2

1615 Words
Batuhan'ın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi, aracın içinde esen klimanın serinliğini hissetti. Yeni bir başlangıç yapmıştı, askerlik sonrası hayata yeniden dönmek gerçekten zordu. Askerlikteki disiplin, yemek saatleri, uyandırma düdükleri, gece nöbetleri ve arkadaşlıklar... hepsi bir anda geride kalmıştı. Şimdi, sivil hayatın telaşı, trafik, iş yoğunluğu, faturalar ve şehrin kalabalığı içindeydi. Anahtarları kontağa takıp aracı çalıştırdı. Radyodan hafif bir müzik sesi geldi. Sessizce dinlemeye başladı. Müzik, onun askerlik anılarına dalmasına neden oldu. Bir zamanlar birlikte nöbet tuttuğu arkadaşları, komutanları, eğitimleri, zor anları ve komik anıları geldi aklına. O sırada radyodan çalan şarkının sözleri de bir anlam kazandı; hayatın ne kadar kısa ve değerli olduğu üzerineydi. Yolculuk boyunca akıl sürekli o askeri günlerine takılı kalıyordu. Elinin altında tüm kontroller olsa bile, askerlikte olduğu gibi her şeyin otomatik bir rutine bağlı olmaması onu hala huzursuz ediyordu. Ne zaman hangi emir geleceğini bilemeyişin verdiği özgürlük Batuhan'a bir yandan rahatlatıcı gelirken, diğer yandan da garip bir endişe veriyordu. Araba, dağ evine doğru giderken uzun süren bir yalnızlığın ona iyi geleceğinden emindi. Ailesi çoktan şehirden ayrılmıştı. Gece yarısı gideceği yere vardığında, araçtan inerek ormanın içindeki eve baktı. Babası annesiyle baş başa kalabilmek için burayı yaptırmıştı. Yakında sadece dağlık alanlar ve orman vardı. Arabanın bagajından çantalarını alıp kapıları kilitledi. Evin kapısını açıp, içeri girdi. “Burayı gerçekten de özlemişim” diye mırıldandı. Bir dağ evine göre fazla mükemmel olsa da Batuhan aldırmadı. Buraya sadece sakin günler geçirmek için gelmişti. Çantaları odasına bırakıp, salona geri döndü. Ev gelişi için çoktan hazırlanmıştı. Belindeki silahı kılıfıyla çıkarıp masasının üzerine koyup oturdu. Batuhan derin bir nefes alarak, odadaki huzuru hissetti. Evin içi şöminenin hafif dumanıyla dolmuş, odunların çıtırtısı sessizliği kesiyordu. Ahşap duvarlardan sızan orman kokusu, onu çocukluğunun yaz tatillerine götürdü. Ailesiyle birlikte burada vakit geçirdikleri günler aklına geldi. Dışarıdaki rüzgârın hışırtısı ve ağaçların hafif sallanışı, evin içindeki sükuneti daha da derinleştiriyordu. Evin içindeki antika saat tıkırtılarıyla zamanın geçişini anlatıyordu. Belindeki silahın varlığı, Batuhan'ın sivil hayata tam olarak uyum sağlayamadığını, askeri hayatın onda bıraktığı izleri gösteriyordu. Ancak burada, bu dağ evinde, geçmişte kalan her şeyi bir kenara bırakıp, kendi iç dünyasına dönmek istiyordu. Silahın varlığı, aynı zamanda dağın vahşi doğasında her anla karşılaşabileceği tehlikelere karşı bir tedbirdi. Oturduğu koltukta gerinirken, evdeki eski fotoğraflara göz attı. Ailesiyle birlikte geçirdiği mutlu anları yansıtan bu fotoğraflar, ona huzur veriyordu. Elinde bir kupa sıcak çayla, şöminenin karşısına geçip oturdu. Alevlerin dansını izlerken, zihnini boşaltıp sadece o anın tadını çıkarmak istiyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, ormanda yapacağı uzun yürüyüşü planladı. Belki de avlanmak için ormanda birkaç saat geçirebilirdi. Ama şimdi, sadece şöminenin sıcaklığını hissedip, ormanın derinliğine dalmak istiyordu. Burası onun için bir sığınak, huzur bulduğu bir yerdi. Ve Batuhan, bu kısa süre içinde tüm streslerinden arınarak, yeniden doğmuş gibi hissetmek istiyordu. Çayından bir yudum daha aldı. Yorgunluk göz kapaklarına inerken, birkaç dakika sonra duyduğu tıkırtılarla, yerinde hemen doğruldu. Çayı kenara bıraktı. Kenara koyduğu tabancasını eline aldı. Gecenin sessizliğinde gelen tıkırtılar, dağ evinin etrafında duyulan tek seslerdi. Batuhan, tabancasını eline alarak dikkatlice kulak verdi. Gözlerini kısarak, etrafa baktı. Camın yanına yaklaşarak, dışarıyı gözlemlemeye başladı. Ay ışığı, ormanın bir kısmını aydınlatıyor, ancak büyük bir kısmı karanlıkta kalıyordu. Kısa süreliğine bu seslerin rüzgârın etkisiyle dalgalanan dalların evin duvarlarına vurmasından kaynaklandığını düşündü. Ancak, tıkırtılar daha ritmik ve kasıtlı geliyordu. Gizlice kapıya yaklaşarak, kapının gözünden dışarıyı gözetledi. Gördüğü manzara karşısında şaşırdı. Ormanda yaşayan bir hayvan, büyük ihtimalle bir tilki ya da sansar, çöp kutusunu devirmişti ve içindekileri karıştırıyordu. Tıkırtıların sebebi buydu. Batuhan, bir an için gülümsedi. Bu kadar gerilmesine sebep olanın sadece doğanın bir parçası olduğunu fark edince rahat bir nefes aldı. Tabancasını tekrar masanın üzerine koyarak, pencerenin yanına gidip hayvanı izledi. Birkaç dakika sonra, tilki ya da ne olduğunu tam kestiremediği bu hayvan, aradığını bulduktan sonra ormana geri döndü. Gece yarısına yaklaşan bu saatte, Lara, Belgrad Ormanı'nın en karanlık bölgesinden hızla ilerliyordu. Çam ağaçlarının arasından süzülen ay ışığı, yüzündeki ter damlalarını gümüşi bir parıltıyla aydınlatıyordu. Kucağında, gece kuşlarının melodik ötüşlerine eşlik eden Mert'le, dikenli dalların ve taşlı yolların zorluklarına rağmen ilerlemeye devam ediyordu. Sırtındaki yıpranmış çanta ve Mert’in ağırlığı onu daha da yavaşlatıyordu, ancak o yılmadan ilerliyordu. Yanlarında yükselen tepelerin üzerinden, İstanbul'un ışıklı silüetleri beliriyordu. Kız Kulesi'nin ışıkları, ormanın karanlığında parlayan bir yıldız gibi dururken, köprülerinin ışıkları uzağa yayılıyordu. Ancak bu büyüleyici manzaraya rağmen Lara'nın gözleri sadece önündeki patikada ve Mert'te odaklıydı. "Sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim bebeğim," diye fısıldadı, ona daha da sıkı sarılarak. Gecenin karanlık kolları etrafa yayılmıştı ve bir hüzün örtüsü onları sarıyordu. Bir süre sessizce yürüdükten sonra, Mert'in zayıf sesi geceye karıştı: “Anne gelmedik mi?” Lara, oğlunun bu beklenmedik sorusuyla irkildi. Yavaşça durdu ve Mert'in uyanık, ancak hâlâ yarı uykulu gözlerine baktı. Aydınlık bir gündüzün izlerini taşıyan o masum gözler, şimdi gece karanlığında parlıyordu. “Üşüdüm ben,” diye mırıldandı çocuk. Lara'nın gözleri dolu dolu oldu. Elleriyle Mert’in yanağını okşadı, “Tamam annecim, az kaldı. Sen uyumaya devam et,” dedi yumuşak bir sesle. Mert, annesinin sıcaklığıyla rahatladı ve tekrar uykusuna daldı. Lara, bir an için durakladı. Ormanın içinde, ay ışığı bile ağaçların arasına sızamıyordu. Etrafını sarmalayan bu derin karanlıkta, önündeki yolu dahi göremiyordu. İç sesi sürekli ona Emre'yi suçluyordu. Gözlerini kapattı ve içinden geçirdi: "Ah Emre, sana o adamlara bulaşma demiştim. Eğer Mert’e bir zarar gelirse seni asla affetmeyeceğim." O an, karanlık ormanda yalnızlığın ve endişenin ağırlığını her zamankinden daha çok hissetti. Taşıdığı uzak sesleri duydu. Gerisine baktı ve hızla yaklaşan adımların sesini fark etti. Lanet! Bu adamlar nasıl bu kadar hızla ona yetişebilmişlerdi? "Burada ölmeyeceğim. Asla!" diye geçirdi içinden. Adımlarını daha da hızlandırdı, daha sonra sırtındaki ağırlığı hissedip çantasını bir ağacın dibine fırlattı. Mert'e daha sıkıca sarılıp, o küçük kalbinin hızla çarpmasına aldırmadan koşmaya başladı. Ormanın derinliklerinde, ara sıra sızan ay ışığının arasında, ileride bir ışık belirdi. Lara'nın gözleri parladı, ama nefesi kesildi ve boğazı cayır cayır yanarak birkaç kez öksürdü. Işık, oldukça yakındaydı. İlerleyip oraya yaklaştığında, ormanın içerisinde, yemyeşil ağaçların arasında, etrafı renkli ışıklarla süslenmiş muhteşem bir villa gördü. Ancak içgüdüsü ona, bu evdeki insanlara zarar gelmesini istemediğini söylüyordu. Eğer bu adamlar onu burada bulurlarsa, villadaki herkes tehlikede olacaktı. Ancak, Mert'in hayatı her şeyden önemliydi. Karar vermesi sadece birkaç saniye sürdü. Mert'i kucağında daha sıkı tutarak, villa kapısına doğru koştu. Umuyordu ki, içerideki insanlar onlara yardım etmeye hazır olsunlar. Kucağındaki oğluyla kapının önüne gelip hızla kapıyı yumrukladı. Batuhan, yatağının sıcaklığından çıkmakta zorlanarak ayağa kalktı. Başını ovuşturdu ve yarı uyanık halde koridordan geçerek kapıya doğru yürüdü. Evin sessizliği yarıda kesilmişti ve Batuhan'ın zihninde alarm çanları çalıyordu. Güvenlik kamerasının monitörüne baktı ve ekranı dolduran manzaraya şaşırdı: karanlıkta titreyen, nefes nefese ve kucağında bir çocukla duran bir kadın. Kolundaki saate baktığında, gece saat üç olduğunu gördü. Normalde bu saatte kimse kapısını çalmazdı. Aniden uyandığı için hala biraz sersemleyen Batuhan, kapının önünde endişe ve umutla bekleyen kadını ve çocuğu gördü. İçgüdüleri ona hareket etme talimatı veriyordu. Hızlı bir karar vererek, kapıyı açmak için kollarını harekete geçirdi. Kim bilir, belki de bu gece yarısı ziyaretçilerinin yardıma ihtiyacı vardı. Batuhan nefesini tuttu ve kapıyı açtı. Gelen soğuk hava, odanın sıcak havasını aniden yerinden etti ve Batuhan'ın tenini titretti. Karşısında duran kadın ve çocuğun hali, onun biraz önce hissettiği rahatsızlığı daha da artırdı. Kadının yüzünde yoğun bir korku ve endişe belirtisi vardı, çocuk ise uyandırılmış gibi görünüyordu. Kadın, bir an duraksadı. Sonra titreyen bir sesle, "Lütfen, bize yardım edin. Tehlikedeyiz," dedi. Çocuğunu daha sıkıca sardı, sanki onu dünyanın tüm kötülüklerinden koruyacak bir zırh gibi. Batuhan bir an şaşkın bir şekilde onlara baktı, sonra kendine geldi. "Tabii, hemen içeri gelin. Size zarar verecek kimse buraya gelemeyecek," dedi ve onları içeri davet etti. Onları salona yönlendirdi ve hızla bir battaniye ve sıcak bir içecek hazırlamak için mutfağa doğru yöneldi. Batuhan'ın içindeki vicdan, ona bu kadın ve çocuğun yardımına koşma emri vermişti. Ancak aynı zamanda, onların hayatını tehdit eden tehlikenin ne olduğunu merak ediyordu. Bu merakı, ona kim olduğunu ve neden onu bu saatte rahatsız ettiğini sormak için Lara'nın yanına dönme cesaretini verdi. Sıcak bir içecek ve battaniyeyi getirdikten sonra, Batuhan yavaşça konuşmaya başladı. "Size ne olduğunu anlatır mısınız?" dedi, hafifçe sordu. "Neden bu saatte ve bu durumda burada olduğunuzu bana anlatmanız gerekiyor." Lara'nın çaresizce söylediği "Peşimizdeler" sözleri, Batuhan'ın villanın zarif oturma odasında yankılandı. Batuhan, geniş cam masanın üzerindeki boş kahve fincanına baktı. "Kim peşinizde?" diye sordu. "Kocamı öldürenler," dedi Lara, elindeki fincandan sıcak kahveyi yudumlarken. Ağzının kenarında bir damla kahve bırakıp hızlıca sildi. Batuhan bir an duraksadı, alnında derin çizgiler beliriyor, kirli sarı saçlarını kaşıdı. "Neden polise gitmediniz?" Lara yutkundu, derin bir nefes alıp konuştu, "Gidemem, kocam polise gittiği için öldü, eminim öldürülmüştür. Yoksa peşimize düşmezlerdi." Batuhan'ın gözleri derin bir düşüncede kayboldu, elindeki fincanı yavaşça yere koydu. "Hanım Efendi sakin olun ve tek tek anlatın. Kocanız öldü mü ölmedi mi?" "Öldüğüne eminim," dedi Lara titrek bir sesle. Korkuyla gözlerini odanın etrafında gezdirdi. Orta sehpanın üzerinde duran siyah, metalik bir silahı gördüğünde, sırtındaki soğuk terle birlikte ayağa kalktı. Batuhan hızla ayağa kalkarak ona doğru yürüdü, “Korkma," dedi elini uzatarak, "Eski askerim ben, silahımın olması normal." Bu cümleleri söylerken alnındaki çizgiler daha da belirginleşti, gözlerinde derin bir ciddiyet belirdi. Şimdi şunu bana baştan anlat ki sana yardım edebileyim." Batuhan'ın kalın sesi, villanın geniş oturma odasını doldurdu. Lara titreyen elleriyle fincanını yavaşça masaya koydu. "Kocam Emre bir yabancı bir şirketin finans müdürüydü. Bir süre her şey yolundaydı ama..." cümlesini tamamlayamadan gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Ancak hızla toparlandı, nefesini kontrol etmeye çalıştı. "Ne olduysa, Emre onları polise şikâyet etmekten bahsetmeye başladı. Tanıdığı bir polisle iletişime geçti ve her şey o andan sonra başladı." "Şimdi de sizin peşinizdeler," dedi Batuhan kısık bir sesle. Lara başını onaylar gibi salladı, gözlerinde beliren korkuyu saklamaya çalıştı. "Kocamı öldürdüklerinden eminim. İstedikleri her ne ise, onu almadan durmayacaklar." "Peki, ne istiyorlar?" diye sordu Batuhan, endişeyle Lara'ya bakarken. "Bilmiyorum," dedi Lara hüzünlü bir sesle. Gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle sildi. Batuhan, masanın üzerindeki silaha bir kez daha baktı. Bu gece düşündüğünden daha karmaşık olacağa benziyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD