Zehir | Part 2

2339 Words
Onu kollarıma aldığımda, ne kadar hafif olduğunu fark ettim. Bir kuş gibi. Bir yaprak gibi. Sanki içindeki her şey; güç, irade, hayat çekilmiş, sadece kabuk kalmıştı. Hayır, dedim kendime. Hâlâ burada. Hâlâ nefes alıyor. Başı omzuma düştü. Saçları yüzüme değdi o tanıdık koku, lavanta ve bir şey daha, tarçın belki. Ama şimdi altında başka bir şey vardı. Acı. Zehir. Ölüm kokusu. Dişlerimi sıktım. Kütüphaneden çıktım. Koridorlar neyse ki bomboştu. İyi. Kimsenin görmesini istemiyordum. Kimsenin soru sormasını, dedikodu yapmasını, bilmesini istemiyordum. Bu benim meselemdi. Adımlarım hızlıydı ama dikkatliydim. Kollarımdaki yükü sarsmamaya çalışıyordum. Her köşeyi dönerken nefesini kontrol ettim hâlâ orada mıydı? Hâlâ nefes alıyor muydu? Alıyordu. Zar zor. Sığ. Ama alıyordu. Misafir koridoruna vardım. Ebren'in odası sarayın en tenha köşesinde, hizmetçiler için ayrılmış bölümde. Küçük, sade, gözden uzak. Bilerek mi buraya koydular? diye düşündüm. Kimse fark etmesin diye mi? Öfke yükseldi ama bastırdım. Şimdi değil. Kapıyı omzumla ittim. Açıldı. İçerisi loştu. Pencereden süzülen ay ışığı, küçük yatağı, sade masayı, boş duvarları aydınlatıyordu. Bir hücre gibiydi. Sarayın kalbinde bir hücre. Ebren'i yatağa yatırdım. Nazikçe. Sanki camdan yapılmıştı, sanki bir dokunuşta kırılabilirdi. Başını yastığa yerleştirdim. Saçlarını yüzünden çektim. Örtüyü üzerine çektim. Bir an baktım. Yüzü... Tanrım, yüzü. Solgun, neredeyse saydam. Dudakları hâlâ hafif morumsu. Gözlerinin altı çökmüş, koyu halkalarla çevrili. Ama en kötüsü... Sol kolu. Örtünün altından çektim, baktım. Mor ve siyah çizgiler, bilekten dirseğe, oradan omuza doğru ilerlemiş. Damarları takip eden karanlık bir ağ gibi. Zehrin haritası. Kan Dondurucu. Bu zehri biliyordum. Yıllar önce görmüştüm bir savaşta, bir düşman ajanında. Yavaş etkili, acısız başlayan, tespit edilmesi neredeyse imkânsız olan bir zehirdi. Kurban fark ettiğinde genellikle çok geç oluyordu. Ama ben zamanında yetişmiştim. Zamanında mı? Emin değildim. Zehri yavaşlatmıştım, Kan Hâkimi gücümle, kanını kontrol ederek. Ama yok etmemiştim. Edemezdim. Bu başka bir güç gerektiriyordu. Şifacı gücü. Elimi alnına koydum. Hâlâ serin ama artık buz gibi değildi. Nabzını kontrol ettim, zayıf ama düzenliydi. Yaşayacak, dedim kendime. Yaşayacak çünkü başka seçeneği yok. Ayağa kalktım. Yançı'yı bulmalıydım. Kapıyı açtım. Koridora çıktım. Birkaç adım ötede bir hizmetçi geçiyordu genç, korkak görünüşlü biri. Beni görünce duraksadı. "Sen," dedim. Sesim buz gibiydi. "Yançı Aspar. Bul. Buraya getir. Hemen." Hizmetçi yutkundu. Gözleri korkuyla büyümüştü. "Efendim, ben..." "Şimdi." Tek kelime yeterliydi. Hizmetçi döndü ve koşar adım uzaklaştı. Odaya döndüm. Ebren'in yanına oturdum. Yatağın kenarına, dizlerimi bükerek. Elini tuttum ince, soluk, parmakları buz gibiydi. Avucumu avucuna bastırdım. Isıtmaya çalıştım. "Dayan," dedim fısıltıyla. "Biraz daha dayan." Cevap vermedi. Gözleri kapalıydı. Ama parmaklarının hafifçe kıpırdadığını hissettim belki bilinçsiz bir refleks, belki beni duyduğunun işaretiydi. İkisinden biriydi. Umurumda değildi. Yeter ki yaşasın. Dakikalar geçti. Belki beş, belki on. Zaman anlamsızlaşmıştı. Sadece Ebren'in nefesini sayıyordum... bir, iki, üç. Düzenli. Sığ ama düzenli. Sonra kapı açıldı. Yançı içeri daldı. Her zamanki alaycılığından eser yoktu. Yüzü gergin, gözleri endişeliydi. Bakışları önce bana, sonra yataktaki Ebren'e kaydı. "Ne oldu?" Sesi kısıktı. "Hizmetçi hiçbir şey söylemedi, sadece..." "Kapat kapıyı." İtaat etti. Kapıyı kapattı, kilitlemedi ama sırtını yasladı. Sanki dışarıdan gelecek bir şeyi engellemek istiyormuş gibi. "Abi, söyle. Ne oldu?" Ayağa kalktım. Yataktan uzaklaştım. Yançı'ya döndüm. "Zehirlendi." Kardeşim dondu. "Ne?" "Zehirlendi." Tekrar ettim. Her hece, ağzımda taş gibi ağırdı. "Kan Dondurucu. Kütüphanede buldum onu. Yerde yatıyordu. Tek başına. Nefes almıyordu neredeyse." Yançı'nın yüzünden tüm renk çekildi. "Nasıl... Kim..." "Biliyorsun kim olduğunu." Aramıza sessizlik çöktü. Ağır, boğucu. Yançı gözlerini kaçırdı. Sonra tekrar bana baktı. "Tilun." İsim, havada asılı kaldı. Zehir gibi. Lanet gibi. "Tilun," dedim. Doğrulama değildi, mahkûmiyet kararıydı. Yançı derin bir nefes aldı. Ellerini yüzünde gezdirdi. "Emin misin? Kanıtın..." "Kanıt mı?" Sesim yükseldi. Kontrol edemedim. Yançı gelene kadar öğrendiklerim aklıma geldi, öfkem taştı. "Ebren'i kütüphaneye kim çağırdı? Bir hizmetçi gelmiş, 'Prenses Tilun sizi bekliyor' demiş. Kütüphaneye gitmiş. Tilun orada değilmiş. Ve Ebren orada, yerde, zehirden ölürken bulunmuş." Bir adım yaklaştım. "Başka ne kanıt istiyorsun?" Yançı geri çekilmedi. Bakışlarını kaçırmadı. "Sana inanıyorum," dedi sakin ama ciddi bir sesle. "Sadece... krala ne söyleyeceksin? Tilun'a gittiğinde ne yapacaksın?" "Hesap soracağım." "Nasıl?" Cevap vermedim. Çünkü bilmiyordum. Hayır... biliyordum! Ama söyleyemezdim. Söylersem Yançı beni durdurmaya çalışırdı. Ve hiçbir şey, hiçbir şey beni durduracak güçte değildi şu an. "Yazgan." Yançı kolumu tuttu. Sıkıca. "Dur bir saniye. Düşün." "Düşündüm." "Hayır, düşünmedin." Sesi sertleşti. "Tilun kralın kızı. Bu sarayda, kralın sarayında, onun koruması altında. Ona saldırırsan, bir tokat atsan bile bu savaş nedeni olur. Kral Aspar ailesini yok eder. Babamızı, annemi, ikimizi, herkesi." "Ebren ölüyordu." "Biliyorum!" Yançı bağırdı. "Biliyorum, Yazgan. Ve ben de Tilun'un bedelini ödemesini istiyorum. Ama akıllıca. Seni tuzağa düşürmeden. Ailemizi yok etmeden." Dişlerimi sıktım. İçimdeki öfke kaynıyordu lavlar gibi, volkanik, kontrol edilemez. Tilun'un yüzünü görmek istiyordum. O soğuk gülümsemeyi silmek istiyordum. Ellerimi boğazına sarmak, sıkmak, nefessiz bırakmak istiyordum. Ama Yançı haklıydı. Lanet olsun ki haklıydı. "Ne öneriyorsun?" dedim sonunda. Sesim hâlâ sertti ama kontrol altındaydı. Zar zor. Yançı nefesini verdi. Rahatlamış gibiydi ama tamamen değil. "Önce Ebren'i iyileştir," dedi. "Bir şifacı bul. Güvenilir biri. Zehri temizle. Onu ayağa kaldır." "Sarayda güvenilir şifacı mı? Hepsi krala bağlı." "Hepsi değil." Yançı düşündü. "Sarayın eski baş şifacısı vardı. Emekli oldu ama hâlâ şehirde yaşıyor. Annem tanır onu. Krala değil, mesleğine sadık biri." Bir umut kıvılcımı. "Adı?" "Bilmiyorum. Ama anneme sorabilirim. Yarın sabah, erken saatte." Başımı salladım. "Peki Tilun?" "Tilun bekleyecek." Yançı'nın gözleri sertleşti. "Şimdilik. Ama Ebren iyileştiğinde... o zaman hesap sorarız. Birlikte. Ve bu sefer kanıtlarımız olacak." "Kanıt nasıl bulacağız?" "Zehri kim sağladı? Hizmetçi kim? Su nereye kondu? Birileri biliyordur. Birileri konuşturabiliriz." Mantıklıydı. Soğukkanlı, hesaplanmış, stratejik. Ben olamayacağım her şeydi şu an. "Tamam," dedim sonunda. Kelime ağzımda kül gibi tat verdi. "Ama Ebren'in yanından ayrılmayacaksın. Bu gece, yarın, ne kadar gerekirse. Kimseyi içeri almayacaksın hizmetçi, muhafız, kim olursa olsun." "Ya Tilun gelirse?" Gözlerim karardı. "Tilun bu odaya adım atarsa..." Cümleyi bitirmedim. Bitirmeme gerek yoktu. Kanını kaynatırdım! Yançı anladı. Başını salladı. "Atmayacak," dedi. "Buna izin vermeyeceğim." Eli beline indi. Kıyafetinin altına gizlenmiş hançere. Yançı'nın her zaman taşıdığı, kimsenin bilmediği silaha. İyi, diye düşündüm. Gerekirse kullanır. Yatağa döndüm. Ebren hâlâ uyuyordu. Nefesi düzenliydi, sığ ama istikrarlı. Yüzündeki gerilim hafiflemişti. Belki zehir yavaşladığı için. Belki bedeni dinlenmeye geçtiği için. Eğildim. Yüzüne baktım. O solgun tene, o kapalı gözlere, o hafif aralanmış dudaklara. Seni koruyacağım demiştim, diye düşündüm. Koruyamadım. Ama telafi edeceğim. Tilun bunun bedelini ödeyecek. Kanıyla. Alnına eğildim. Dudaklarım tenine değdi hafif, neredeyse dokunmadan. Bir söz gibiydi. Bir yemin gibiydi. "Döneceğim," dedim fısıltıyla. "Ve Tilun bir daha sana dokunamayacak." Doğruldum. Yançı'ya baktım. "Yarın sabah, ilk iş, annemle konuş. Şifacıyı bul." "Söz veriyorum." "Ve eğer bir şey olursa... eğer Ebren kötüleşirse..." "Seni bulurum." Yançı başını salladı. "Nerede olursan ol." Son bir kez Ebren'e baktım. Sonra döndüm. Kapıya yürüdüm. Çıkmadan önce duraksadım. "Yançı." "Evet?" Arkamı dönmedim. Kapının eşiğinde, karanlığa bakarken konuştum. "Teşekkür ederim." Sessizlik. Sonra Yançı'nın sesi, yumuşak ve ciddi: "Biz bir aileyiz, abi. Ebren de dahil." Gülümsemedim. Gülümseyecek halim yoktu. Ama içimde bir şey gevşedi. Bir düğüm çözüldü. Aileyiz. Ve aileler birbirini korur. Kapıdan çıktım. Koridora adım attım. Arkamda Yançı kapıyı kapattı ve kilitledi. Şimdi Tilun'u bulma zamanıydı. Sarayın koridorları gece yarısı bambaşka bir yer oluyordu. Gündüzün altın parıltısı kaybolmuştu. Şimdi sadece gölgeler vardı; uzun, derin, her köşede pusuya yatmış gibi. Duvar boyunca yayılan solgun ışık titreşiyor, karanlığı delmekten çok onu daha da derinleştiriyordu. Adımlarım sessizdi. Yılların eğitimi, askerî disiplin, savaş deneyimi, gizli operasyonlar. Bir gölge gibi hareket etmeyi öğrenmiştim. Görünmeden, duyulmadan, iz bırakmadan. Tilun'un odası sarayın batı kanadındaydı. Kraliyet ailesinin özel bölümü. Muhafızlar, kapılar, güvenlik önlemleriyle doluydu. Umurumda değildi. Yürüdüm. Köşeleri döndüm. Merdivenleri çıktım. Zihnimde tek bir düşünce vardı: Tilun. O soğuk gülümseme. O hesapçı bakış. O zehirli tatlılık. Dişlerimi sıktım. Ebren'in yüzü gözlerimin önünden gitmiyordu. O solgunluk. O mor dudaklar. O siyah damarlar. Ölebilirdi. Benim elimde, o kütüphanede, ölebilirdi. Ve Tilun... Tilun bunu istiyordu. Batı kanadına vardım. Koridor daha genişti, daha gösterişliydi. Duvarlar bordo kadifelerle kaplıydı. Zeminde kalın halılar vardı. Her birkaç metrede bir altın şamdan vardı. Ve iki muhafız. Koridorun sonunda, büyük bir kapının önünde duruyorlardı. Zırhlar parlak, mızraklar dikti. Kraliyet muhafızları vardı. Durdum. Onları geçmem gerekiyordu. Ama nasıl? Zorla mı? Yapabilirdim. İki muhafız, benim için sorun değildi. Ama gürültü olurdu. Alarm verilirdi. Her şey karışırdı. Akıllıca, dedi Yançı'nın sesi kafamda. Seni tuzağa düşürmeden. Derin bir nefes aldım. Tamam. Akıllıca. Gölgeden çıktım. Muhafızlara doğru yürüdüm. Adımlarım artık gizli değildi net, kendinden emin, otoriter. Muhafızlar beni görünce dikleşti. "Soylu Kan Yazgan Aspar," dedim. Sesim buz gibiydi. "Prenses Tilun'la görüşmem gerekiyor." Muhafızlardan biri, daha yaşlı olanı, cevap verdi: "Prenses bu saatte ziyaretçi kabul etmiyor, efendim." "Kabul edecek." "Efendim, saygıyla..." "Bu bir istek değil." Bir adım yaklaştım. Gözlerim muhafızın gözlerine kilitlendi. "Aspar ailesinin varisi olarak, kraliyet protokolü gereği, acil bir mesele hakkında Prensesle görüşme talep ediyorum. Şimdi." Muhafızlar birbirine baktı. Yaşlı olan yutkundu. "Ben... Prensese haber vermeliyim, efendim." "Ver." Muhafız döndü. Kapıyı tıklattı. Aralanan kapıdan içeri fısıldadı. Birkaç saniye sonra kapı tamamen açıldı. İçeriden bir hizmetçi çıktı. Genç bir kadın, gözleri uykulu ama telaşlı. "Prenses," dedi, "Soylu Kan Yazgan'ı kabul edecekmiş." Tabii ki edecekti. Bu da oyunun bir parçasıydı. Kapıdan geçtim. Tilun'un odası beklenenden büyüktü. Daha doğrusu, oda değildi bir süitti. Giriş salonu, oturma alanı, uzakta görünen yatak odası. Her yer bordo ve altın. Kadifeler, ipekler, kristaller. Kraliyet zevki. Ve ortada, bir koltuğun üzerinde, Tilun oturuyordu. Gece elbisesi giyinmişti, koyu mor, ipek, bedenini saran. Saçları çözülmüştü, omuzlarına dökülmüştü. Elinde bir kadeh şarap vardı. Beni görünce gülümsedi. O gülümseme. O lanet olası gülümseme. "Yazgan," dedi tatlı bir sesle. "Bu saatte neye borçluyum bu ziyareti?" Kapı arkamda kapandı. Hizmetçi çekilmişti. Tek başınaydık. İyi, diye düşündüm. Şahit istemiyorum. "Bilmiyormuş gibi yapma," dedim. Sesim alçaktı ama keskin. "İkimiz de neden burada olduğumu biliyoruz." Tilun kaşlarını kaldırdı. "Öyle mi? Aydınlat beni." "Ebren." İsmi söylediğimde, Tilun'un gözlerinde bir şey parladı. Kısa, hızlı. Ama yakaladım. Zafer. Bu yılan, zafer hissediyor. "Ah," dedi Tilun. Kadehinden bir yudum aldı. "Asistanın. Ne olmuş ona?" "Bunu bana mı soruyorsun?" "Sormam gerekmiyor mu?" Bir adım attım. Yaklaştım. "Kütüphanede buldum onu," dedim. "Yerde. Zehirlenmiş. Ölmek üzere." Tilun'un yüzü değişmedi. O masum ifade, o sahte şaşkınlık. "Ne korkunç," dedi. "Kim yapmış olabilir?" "Sen." Kelime havada asılı kaldı. Tilun gülümsedi. Bu sefer daha geniş, daha açık. "Bu ciddi bir suçlama, Soylu Kan Yazgan." "Suçlama değil. Gerçek." "Kanıtın var mı?" Duraksadım. Tilun bunu fark etti. Gülümsemesi derinleşti. "Düşündüğüm gibi." Ayağa kalktı. Yavaşça, zarifçe. Bana yaklaştı. "Bir Eski Kan kütüphanede bayılmış. Belki yorgunluktan. Belki stresten. Belki de..." Duraksadı. "Uygun olmayan yemeklerden. Kim bilir?" "Kan Dondurucu," dedim. "Kolunda izleri gördüm." "Belki başka bir şeydir. Belki alerjik reaksiyon. Ben tıp uzmanı değilim." Omuz silkti. "Ve sen de değilsin." Yumruklarım sıkıldı. Tilun bunu da gördü. "Dikkatli ol, Yazgan," dedi alçak sesle. Şimdi çok yakındı bir kol mesafesinde. Parfümünü alabiliyordum yoğun, çiçeksi, boğucu. "Bana saldırırsan ne olacağını ikimiz de biliyoruz. Babam... babam çok kızar." "Babana söyleyeceğim. Her şeyi." "Neyi söyleyeceksin?" Tilun güldü. "Bir asistanın hastalandığını mı? Prensesin kütüphaneye davet gönderdiğini mi? Bu suç mu?" Başını yana eğdi. "Yoksa gerçek mesele bu mu, Yazgan?" "Ne demek istiyorsun?" "Diyorum ki..." Tilun bir adım daha yaklaştı. Şimdi nefesi yüzümde. "Bu kadar öfkelenmeni gerektiren ne? Bir asistan için mi bu tepki? Yoksa... başka bir şey için mi?" Gözleri benimkilere kilitlendi. Arayan, test eden, bilen gözler. "Babama anlattığım şeyi hatırlıyor musun?" dedi fısıltıyla. "Aspar varisinin ve veliaht prensin, bir Eski Kan'a fazla ilgi gösterdiğini. Babam meraklandı. Görmek istedi." Gülümsedi. "Ve gördü. Dün gece, herkesin önünde." Kral. Dün geceki yemek. O sorular. O bakışlar. "Sende bir şey var. Öğreneceğim." "Şimdi de bu," dedi Tilun. "Gece yarısı odama geliyorsun. Bir Eski Kan için. Yüzün bu kadar öfkeli, gözlerin bu kadar karanlık." Duraksadı. "Ne düşünmemi bekliyorsun, Yazgan?" Cevap vermedim. Çünkü tuzağı görmüştüm. Her şey, zehir, kütüphane, şimdi bu konuşma, hepsi bir tuzaktı. Beni kışkırtmak için. Hata yaptırmak için. İtiraf ettirmek için. Ve neredeyse düşüyordum. "Bir şey bilmek istiyorum," dedim sonunda. Sesimi kontrol ettim. Öfkeyi bastırdım. "Sadece bir şey." "Sor." "Neden?" Tilun duraksadı. "Neden mi?" "Ebren sana ne yaptı? Seni tehdit mi etti? Bir şey mi söyledi?" Gözlerime baktı. "Neden onu öldürmek istiyorsun?" Uzun bir sessizlik oldu. Sonra Tilun güldü. Gerçek bir kahkaha soğuk, keskin, acımasız. "Neden mi?" dedi. "Çünkü o benim yolumda. Çünkü sen, sen, Yazgan Aspar, benim olmalıydın. Babalarımız anlaştı. Herkes bekliyordu. Ve sonra o Eski Kan belirdi ve sen..." Gözleri parladı. "Sen ona baktın. Bana hiç bakmadığın gibi baktın." Kıskançlık. Basit, çirkin, öldürücü kıskançlık. "Ebren..." "Ebren bir hiç!" Tilun'un sesi yükseldi. İlk kez, o soğuk cephe çatladı. "Bir Eski Kan! Bir hizmetçi! Ama sen onu tercih ettin. Beni, bir prensesi, kralın kızını, bir hiç için reddettin!" Nefes nefese kalmıştı. Yüzü kızarmıştı. Gözleri parıldıyordu öfkeyle, hakarete uğramışlıkla. Ve ben... Ben sonunda anladım. Bu sadece politika değildi. Sadece güç oyunu değildi. Bu kişiseldi. "Tilun," dedim yavaşça. "Ben seni hiçbir zaman... "Biliyorum." Sesi kesildi. Kendini topladı. O soğuk maske yeniden yerine oturdu. "Biliyorum ki beni hiçbir zaman sevmeyecektin. Ama bu önemli değil. Önemli olan... o da seninle olamayacak." "Bu tehdit mi?" "Uyarı." Tilun gülümsedi. "Ebren yaşarsa, eğer yaşarsa, bir dahaki sefere bu kadar şanslı olmayacak. Ve sen de onu koruyamayacaksın. Çünkü sen kralın sarayındasın. Benim evimde. Ve burada..." Gözleri karardı. "Ben kazanırım." Bir an, saf öfke gözlerimi kararttı. Ellerim titriyordu. Boğazına sarmak, sıkmak, susturmak istiyordum. Ama yapmadım. Çünkü bu tam da istediği şeydi. Derin bir nefes aldım. "Bitti mi?" dedim soğuk bir sesle. Tilun kaşlarını kaldırdı. "Ne?" "Tehditlerin. Oyunların. Bitti mi?" "Bu daha yeni başladı, Yazgan." "Hayır." Bir adım geri çekildim. "Bitti. Ve şunu bil..." Gözlerim gözlerine kilitlendi. "Ebren'e bir daha dokunursan, bir bakış atsan, bir söz söylesen, nefes alsan onun yanında, savaş çıkar, ailen yok olur, bedeli ne olursa olsun... seni öldürürüm." Sesim titrememişti. Yükselmemişti. Sadece... kesinti. Tilun'un yüzündeki gülümseme dondu. İlk kez, gözlerinde korku gördüm. Kısa. Hızlı. Ama oradaydı. İyi, diye düşündüm. Kork. Korkmalısın. Arkamı döndüm. Kapıya yürüdüm. Çıkmadan önce durdum. "Ah, bir şey daha," dedim omzumun üstünden. "Babanla konuşacağım. Yarın. Her şeyi anlatacağım." "Kanıtın yok..." "Kanıt bulurum." Döndüm. Ona baktım. "Sen Ebren'i nasıl bulduysan, ben de seni öyle bulurum. Her adımını, her planını, her zehrini. Ve sonunda..." Gülümsedim. Soğuk, keskin, acımasız bir gülümseme. "...düşersin." Kapıyı açtım. Çıktım. Arkamda kapattım. Koridor sessizdi. Muhafızlar hâlâ yerlerindeydi ama bakışlarını kaçırdılar. Ne duymuşlardı, bilmiyordum. Umurumda da değildi. Yürümeye başladım. Ebren'in odasına doğru. Tilun'la hesap henüz bitmemişti. Ama bu gece için yeterliydi. Şimdi tek istediğim... Ebren'in yanında olmaktı. Ve onu bir daha asla yalnız bırakmamaktı. OY VERMEYİ VE YORUM YAPMAYI UNUTAN MİNİK KELEBEĞİM BU HATIRLATMA SATIRIDIR ÖPTÜM XOXO
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD