1

3310 Words
Dağın sarp yüzeyi ve zirvesine doğru yoğun bir sis hakimdi. Her adımda altlarındaki kara toprağın sesi ve sert rüzgârın oluşturduğu uğultu dışında bir ses yoktu. Ancak bu sessizlik, ormanın derinliklerinden gelen kurşun sesleriyle kesildi. Üsteğmen Batuhan özel harekât timiyle sık ormanlık alanda ilerliyordu. Gelişmiş gece görüş dürbünleriyle, düşmanın nereden ateş edeceğini tahmin etmeye çalışıyorlardı. Ancak yoğun ağaç yaprakları, teröristlerin konumunu belirlemeyi zorlaştırıyordu. Bir anda, sağlarından gelen otomatik tüfek sesleriyle sarsıldılar. Serkan, başına isabet eden kurşunla yere yığıldı. Batuhan "Siper alın!" diye bağırdı. Askerler, yakınlardaki büyük kayaların ve ağaç gövdelerinin arkasına saklandılar. Teröristler, dağın birkaç noktasından çapraz ateş açıyordu. Her yerde kurşun sesleri ve toprağa isabet eden mermi kapsülleri vardı. Batuhan,telsizini kullanarak yardım istedi, ama dağın derinliklerinde sinyal yoktu. Elindeki MPT-76 tüfeğiyle karşılık verirken, Ahmet'in sesini duydu: "Üsteğmen! RPG!". Ağaçların arasından gelen roket, yanlarındaki kayalığa isabet ederek büyük bir patlama yarattı. Kaya parçaları havada uçuştu. Ekibin çoğu bu patlamadan etkilendi. Batuhan ekibini derleyip toparlamaya çalıştı. Kadir, ağır yaralı olan Serkan'ı sırtladı. "Geri çekiliyoruz!" emrini verdi Batuhan. Ekibiyle beraber geri çekilmeye başladılar, ancak teröristler onları takip ediyordu. Çatışma, dağın her yerinde sürüyordu. Ahmet, keskin nişancı tüfeğiyle üç teröristi etkisiz hale getirdi, ancak onun da sol bacağına kurşun isabet etti. Dumanlar arasında siluetleri beliren teröristler, üstün sayılarıyla askerlere baskı kurmaya devam ediyordu. Batuhan el bombalarından birini çıkarıp, düşmanın üzerine attı. Patlama ile dört terörist yerde kaldı. Ancak Batuhan'nın ekibinden sadece beşi ayakta kalabilmişti. Onlar da yaralıydı. Batuhan Ahmet'e doğru koştu ve onu sırtladı. "Bu dağdan çıkmamız lazım, destek kuvvetleri yakındır!" dedi. Yoğun kurşun yağmuru altında, Batuhan ve ekibi dağın diğer tarafına doğru ilerlemeye başladı. Her adımlarında, teröristlerin kurşunları etraflarında ıslık sesleriyle geçiyordu. Ancak, dağın eteklerine vardıklarında, destek kuvvetlerinin zırhlı araçlarıyla karşılandılar. Onları kurtaran bu araçlar, ağır silahlarıyla tepedeki teröristlere karşılık veriyordu. Batuhan ve ekibi, nihayet güvendeydi. Ancak bu zafer, kaybettikleri arkadaşlarının acısıyla gölgelendi. Havanın hafif gri tonunda, zırhlı araçlar dağın eteklerindeki yol boyunca hızla ilerliyordu. İçlerinden birinde Üsteğmen Batuhan bilincini kaybetmek üzereydi. Ahmet, sol bacağındaki bandajı sıkılaştırırken yüzünde endişeyle Bulut'a bakıyordu: "Dayan üsteğmen, yakında hastanedeyiz." Hastanenin acil servisine varıldığında, Batuhan ve diğer yaralı askerler hemen ameliyata alındı. Yaralı askerlerin yakınları, hastane koridorlarında endişeli bir şekilde beklemeye başlamıştı. Birkaç saat sonra, cerrahi müdahale sona erdi. Batuhan, odasında beyaz çarşafların arasında uyanmaya çalıştı. Gözleri ağırlaşmış, başında yoğun bir ağrı vardı. Yanında, Ahmet ve birkaç arkadaşı bekliyordu. Doktor, odaya girdiğinde herkesin gözleri ondaydı. Ciddi bir ifadeyle başını hafifçe salladı. "Üsteğmen Batuhan, müdahale başarılı geçti. Ancak aldığınız yara ve şarapnel parçalarının oluşturduğu hasar nedeniyle sol bacağınızda kalıcı bir hasar oluştu. Fizyoterapi ile yürüme yeteneğinizi geri kazanabilirsiniz, ancak maalesef aktif askerlik görevinize devam edemeyeceksiniz." Batuhan, bu sözlere karşılık veremedi. Hayatını adadığı askerlik mesleği, bir anda sona ermekteydi. Gözlerinde biriken yaşları tutamadı. Ahmet, "Her şey yoluna girecek üsteğmen," dedi, sesi titreyerek. Batuhan, bir süre sustuktan sonra, "Bu benim sonum değil Ahmet. Askerlik yapamasam da bu ülkeye hizmet etmeye devam edeceğim," dedi kararlılıkla. Ahmet gülümseyerek yanıtladı: "Biz de senin her zaman yanındayız, üsteğmen." Odada birlik ve beraberlik havası hissediliyordu. Batuhan'ın yeni yaşamına uyum sağlama süreci zor olacaktı, ancak yanında ona destek olan arkadaşları vardı. Bu destek, onun için en büyük güç kaynağı olacaktı... Batuhan, hastane kapısından dışarıya adım attığında, tekerlekli sandalyede olduğunu tam anlamıyla kabullenememişti. Etrafında, bütün duvarları, oda kapılarını, koridorları geride bırakmanın hafifliğini hissediyordu. Gökyüzü mavisinin altında ilk kez özgürce nefes aldı. Batuhan'ın annesi Tuana, babası Bulut ve amcası Emir Tuğra Gökdeniz ile yengesi Nehir, kapının yanında onu bekliyordu. Tuana'nın koyu siyah saçları rüzgarla oynaşıyor, babası Bulut ise gözlerini oğlunun üzerinden alamıyordu. Batuhan'ın durumunu kabullenmek onun için zordu. Emir Tuğra, sakin bir şekilde, "Hoş geldin yeğenim, evde seni bekleyen bir sürprizimiz var," dedi gülümseyerek. Nehir, arabanın bagajını açarak Batuhan'ın eşyalarını hazırlamıştı. Her ne kadar endişeli olsa da yengesinin yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. Eve vardıklarında, Batuhan'ın odası özel olarak düzenlenmişti. Odanın merkezine konumlandırılmış geniş yatak ve raflar, askerlik anıları ve fotoğraflarla doluydu. Bulut, "Oğlum için en rahat olacak şekilde düzenledik," dedi gururla. Batuhan, sandalyesinden kalkarak yatağa doğru ilerledi. Odaya hâkim olan sessizlik, herkesin duygularıyla baş başa kaldığını gösteriyordu. Tuana, oğlunun yanına gelip, "Her şey yoluna girecek Batuhan. Sen çok güçlüsün," dedi ve oğluna sıkıca sarıldı. Batuhan, ailesinin bu sıcak karşılamasıyla, yaşadığı tüm zorluklara rağmen, yarınlarına umutla bakmaya karar verdi. Onun için en büyük destek kaynağı olan ailesiyle her zorluğun üstesinden gelebileceğini biliyordu. Pelin'in ağır adımlarla odaya girmesiyle herkesin bakışı genç kıza çevrildi. Üzerindeki yol yorgunluğu, masum yüzüne yansımıştı. Koyu kahverengi saçları dağınık ve kısa boylu, zayıf yapısıyla ufak tefek görünüyordu. Gözleri kızarmıştı, belki de yolda sürekli gözyaşı dökerek gelmişti. "Abi..." diye mırıldandı. Sesi titriyordu, ama yüzündeki ifade kararlıydı. Batuhan'ı bu haliyle görmek onu derinden etkilemişti. Batuhan, gözlerini kız kardeşine çevirdi ve zor da olsa gülümsedi. "Hey, minik. Geldiğine sevindim." Pelin, hemen Batuhan'ın yanına koştu ve ona sıkıca sarıldı. "Neden böyle oldu? Seni bu hale getirenler cezalandırılmalı!" dedi, öfkeyle. Batuhan, Pelin'in başını okşayarak, "Artık buradayım, iyi olacağım. Senin burada olman bile benim için en büyük ilaç," dedi ve hüzünlü bir şekilde gülümsedi. Pelin, abisinin yatağının yanına oturarak onunla konuşmaya başladı. Anıları, geçmişte yaşadıkları güzel günler, üniversitede neler olduğu... İki kardeş, bir süreliğine dış dünyayı unutup, birbirlerine sarılarak eski günleri yad ettiler. Pelin, sürekli Batuhan'ın yanaklarına ufak öpücükler konduruyor, onun yüzündeki acı ifadeyi yumuşatmaya çalışıyordu. Odaya hükmeden sessizlik, iki kardeşin derin sevgisiyle doldu. "Sürpriziniz bu cimcime miydi amca?" dedi Batuhan alaycı bir gülümsemeyle amcalarına bakarak. "Ne o, beğenmedin mi? Geleceğini duyunca geri yarısı uçağı göndermek zorunda kaldım bu cimcimeye," dedi amca, keyifli bir şekilde gülerek. "Ben cimcime değilim. Yirmi yaşında bir genç kızım tamam mı?" diye cevapladı Pelin, gözlerindeki alaycı ifadeyle kardeşine bakan Batuhan'a. Batuhan, kız kardeşinin yanaklarını sıvazladı ve kucakladı. Pelin, başını abisinin göğsüne yasladı. "Sen biraz dinlen, annecim. Yemek vakti uyandırırım olur mu?" "Tamam, anne," diye mırıldandı Batuhan yorgun bir şekilde yatağında uzanarak. "Hadi Pelin, abin biraz dinlesin," dedi Bulut, kızına gülümseyerek. "Siz gidin, bende yorgunum. Abimle uyuşacağım." "Bırakın baba, koca kız oldu lafta ama hala bensiz uyuyamıyor, baksana," Pelin dilini çıkarttı, ancak kardeşine olan sevgisi gözlerinden okunuyordu. Oda da sadece ikisi kaldığında, Pelin tekrar ağlamaya başladı. "Öleceksin sandım," dedi hıçkırarak. "Ama ölmedim bıdığım. İyiyim ve buradayım," dedi Batuhan, kardeşini sıkıca kucaklayarak teselli etmeye çalıştı. "Pekâlâ, artık askerliğe devam etmeyeceksin, değil mi abi?" diye sordu Pelin endişeyle. "Ben istesem de artık mümkün değil," sesindeki acı Pelini titretti. "Üzülme ne olur. Sen hep gönlümün askeri olacaksın. Bende okulumu buraya aldırırım, hem gitmeyeceğim bir daha Ankara'ya," dedi Pelin, kardeşine destek olmaya çalışarak. "Bir de başka şehir diye beynimizi yiyen bir cadı hatırlıyorum ben," diye takıldı Batuhan. "O zaman sen yoktun, şimdi geldiğine göre ben de dönebilirim," dedi Pelin, omuz silkerek. "Hem kuzenler de burada. Sıkıldım tek başıma o şehirde." "Öyle olsun bakalım," dedi Batuhan, gülümseyerek. "Sana güveniyorum, minik kardeşim." Aradan bir yıl daha geçmişti ve Batuhan sivil hayatına alışmıştı. Bacağı artık sorun değildi, ama askerliği özlemediği bir gün bile yoktu. Soğuk hava tenini ısırırken koşmaya devam etti. Sol bacağı biraz sızlasa da buna alışmıştı çoktan. Hava almak, doğayla iç içe olmak, ona huzur ve mutluluk veriyordu. Koşu sonrası terli ve güler yüzlü bir şekilde eve geri döndü. Evde, ailesi kahvaltı masasında onu bekliyordu. Kapıyı açtığında, içeri girdi ve seslendi, "Günaydın millet!" Annesi Tuana, gülümseyerek, "Nerdesin annecim, sen yine koşuya mı çıktın? Bacağını zorlamaman gerektiğini biliyorsun, değil mi?" diye sordu. Batuhan annesinin saçlarını öptü ve "İyiyim ben, sende biliyorsun. Hem alışkanlık kolay bırakamam," diye yanıtladı. Babası Bulut, alaycı bir ifadeyle "Sana kaç kere karımı öpme, dedim" ve muzipçe gülümsedi. Batuhan, babasına bakarak "Sizin karınızsa benim de annem Bulut Keskin. Bu gerçeği lütfen unutmayalım," Pelin, abisinin yanına geldi ve onunla sevgi dolu bir şekilde sarıldı. "Aşkım bir saattir seni bekliyoruz," dedi. Batuhan, kardeşinin saçlarını okşayarak, "Ben de seni çok özledim, cimcime" diye yanıtladı. Masaya oturup kahvaltı yaparlarken, Pelin gülümseyerek "İki saat sonra uçak kalkacakmış. Niye acele ediyoruz ki? Uçak bizim, ne zaman gidersek o zaman kalkacak," dedi. Tuana gözlerini devirdi ve Bulut'a bakarak "Bu çocukları sen böyle yaptın," dedi şaka yolla. Bulut, eşiyle birbirine gülerek, "Ne yapmışım ben? Pelin haklı, biz ne zaman gidersek uçak o zaman kalkacak, sevgilim," diye yanıtladı. Tuana oğluna dönerek "Batuhan sen gelmek istemediğine emin misin annecim?" diye sordu. Batuhan kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, "Eminim anne. Üç ayı orada geçiremem. Kendime kısa bir tatil verip çalışmaya devam edeceğim," dedi. Tuana biraz endişeli bir şekilde "Dağ evine mi gideceksin?" diye sordu. "Evet. Çoktan hazırlattım orayı. En azından iki hafta oradayım," diye yanıtladı Batuhan. Butuhan, "Dikkat et kendine bebeğim, daha yeni kalktın ayağa. Bir şey olursa ara hemen geliriz, olur mu?" diye uyardı. Pelin kahkaha attı ve abisine alayla bakarak "Hemen ara, koca bebek, tamam mı? Aç falan kalırsan sonra naparsın," dedi. Batuhan, Pelin'in saçını çekerek "Saçlarını kestirme, bana küçük ukala," dedi ve yüzünde sevgi dolu bir gülümseme belirdi. Genç kız gözlerini kısarak "Saçlarıma dokunursan, yatağına kurbağa koyarım," diye tehdit etti. Batuhan gözlerini kısarak "Tüm elbiselerini keserim," dedi kardeşine meydan okuyarak. Pelin gülerek "Çizgi roman arşivini dağıtırım," dedi ve abisine göz kırptı. Batuhan ellerini kaldırarak "Pes küçük cadı," dedi ve herkes kahkahalarla gülmeye başladı. Mutluluk dolu anlarını birlikte yaşayan aile, birbirlerine olan sevgi ve şaka dolu anlarla bu özel anılarını paylaşıyordu. ****** Soğuk bir gece, teni üşüten keskin bir rüzgarın hüküm sürdüğü izbe bir depo görüntüsü ortaya çıkıyordu. Depo, şehir merkezinden uzak, terk edilmiş bir bölgede yer alıyordu. Çevresi yüksek duvarlarla çevrili olan depo, sessizliğin hüküm sürdüğü bu izole edilmiş alanda yalnız başınaydı. Depo binası eski ve yıpranmış görünümüyle dikkat çekiyordu. Duvarlarının boyası zamanla solmuş, yüzeylerinde çatlaklar oluşmuştu. Çatısındaki kiremitler yer yer eksikti ve üzerindeki kar lekeleri soğuk havanın etkisini gösteriyordu. Rüzgarın aralardan süzülerek içeri sızdığı, eski tahta kapılar çıtırdıyor ve uğultulu bir melodi oluşturuyordu. Depo kapıları, paslı demir kollarıyla kilitlenmişti. Geniş ve ağır kapılar, zamanın yükünü taşıyamayacak gibi görünüyordu. Duvarlarında birkaç kırık cam pencere, dışarıdaki soğuğu içeri alıyor ve güneşin son ışıklarını depoya hapsediyordu. Işığın hüzünlü yansımaları, duvarlardaki tozlu yüzeylerde dans ediyordu. Depo içi tamamen boştu; yalnızca birkaç tozlu, ahşap sandalye ve eskimiş bir masa vardı. Soğuk beton zeminin üzerinde ince bir tabaka halinde biriken kar, izlerle süslenmişti. Depodaki sessizlik, soğuk havayla birleşerek, adeta zamanı donduran bir atmosfer yaratıyordu. Karanlık ve soğuk gece, depoya hâkim olmuştu. Depo, sessizlik ve izolasyonla bir bütünleşmiş gibiydi. Dışarıda hüküm süren soğuk, depoya da sirayet ederek her yanı sarıyor ve bu izbe mekânı daha da ıssızlaştırıyordu. Emre'nin kıyafetleri kanla ıslanmış ve yüzü çeşitli morluklarla kaplıydı. Elleri arkadan bağlı bir şekilde sandalyeye sıkıca bağlanmıştı, güçlü kolları bileklerini kesen halatlarla çevrelenmişti. Gözleri halsizlikle dolu, zorlukla açılabiliyordu ve suratında acı dolu bir ifade vardı. Karşısında duran adamlar, kaslı ve tehditkâr duruşlarıyla Emre'ye korku salıyordu. Başındaki adam, onu acımasızca süzüyor ve tekrar tekrar aynı soruyu soruyordu. "Hala konuşmayacak mısın?" Emre soluğunu zor alıyordu, sesi hırıltılı ve yorgundu. "Size söyledim, ben yapmadım," dedi gözlerini dik tutarak. Cesaretini korumaya çalışıyordu, çünkü ailesinin hayatı tehdit altındaydı. Diğer adamlardan biri, sert bir şekilde yüzüne vurdu. Emre'nin kafası yan yatarken kan damlaları yüzünden süzülüyordu. "Yeter artık, konuş. Senin gibi iki yüzlü birini buraya kadar getirmişsek, her şeyi biliyorsundur." Emre zorlukla başını kaldırdı, gözleri öfke ve acıyla doluydu. "Gerçekleri söyledim, ben suçsuzum. Ailemi bırakın, onlara zarar vermekten vazgeçin." Başındaki adam sinsi bir gülümsemeyle yaklaştı ve yüzünde alaycı bir ifade belirdi. "Ailemi mi? Oh, onlara olan düşkünlüğünüzü biliyoruz. İşte bu yüzden seni seçtik. İşkence çektirerek gerçekleri öğreneceğiz ve sonra da aileni görmek istediğini düşündüğümüz bir yerde buluşacaksın." Emre'nin gözleri daha da büyüdü, endişeyle titriyordu. "Onlara zarar vermeyin, ben her şeyi yaparım, ama onlarla işiniz yok." Başındaki adam sadece soğukça gülümsedi ve işkenceye devam etmeye karar verdi. Emre'nin feryatları depoda yankılandı, karanlık gece onun çaresiz çığlıklarına şahitlik etti. Ama ne olursa olsun, Emre ailesini korumak için son damlasına kadar mücadele etmeye kararlıydı... "Konuş Emre, adamlarımız karınla oğlunu almaya gitti bile. Konuş yoksa buraya canlı gelemezler "diye bir kez daha tehdit etti adam. Emre, ağzının kenarından kan akarken güldü. Acıyarak adama baktı. "Adamlarınız için gerçekten üzülüyorum o zaman "dedi zor çıkan sesiyle ara sıra öksürerek. İki adam birbirine baktı. Emre tekrar bir yumruk daha yerken sandalyeyle birlikte yere devrildi. Müstakil iki katlı evin sessiz sokaklarında karanlık bir gece vakti, hafif rüzgârın esintisiyle birlikte kapı sessizce açıldı. Lara, uzun yıllar sokaklarda büyümüş, hayatta kalmak için dövüşmeyi öğrenmiş bir kadındı. Uyanık ve tetikteydi, içgüdüleri ona tehlikenin yaklaştığını haber vermişti. Lara, koridorda hafifçe yürürken iki gölgeyi fark etti. Gözlerini kısarak, sessizce yaklaşmalarına izin verdi. Aniden, hızla hareket ederek saldırdı. Yılların getirdiği tecrübeyle, ilk adamın boğazına bir yumruk indirdi ve onu şoka uğrattı. Ardından diğerine dönüp bir dizi hızlı ve keskin darbeyle yüzüne ve karın bölgesine saldırdı. Ancak diğer adam da hafife alınacak biri değildi. Hızla tepki vererek Lara'nın saldırısını savuşturdu ve onu duvara itti. Lara, hızlıca toparlanarak tekrar saldırdı, ama bu sefer düşmanı da hazırlıklıydı. İkili arasında yoğun bir dövüş başlamıştı, yumruklar havada uçuşuyor, kemikler çarpışıyordu. Lara'nın refleksleri keskindi, düşmanlarının saldırılarını önceden tahmin ediyordu. Hız ve çeviklikle saldırıyordu, yumruklarını ve dizlerini düşmanlarının zayıf noktalarına isabet ettiriyordu. İki adam da ciddi şekilde yaralanmıştı, ama hala pes etmiyorlardı. Lara'nın odasına doğru mücadele ederek ilerlerken, kapının arkasında onun için değerli olan oğlu Mert'in hıçkırıklarını duydu. İçgüdüleriyle hareket ederek hızını artırdı ve oğlunun yanına geldiğinde onu kucaklayarak sakinleştirdi. "Endişelenme, Mert. Annen burada, seni koruyacağım," dedi hırıltılı sesiyle. Ancak iki adam pes etmiş değildi. Son bir çırpıda tekrar saldırdılar, bu sefer daha da acımasızca. Lara, oğlunu korumak için son gücüyle dövüşüyordu. Yorgunluğa rağmen, annelik içgüdüsü ona ekstra bir güç veriyordu. Sonunda, dayanılmaz bir hiddetle Lara'nın yumruklarını düşmanlarına indirdi. Sert darbelerle iki adamı da alt etti ve yerde acı içinde kıvranmalarını sağladı. Lara, oğlunu hızla kucağına alarak aşağı kata indi. Neredeyse bir dakika içinde oğluna montunu ve ayakkabılarını giydirip, büyük sırt çantasıyla evden çıktı. Sokakta hızla uzaklaşırken, Mert'in sakinleşen hıçkırıklarıyla birlikte yüreği hafifledi. Yıllarca hayatın zorluklarına göğüs geren bu güçlü kadın, şimdi en değerli varlığı olan oğluna kucak açıyordu. Yan sokakta park edilmiş cipin arka koltuğuna oğlunu bindirip hızla arabayı çalıştırdı. "Anne babam nerede? Niye gelmedi. O amcalar niye bize zarar vermek istiyorlar "Lara zorlukla yutkundu. Nedense içinden bir ses artık kocasını göremeyeceğini söylüyordu. "Baban gelecek bebeğim." Dedi. Bu dediğine kendisi bile inanmasa da. Lara'nın kalbi hızla çarpıyordu, ama dışarıdan sakinliğini koruyor, oğlunu endişelerinden uzak tutmaya çalışıyordu. Arabayı hızla sürerken, gözleri sürekli etrafa dikkatle bakıyordu. Peşlerindekileri atlatabilmek için en kısa sürede güvenli bir yer bulmalıydı. Mert'in sorusu karşısında Lara'nın içi acıdı. Küçük yüreğinin bu korkularla dolmasını istemezdi. "Baban gelecek, bebeğim," dedi yine, içindeki korkuyu bastırmaya çalışarak. "Şimdi sadece güvende olmamız gerekiyor. Onlar bizi bulamazlar, emin ol." Lara, şehrin dışına çıktığında gözleri hızla ara sokakları taradı. Uzakta tenha bir orman yolunu fark etti ve kararını verdi. Ormanın içine doğru hızla girdi. Mert hala korku dolu bakışlarla annesine bakıyordu. "Anne, nereye gidiyoruz?" diye sordu Mert. "Lütfen şimdi sorma, bebeğim," dedi Lara. "Sadece güvende olmak için uzaklaşıyoruz." Ormanda arabayı durdurduktan sonra anahtarı çıkardı ve Mert'i kucağına aldı. Büyük sırt çantasını sırtına geçirerek yola koyuldular. Ormanda sessizlik hakimdi, sadece rüzgârın hafif esintisi ve kuşların cıvıltıları duyuluyordu. Lara, ormanda ilerlerken sürekli etrafa bakıyor ve fark edilmemek için sessizce adımlıyordu. "Anne" "Söyle bebeğim." "Niye ormana geldik. Sevmedim ben burayı öyümcek var burada" "Korkma annecim sadece, arabamız bozuldu. Ben yanındayım tamam m?" Güneş, yavaşça ormanın ardına saklanırken, son ışıklarıyla yeryüzünü hafifçe aydınlatıyordu. Lara'nın gözleri, kızıl renkte parlayan ufka dalmıştı. Oğlu Mert'in elini sıkıca tutuyordu; minik parmakları, annesinin ellerinin sıcaklığıyla daha da kuvvet buluyordu. Havanın serinliği, yüzlerine vurdukça, Lara'nın yorgunluğu biraz olsun hafifliyordu. Ancak içindeki korku ve endişe, her adımlarında ona eşlik ediyordu. Mert, her ne kadar annesinin bu korkusunu hissetse de, ona cesaret vermek için "Annemle birlikteyim, güvendeyim," hissiyatıyla dimdik yanında duruyordu. Gün batımının hafif turunculuğu yerini koyu maviye, sonrasında da karanlığa bırakıyordu. Ormanın içinde, gece sesleri yavaşça yankılanmaya başlamıştı. Uzaktan bir baykuşun ötüşü, yakınlarda bir çıtırtı... Her bir ses, Lara'nın tüylerini diken diken ediyordu. Mert'in gözlerindeki endişeyi görmek ise onun yüreğini daha da burkuyordu. Ormana girdiklerinde, etraflarını saran yoğun ağaçlar ve yaprakların hışırtısı, sanki onlara sığınabilecekleri bir sığınak sunuyordu. Ancak peşlerindeki tehlike, bu sığınağın ne kadar güvende olduğunu sorgulatıyordu. Derin bir nefes alarak, "Ormanda bir yer bulup geceyi geçireceğiz," dedi Lara. Mert, başını sadece annesinin omzuna yaslayarak onay verdi. Giderek karanlıklaşan ormanda, bir mağaranın girişini buldular. Mağaranın içi soğuktu, ama en azından onları koruyabilecek bir yerdi. Lara, Mert'e sıkıca sarılarak, geceyi burada geçireceklerine karar verdi. Mert'in yüzüne baktığında, gözlerindeki masumiyeti ve güveni gördü. O an, her şeyin iyi olacağına dair içinde bir umut belirdi. Mağaranın içi, dışarıdan gelen hafif rüzgâr sesleriyle doluydu. Lara, çantasından çıkardığı küçük feneriyle etrafı aydınlattı. Mağaranın daha derinlerine doğru bir geçit bulunmaktaydı. Ancak, şimdilik bu giriş kısmı onlara yetecekti. Mert, annesinin yanında kıvrılarak, mağaranın soğuk zeminine oturdu. Yorgunluktan gözleri kapanmak üzereydi. Lara, üzerine aldığı battaniyeyi Mert'in üzerine örttü ve ona sarıldı. Onun sıcaklığı, mağaranın soğuğunu bir nebze olsun azaltıyordu. "Biraz dinlenelim," dedi Lara, "Sabaha karşı tekrar yola koyuluruz." Mert, annesinin göğsünde huzurlu bir şekilde uykuya daldı. Lara ise, geceyi dikkatli ve tetikte geçiriyordu. Peşlerindeki tehlikenin ne zaman kapılarını çalacağını bilmiyordu. Ormanın her sesi, onun alarm zillerini çalıyordu. Birkaç saat sonra, mağaranın dışından hafif ayak sesleri duyulmaya başladı. Lara, nefesini tutarak dinlemeye çalıştı. Sesler, mağaranın girişine doğru yaklaşıyordu. Lara'nın içi buz kesti. Gözlerini Mert'e çevirdiğinde, o masum yüzün tekrar tehlike altında olmasını istemiyordu. Çantasından çıkardığı bıçağı eline aldı ve Mert'i örtüyle daha iyi sakladı. Sonra, mağaranın karanlık bir köşesine saklandı. Mağaranın girişine iki siluet belirdi. Koyu giysileri ve el fenerleriyle etrafı aydınlatıyorlardı. "Burada olmalılar," dedi biri kısık bir sesle. Diğeri, "Hızlı hareket ediyorlar. Ama yakalayacağız," diye mırıldandı. Lara, nefesini tutarak onların daha derine ilerlemelerini bekledi. Ve tam onlar ilerlerken, elindeki bıçakla sessizce mağaranın dışına sıvıştı. Mert'i uyandırmadan, onu kucağına alıp mağaradan uzaklaştı. Ormanın karanlığında, yeni bir saklanma yeri aramaya başladılar. *********** Emre, elleri bağlı bir şekilde sandalyede oturuyordu. Gözleri kararlılıkla dolu, cesur bir duruş sergiliyordu. Ancak yorgunluğu ve acıları bedenini sarıyordu. Depo sessizce hırıltılarla doluydu, soğuk hava içini ürpertiyordu. Kapının açılmasıyla iki adet silahlı adam içeri girdi. Karanlıkta yüzleri net olarak seçilemiyordu, ancak tehditkâr tavırları ve soğukkanlı bakışları, tehlikeli olduklarını açıkça gösteriyordu. "Son bir kez daha soracağım belgeler nerede?" diye bağırdı biri. Emre, gözleri sabırla dolu bir şekilde yanıtladı: "Size dediğim gibi, belge falan yok." Adamların sabrı tükenmişti ve sinirle silahlarını doğrulttular. Emre'nin kararlı bakışlarına rağmen, tetiği çekmekten çekinmediler. Silahlar patladı ve kurşunlar hızla havada uçuştu. Emre, vücudunda acıyı hissetti ve sandalyeden yere düştü. Göğsünden ve karnından kanlar akıyordu. Son bir kez, güçlü bir çaba göstererek, Lara ve Mert'i düşündü. Onları korumak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı. Ancak bedeni ona izin vermiyordu. Gözlerini kapattı ve sessizce inledi. "Sık kafasına şunun, konuşacağı yok" Depo içindeki sessizlik, telefonun çalmasıyla birlikte bozuldu. Silahlı adam telefonu alarak konuşmaya başladı. Diğer adam, Emre'nin başında duruyordu ve acımasızca ona vuruyordu. Emre zorlukla ayakta durmaya çalışıyordu, ancak güçsüz ve savunmasızdı. "Kadın ve çocuk kaçmış abi. Adamların ikisi yaralı diğer ikisi de kadının peşindelermiş," dedi adam sinirli bir şekilde. "Ne? Nasıl kaçmışlar? O kadın nasıl anladı" diye bağırdı diğer adam. "Her neyse, şimdi önemli olan onları bulup yok etmek. Bu kadının ve o çocuğun canını alacağız," dedi telefonu kapatarak. Kadın ve çocuğun kaçtığını öğrenen adam, öfkeyle diğer adama döndü. "Senin hatan bu! Onları nasıl kaçırdılar?" diye bağırdı. Diğer adam savunmasızdı ve endişeli bir şekilde, "Benim bilgim dışındaydı abi, ben..." Ama sözünü tamamlayamadan silahlı adam ona doğru yürüdü ve tehditkâr bir şekilde silahını çekti. "Öyleyse işleri düzeltmek senin sorumluluğunda. Bu kadını ve çocuğu bulup getireceksin, yoksa seninle işim biter," dedi sert bir sesle. Diğer adam korku içinde yutkundu ve başını salladı. "Evet, tamam abi, yapacağım. Bulup getireceğim," diye cevap verdi. Silahlı adam öfkeyle diğer adama döndüğünde, Emre hala sandalyede zayıf bir şekilde duruyordu. Adam ona bir kez daha vurdu ve kahkahayla güldü. "Sana da son bir şans vereyim, belgeler nerede?" diye sordu. Emre, acı içinde, başını kaldırarak güçlü bir şekilde bakışlarını adamın gözlerine dikti. "Sana söylediğim gibi, belge yok. Artık bırakın beni ve ailemi," dedi inatla. Silahlı adam sinirle gülümsedi ve silahını Emre'ye doğrulttu. "Söz verdiğin kadar dayanıklı olamadın," dedi soğuk bir sesle ve tetiği çekti. Silah patladı ve depo tekrar sessizliğe gömüldü. Emre'nin bedeni yerde hareketsiz yatıyordu. Adam, kanlar içindeki Emre'nin cesedine bakarak memnuniyetle gülümsedi. "Bu iş bitti," dedi ve diğer adama döndü. "Şimdi kadını ve çocuğu bulup getir," emretti. Depo sessizce hırıltılarla dolu olsa da içindeki tehlike ve tehlikeli adamların varlığından dolayı her köşe korku doluydu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD