GECENİN İÇİNDEKİ NEFES
Elif, yıllardır yaşadığı kalabalık şehirden sıkılmış, yeni bir başlangıç yapmak için bu küçük kasabayı seçmişti. İstanbul’un uğultulu, kirli havasından sonra burası ona huzur verecek bir yer gibi görünmüştü. İnternette denk geldiği ilan sayesinde uygun fiyata eski bir ev bulmuş, pek düşünmeden taşınmaya karar vermişti. Komşuların, “O ev biraz tuhaf… çok uzun zamandır boş duruyor,” demelerine kulak asmamıştı. Onlar için eski bir ev demek sorunlu evdi; ama Elif’in gözünde bu, sadece biraz tamirat gerektiren şirin bir yuva anlamına geliyordu.
Kasaba, yazın bile serin sayılabilecek dağlık bir bölgedeydi. Gündüzleri sessiz, sokakları neredeyse boştu. İnsanlar erken saatlerde evlerine çekiliyor, geceleri ışıklar birer birer sönüyordu. Elif taşındığı gün, akşamüstü pencereden baktığında tüm mahallenin nasıl birden karardığını görüp şaşırmıştı. “Ne tuhaf bir alışkanlık,” diye düşünmüştü. Şehirde gece hayatı yeni başlarken burada karanlık, herkesin üstüne ağır bir battaniye gibi çöküyordu.
İlk gece uyumakta zorlandı. Yatağa yattığında evin ahşap döşemelerinden çıkan gıcırtılar kulaklarına ulaşıyordu. Çatıdan gelen hafif tıkırtılar, rüzgârın uğultusu, eski evlerin olağan sesleri… Kendine öyle söylüyordu. Ama gece yarısını geçtiğinde, tüm bu sıradan seslerin arasından başka bir şey yükseldi.
Kalın, boğuk, neredeyse insanın boğazına yapışan bir nefes sesi.
Elif irkildi. Gözlerini açtı, odanın karanlığında tavana bakarak dinledi. Önce kendi nefesini sanmıştı ama hayır bu ses çok daha derinden geliyordu. Sanki evin duvarlarının içinden, ahşabın arkasından, toprağın altından çıkıyordu.
“Hayal kuruyorsun,” diye mırıldandı. “Yorgunluktan.” Yorganı başına çekip gözlerini sıkıca kapadı. Ama ses kesilmedi. Kulaklarını kapatsa bile, nefes yankılanıyor, kalbinin atışlarıyla aynı ritimde uzayıp kısalıyordu.
Bir ara cesaretini toplayıp yataktan kalktı. Odanın ışığını yaktığında her şey normal görünüyordu. Evin köşeleri boş, perdeler hareketsiz, kapı kapalıydı. Nefes sesi bir anda kaybolmuştu. Derin bir “oh” çekti. Ama tam ışığı kapatıp yatağa dönecekken, tabanın altından gelen boğuk bir hırıltı duydu.
Sanki birisi, evin altında, karanlık bir yerde, nefes almakta zorlanıyordu.
Elif ürperdi. “Burası eski bir ev, belki borulardan gelen seslerdir,” diye kendini kandırmaya çalıştı. Ama bu kasabada kalorifer yoktu, merkezi sistem yoktu; sadece basit soba düzenekleri vardı. Borular değil, başka bir şeydi bu.
O gece sabaha kadar uyuyamadı. Her ne kadar ses ara sıra kesilse de, tam dalacakken yeniden başlıyor, kulaklarının içinde yankılanıyordu. Pencereden dışarı baktığında tüm sokak zifiri karanlıktı. Karşı evlerin pencereleri boş, sokak lambaları yanmıyordu. Tek ışık kendi odasından sızıyordu ve o da, bu karanlık boşlukta bir davetiye gibi parlıyordu.
Sabah olduğunda, kasaba sanki başka bir yere dönüşmüştü. Güneş doğmuş, çocuklar sokakta oynamaya başlamıştı. Komşular alışveriş torbalarıyla gidip geliyor, hayat normal akıyordu. Elif bir an gece olanların hayal olup olmadığını sorguladı. Ama yorgunluktan şişmiş gözleri ve yatağın kenarına düşmüş saat, gerçeğin izlerini bırakıyordu.
İkinci gece daha hazırlıklıydı. Bir defter çıkardı, gece duyduğu sesleri not etmeye karar verdi. “Belki gerçekten sadece evin gıcırtılarıdır,” dedi. “Kayıt tutarsam kendimi daha iyi ikna ederim.” Saat on ikiye yaklaşırken evin içi yeniden sessizleşti. Komşular ışıklarını kapatmış, sokak boşalmıştı. Elif yatağa oturup kulağını kabarttı. Dakikalar geçti. İlk başta hiçbir şey duymadı. Sonra, saat tam 12’yi vurduğunda, nefes yeniden başladı.
Bu sefer daha yakın, daha belirgin, daha rahatsız edici…
Kalemi elinden düşürdü. Not tutmaya niyeti kalmamıştı. Ses, odanın içindeydi sanki. Burnuna nemli, küf kokusu karıştı. Tavan arasından mı geliyordu? Yoksa zeminden mi? Cesaretini toplayıp evin içini dolaşmaya karar verdi. El fenerini aldı, sessiz adımlarla koridora çıktı. Ev gündüzleri ne kadar sıradan görünüyorsa, geceleri o kadar yabancıydı. Duvarların gölgeleri uzamış, merdivenler bir uçurum gibi karanlığa iniyordu.
Alt kata indiğinde nefes bir an kesildi. Sanki kendisini dinliyormuş gibi… Sonra yeniden başladı. Bu defa daha güçlü. Elif’in boğazında düğümlenen bir korku vardı. El fenerini titreyen elleriyle tuttu, ışık kiriş halinde salonun ortasına vurdu. Mobilyalar yerli yerindeydi. Ama köşelerde, gölgeler kıpırdanıyor gibiydi.
Bir an için, perdelerin arasından sokağa baktı. Karşı evin penceresinde bir gölge gördüğünü sandı. İnce, uzun bir siluet, sanki onu izliyordu. Ama gözünü kırptığında gölge yoktu.
Elif derin bir nefes aldı. “Kendini korkutuyorsun. Burada kimse yok.” Ama evin içindeki nefes buna itiraz edercesine daha da ağırlaştı.
Yukarıya, odasına çıkmak istediğinde merdivenin son basamağında ayakları dondu kaldı. Çünkü kendi odasının kapısı aralıktı. Oysa o kapıyı sıkıca kapatıp çıkmıştı.
Kapının aralığından çıkan loşlukta, nefes sesi en yüksek hâline ulaştı. Ve o an Elif, yalnız olmadığını ilk kez tüm hücreleriyle hissetti.