması oldu." dedi ciddiyetle. Başını sallayan Solin kardeşini onaylarken, gördüğü o fotoğraf aklına geldi. Rüya'nın avukatlığını üstlendiğinde elindeki dosyada gördüğü o vahşet içerikli fotoğraf! Yakın çekimle otopside her bir ayrıntının gösterildiği diğer fotoğrafları ise sonradan görmüştü. Günlerce uyumamıştı o fotoğraflardan sonra. İkiziyle bu yola girmesinin sebebi de tam olarak o fotoğraflar olmuştu. Yandan bakışlarla can yarısını süzdü. Kendisi sadece fotoğrafları görünce bu denli etkilenip, öfkeye bürünmüşken Alparslan olayın bir kısmına şahit olmuştu. O fotoğraflardaki her bir ayrıntıyı kendisi bizzat görmüştü. Yerde yatan kadının kan kokusunu solumuştu. En önemlisi ise yardım isteyen bir inlemeye güçsüz olduğu için yardımcı olamamıştı.
Geçen yarım saatin ardından nihayet beklenen çağrı telefondan duyulunca, iki kardeş göz göze gelip başlarını salladılar ve arabadan çıktılar.
Tıklım tıklım gösteriş kokan bu yere adım atan Solin ve Alparslan, açık arttırmanın başladığına dair zil sesini duydu. Şimdi binden fazla kişi yerlerine oturmuş, teker teker gösterilen mücevherlere paralarının gücünü göstermek istercesine fiyat biçiyorlardı. Solin'in gözleri sürekli o aşağılık baba ve oğlundaydı. Nispet eder gibi bir de en çok mücevher satın alan onlar olmuştu! Sahteliklerinden dolayı bir yandan midesi bulanırken bir yandan da sinir krizi geçirmek üzereydi.
'Veee son parçamız, çok nadide bir mücevher. Üstündeki pırlanta işlemlerlerle gözlere şölen sunuyor...... " önündeki pırlantayla süslenmiş kolyeyi övüp duran adamın açılış rakamını vermesiyle yine insanlar başlamışlardı o rakamı kat be kat arttırmaya.
Alparslan, özellikle Melih Sert, denen o şerefsizin bu kolye için uçuk rakamlar söylemesine bir an kızdı. Başka biriyle durmadan rakamı yükselten Melih ise, son vurucu darbeyi vurmak ister gibi, "Bir milyon dolar!" dedi. Onunla kapışıp duran adam pes ederken, başka birinin "İki milyon dolar!" demesiyle şaşkına döndü. Tam kimin aldığına bakmak için başını kaldırmıştı ki yanında oturan oğlu, "Daha bu saçmalığa katlanacak mıyız baba?" diye sordu.
"Az sonra gideriz. Zaten bitti artık satışlar."
Babasının cevabına kaşları çatılan Cenk, duyduğu sesle sahneye baktı. Yüzünü gözünü gizlemeden, elinde kanlı ve paramparça bir elbiseyle duran genç bir delikanlı, mikrofona "İyi akşamlar herkese. Buraya kimsesiz çocuklar için geldiğinizde göre şimdi size gecenin en utanç verici mücevherini sunayım," dediğinde, salonda bir uğultu oldu. Sonra ayağa kalkıp çıkmak isteyenlerde hareketlilik yaşandı.
Alparslan sakince, "Şimdilik sadece beni dinleyin. Az sonra zaten dışarı çıkacaksınız." dediğinde, içerideki onca mafya, sanat ve iş adamı arasında bir kargaşa yaşandı. Elini cebine sokmaya çalışanlara hitaben konuşmaya devam etti.
"Şimdi herkes ellerini havaya kaldırıyor! Aksi takdir de sizi izleyen birçok keskin nişancı tarafından önce elinizden vurulacaksınız." Başını yukarı kaldıranlara bakıp ,"Gelin." dediğinde kimsenin fark edemediği yüzün üstündeki garson, ellerindeki silahlarla salonun her bir köşesine dağıldılar.
Herkes şaşkınlıkla neler olduğunu anlaşmaya çalışırken, bu kadar kişinin içinde babasına güvenip silahını almaya çalışan tek kişi ise Cenk'ti. Anında nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla elinden vuruldu. O zamana kadar işin ciddiyetini anlamayan varsa da şimdi koskoca Melih Sert'in oğlunun eline kurşunun sıktırılmasıyla ciddiyetle söylenen her şeye uymaya başladılar.
Solin, elinden vurduğu adamın acı dolu bağrışlarına donuk bir kalple baktı. Tek pişmanlık, tek kıpırtı yoktu yüreğinde. Hatta acıma bir yana dursun, kalbine dolan minik bir ferahlama vardı.
Yeniden sözü alan Alparslan ölüm sakinliğini andıran sesiyle devam etti.
"Bu elimde gördüğünüz elbise, kimsesiz bir kıza ait. Aslında rengi pembe. Ayrıca böyle paramparça da değil. Ama iki cani tarafından tecavüz edilip, öldürülünce elbisenin rengi kanla kırmızıya döndü ve tıpkı bedeni gibi böyle paramparça edildi. O iki caniden biri şu an tam da karşımda! Tüm delillerle oynayıp sadece yanındaki kişiyi hapse gönderdi. Kendisi ise, en az onun kadar şerefsiz olan babasının yardımıyla elini kolunu sallaya sallaya geziyor."
Her bir cümleyle sarsılan insanlar arasında az önceki uğultudan daha fazla sesler çıkmaya başladı. Kimse kimden bahsedildiğini bilmiyordu. Sadece Melih ve Cenk dışında! İkisi de artık hedef tahtasının kim olduğunu gayet iyi biliyorlardı.
"Hep adalet bekledim ama tam dört yıl oldu hala bize uğramadı. Şimdi bu gece buradaki herkese şunu söylemek istiyorum. Sadece bir an düşünün. O kız kimsesiz değil de sizin kız kardeşiniz, anneniz ya da karınız olsaydı ne yapardınız? Sadece vicdanınızın sesiyle düşünün. Gencecik bir kız. Sırf koynuna girmedi diye onu alıp arkadaşıyla birlikte saatlerce tecavüz ediyor. O kızın son halini ben gördüm. Bu elbise sırılsıklamdı! Kanla sulanmıştı! Ve paramparçaydı. Daha ayrıntısını anlatacak kelime bulamıyorum bile! Benim şahitliğim, dna, doku, sperm örnekleri... hepsiyle oynayan bu adi herif. " deyip, aşağı inen Alparslan, Cenk'in yakasından tutup sahneye çıkardı. İnsanların ağzından hayret nidaları yükselirken, Melih öylece oğluna bakıyordu. İlk defa, hayatında ilk defa eli kolu bağlanmıştı.
" Şimdi Melih Sert dışında herkes dışarı çıksın!"
Salondaki herkes bu cümleyi bekliyormuşçasına birbirlerini iterek kapıya yöneldiler ve birkaç dakika içinde salonda Yavuz, Ronya, Melih, Cenk, Alparslan ve Solin kalmıştı.
Yavuz olacakları bildiği için karısının kolundan yumuşakça tutup, ağzından tek kelime söylemeden, yürüdü. Ronya da kocasıyla sözsüz anlaşmışlar gibi onun adımlarına uyarak dışarı çıktı.
Alparslan, önce Solin'le baktı. Onun kararlılık dolu onaylayan baş hareketinden sonra bakışlarını Cenk'e çevirdi. " Rüya için gecikmiş adalet! " diye kükredikten sonra elini beline götürüp silahını çıkardı. Cenk alnına dayatılan namluyla ilk defa ölümü hissetti. Yerinde otururken savurduğu tüm küfürler şimdi bitmişti, ölüm ona kucak açmışken celladının gözlerinin içine baktı.
Alparslan, gözlerine bakan adama "Rüya da gözlerime baktı. Işığı yüzüne tuttuğumda inleyerek gözlerimin içine baktı. Çok acı çekiyordu, o inleme acı doluydu." dediğinde, elleri daha da sert kavradı silahı ve soğukkanlı bir tavırla gözünü kırpmadan onu öldürmek istedi ama yapmadı.
Elindeki silahı çekip cebinden çıkardığı mendille iyice sildi. Sonra silahı Cenk'in eline tutuşturdu.
" Kendi kafana kendin sık!"
Gözleri faltaşı gibi açılan Cenk dili tutulmuşçasına Alparslan'a baktı.
"Bırak oğlumu şerefsiz!"
Melih Sert'in bağırarak söylediklerini hiç duymamış gibi davranan Alparslan, Solin'in elindeki silahla nişan aldığı Cenk'e baktı.
"Hemen!"
Ölümün ona geldiğini çoktan kabullenen Cenk, gücü bitmiş eliyle silahı şakasına dayadı. O el sanki onun eli değilmiş gibiydi, sanki biri aklını almış silahı da yine başkası tutmuş gibiydi.
Bir anda silahı ateşledi.
Yere yığılan Cenk'i gören babası gözyaşlarına boğulup kendini sahneye attı, hedefi elbette Alparslan'dı. Dimdik durmuş, Melih denen itin üstüne üstüne gelişini izleyen Alparslan gayet sakindi. Sanki birkaç saniye önce birinin ölümüne sebep olmamış gibi sakin!
"Seni öldüreceğim! " bağırarak ona karşı atağa geçen Melih'in kolunu tutup yere fırlattı Alparslan.
"Sen benim kılıma bile dokunamazsın!" diye tıslarken, bakışlarını Melih Sert'in gözlerine dikti. Yerde yatan adamı öylece bırakıp, "Cenk aslında senin yüzünden öldü. Genç bir kızı öldürdü ama sen onun arkasında durarak hapse gitmesini engelledin. Eğer hapse girse, cezasını çekseydi şimdi yaşıyor olurdu." dedi.
Güçlü çıkan sesiyle, kendinden emin konuşmaya devam etti. "Ben Alparslan Botan. Bundan sonra güçsüzün gücü, vicdanın sesiyim." dedi. Ardından yerde hâlâ kanlar içinde yatan Cenk 'e bakıp, "O ve yanındaki elbise İstanbul'un orta yerinde üç gün asılı duracak!" dedikten sonra Melih'e gözlerindeki nefretle baktı." Bu konuda bana yanlış yapan ya da yapmayı düşünen varsa şimdiden kendi kafasına sıksın, hiç bana zahmet vermesin! " deyip, Solin'e başıyla işaret verdi. İçeriye saniyeler sonra adamları girdi. Anında Cenk ve o elbise, dışarı çıkarılırken Alparslan bu defa, köşede yere yığılarak oturan Melih'in yanına gitti.
Eğilerek," Bir kez daha söylüyorum. Cenk'in de Rüya'nın da katili aslında sensin! Eğer oğlunu bu denli herkes ve her şey hakkında kendini hak sahibi görmesine vesile olmasan Rüya şimdi yaşıyor olacaktı. Eğer sen adalete çomak sokmasan şimdi oğlun da yaşıyor olurdu! Artık sana bir şey yapmayacağım, yapmama gerek de yok zaten, çünkü sen yaşaya yaşaya acı çekeceksin. " deyip, Solin'le birlikte salondan çıktı.
Alparslan'ın eli artık kana bulanmaya başlamıştı, yolunu çizmiş ilk adımını da atmıştı. Bundan sonrası ailesinin korktuğu gibi olmayacaktı. Bundan sonrası herkes için hayırlı olandı. Çünkü, Alparslan en baştan dediği gibi gerçektende vicdan sesi olacaktı...