Elif, günlüğün kendi kendine kapanmasından sonra evin içinde tek başına kalmış gibi hissetmiyordu. Sanki duvarların arasında biri daha vardı. Her adımında, ayaklarının altındaki tahtalar bir başka ritimle cevap veriyor, her nefesinde gölgeler ona eşlik ediyordu.
Gece yarısını geçtiğinde fısıltılar tekrar başladı. Önce rüzgâr sanmıştı. Ama bu kez kelimeler daha belirgindi.
“Gel…”
Elif kulaklarını kapattı, kendi kendine saymaya başladı. On… on bir… on iki… Ama sayılar da fısıltıya karıştı. Sanki ev onunla konuşuyor, ritmine hükmediyordu.
Bir anda koridordaki lambanın ışığı titredi, ardından tamamen söndü. Elif el fenerini almak için odasına koştu ama kapı kendi kendine kapandı. İçeride karanlıkta kaldı.
Nefes sesi bu kez odanın dört bir yanından geliyordu. Tavanın içinden, zeminden, hatta duvarlardan… Elif çaresizce ellerini duvara dayadı. Ama tam o anda soğuk bir şeyin parmaklarının arasından kıpırdadığını hissetti. Duvarın içindeydi.
Elini hızla geri çekti, kalbi göğsünden çıkacak gibi atıyordu. Ama o soğuk dokunuş, peşini bırakmadı. Odanın köşesinden, ahşap panellerin arasından bir el dışarı uzandı. İnce, solgun, parmakları çarpık bir el…
Elif çığlık atıp geri çekildi. El fenerini kaptığı gibi ışığı tuttu. El bir anda kaybolmuştu, duvar yine sıradan görünüyordu. Ama tahtaların arasındaki ince çatlaklardan siyah bir sıvı sızmaya başlamıştı.
Dizlerinin üzerine çöktü, nefes nefese kalmıştı. Duvarlardan yayılan ses daha belirgin hale geldi. Bu kez birden fazla ses vardı. Kadın, erkek, çocuk… Farklı nefesler birbirine karışıyor, boğuk bir koroya dönüşüyordu.
Ve hepsi tek bir kelimeyi tekrar ediyordu:
“Aç…”
Elif titreyerek geri çekildi. Zincirlenmiş kapıyı hatırladı. Günlükteki sözler beyninde yankılandı: “Kapının ardındaki nefes bize aittir.”
Ama ya onlar hâlâ buradaysa? Ya evin duvarlarına gömülmüşlerse?
Elif ışığı kapattı, karanlıkta kaldı. Çünkü artık anlıyordu: Onları görmek için gözlerine ihtiyacı yoktu. Nefes, zaten onun içinde dolaşıyordu.