Parlayan Yıldız | Part 2

1756 Words
Suvar'a gitmeyi planlamak en zor olanıydı. Ülkeden kimliklerimizi gizleyerek kaçmamız gerekecekti. Yançı, Yazgan ve ben yine bu konuyu konuşmak için gecenin bir yarısı odamda buluştuk. Günlerdir üstünde düşündüğümüz ve şekillendirdiğimiz planı artık netleştirmeliydik. Ne zaman kaçacağımız belli olmadığı için en yakın ihtimaller ile düzenli olarak plan kurmamız gerekiyordu. Yançı bu konuda fazlasıyla yardımcı oluyordu. Kaçış yolları hakkında tuhaf bir biçimde uzmandı ve sebebini henüz ona sormuyorduk. "En kolay olanı baştan belirttiğim gibi limandan bir turistlik gemiyle kaçmanız." Diyerek başladı sözlerine. "Araştırdım, birkaç gün içinde Anubis Gemisi Obar'a demir atacak. Birkaç günlüğüne burada kalmayı planladıklarını da öğrendim." "Önümüzdeki iki hafta içinde kaçmamız gerekirse onu kullanacağız anlaşılan," derken düşünceli gözüküyordu Yazgan. "Kimlikleri ayarlamalı ve dikkat çekmeden gemiye binmenin bir yolunu bulmalıyız. En yakın ihtimal o olduğundan planı buna göre şekillendirebiliriz. Mete'den de yardım isteyeceğim." "O işi ben Mete ile hallederim." Dedi hemen Yançı. "Ya iki haftamız yoksa?" diye sorarken sesimden endişem anlaşılmasın istesem de başarılı olamadım. Yançı ve Yazgan aynı anda bana baktı. Daha erken kaçmamıza ihtimal vermediklerini birbirine benzer gözlerinde görebildim. Yazgan, gözlerini yumup derin bir nefes alırken Yançı dikkatle beni izledi. "Sizi her ihtimale hazırlamamız gerekecek ve hazır olacaksınız da!" Yançı'nın kendinden emin ses tonu güven verici olsa da endişelenmeden edemiyordum. "Ben Suvar Kıyılarına yaklaştığında sizin gemiden kaçmanıza yardım edebilecek birisini ayarlayacağım. En uygun zamanda gizlice gemiden kaçırabilecek birisi olacak. Ben halledeceğim. Birkaç gün içinde bu planımız için her şey hazır olacaktır. Daha erken kaçmanız gerekirse de onun için bir B planı hazırlayacağım." Ona minnetle baktım. Geleceğin iyiliğini, kendi kanına tercih etmişti. Canlarını benim için ortaya koymaları beni korkutsa da bir yerde yaptıklarımızın gelecek için olduğunu unutmamaya çalışıyordum. Bize verilen görev kimliklerimizden, bizden daha kutsaldı! "Çok teşekkür ederim," dedim dudaklarımda minnet dolu tebessümüm ile. "Etme," dedi bana dönerken bakışları. "Ben teşekkür edebileceğim bir şey yapmıyorum. Geleceğimiz için bir değeri varsa ne mutlu bana. Sen tek ve son umutsun Ebren. Bu umudu korumak zorundayız!" Tebessümüm genişledi. Canlarını tehlikeye attıkları bir gerçekti. Bu bazen kendimi berbat hissetmeme sebep oluyordu. Buna engel olamıyordum. Yazgan'ın sıkı tutuşunu ellerimin üstünde hissettiğimde hayretle bakışlarım ona döndü. Çehresine yayılan o güven verici ifade ile gözlerimin tam içine baktı. Dudaklarında yatıştırıcı bir gülümseme peyda oldu. "Merak etme," dedi tüm endişelerimi silebilen bir tonla. "Her şeyi halledeceğiz." Birlikte... "Kaçışınız için her şeyi ayarlayacağız." Diye konuşmaya başladı Yançı. "Her ihtimale karşı gemiyi erken limandan ayrılmaya zorlayabilmek için babamın mührünü çalacağım ve gemiye sularımızı terk etmesi için bir belge hazırlayacağım. Eğer kötüye giden bir şey olursa birkaç saat içerisinde limandan kalkmanızı sağlamak senin görevin, Yazgan." Her şeyi düşünebiliyor oluşuna ve zekâsına hayran kalmamak çok güçtü. Tüm ihtimalleri düşünerek hareket edeceğine emindim. "Merak etme, kötü bir şey yaşansa bile biz o limandan kaçana kadar hâlâ oranın yöneticisi ben olacağım, Siyayushchaya Zvezda." (Parlayan Yıldız) Gecenin ilerleyen saatlerinde iki kardeş gizlice odamdan çıktığında üstümü değiştirip yatağıma uzandım. Bu saatten sonra yaşanabilecekler için endişelenmek anlamsızdı. Sadece uyumak istiyordum... Bu korku, tedirginlik derimin altında anbean beni yiyip bitiren bir histi. Başaramayacağımı düşündüren güçlü bir yan içten içe kurt gibi tüketiyordu beni. Ne yapacağımı bilememek zordu. Bu kadar belirsizlik içerisinde akıllıca adımlar atmamı beklemekte haksızlıkmış gibi geliyordu... Düşünceler eşliğinde uykuya dalmıştım. Sabah gözlerimi araladığımda ayılmam uzun sürdü. Ne kadar süre öylece duvara baktığımı anlayamadım. Yataktan kalkıp banyoya yönelmek dakikalar sonra aklıma geldi. Banyodan çıktıktan sonra üstüme günlük bir elbise giyip saçlarımı atkuyruğu şeklinde topladım. Dalgalı bukleler önüme dökülüyordu ama umursamadım. Yüzüme hafif renk vermek için makyaj yaptım. Gözaltlarım artık uykusuzluktan balon gibi şişmişlerdi. Evet, uyumakta zorluk çekiyordum! Odamdan çıktığım an karşılaştığım kargaşa beni hayrete uğrattı. Mutfakta çalışan Ayda'yı da o an fark ettim. "Ayda?" diye mırıldanarak yanına gittim. "Neler oluyor?" "Haberin yok mu?" dedi şaşkınlıkla bana bakarken. "Akşam Kıtay Sınırında başarılı olan Barçkent'li komutanlar ve soylu aileler için yemek veriliyor. Şaşaalı bir etkinlik olacak. Çok iş var, yetişmez diye korkuyoruz." Bu akşam ortalıkta dolanmamaya karar verdim. Gerçi Aspar Soylu Kan Ailesinin kullandığı balo salonuna, yatak odalarına, salonlara ve nicesine zaten uzaktı odam. Kahvaltı işini kendi başıma hallettim, herkesin işi başından aşkındı kimseyi meşgul etmek istemedim. Gerçi Dilge Teyze beni gördüğünde bir güzel azarladı ondan istemediğim için. Ona şebeklik yaparak kahkahalarla güldürdükten sonra gönlünü almayı başardım. Bugün işe gitmeyecek miydik? Aklıma gelen soru ile yolun ortasında duruverdim bir anda. Ayaklarım beni odama doğru götürüyorlardı ama bunu öğrenmeliydim. Hazırlanıp gitmeliyim diye düşünerek odama döndüm. Gri bir ceket ve etek aldım dolabımdan. İçine giymek için de buz mavisi saten bir bluz seçtim. Askılı bluzu giydikten sonra eteğimi de geçiriverdim hemen bacaklarımdan. Masama oturup makyajımla biraz daha uğraştım ve daha resmi bir hale getirdim. İş kıyafetlerim aylık olarak bana iletilirdi. Çoğunu oldukça beğenirdim. Acaba iş kıyafetlerimi kim seçiyordu? Aklıma gelen soru ile yanağıma allık süren elim havada asılı kaldı. Onu usulca indirip aynanın önüne yerleştirdikten sonra gözlerimi kısarak aynadaki aksime dikkatle baktım. Yazgan mı seçiyordu? Çünkü bana en sevdiğim renklerden biri olan kahverengi bir takım asla gelmemişti! Başımı iki yana sallayarak kendime saçmalamamam gerektiğini hatırlattım ve aynanın önünden kalktım. Ardından ceketimi ve çantamı da elime alıp odamdan çıktım. Koridordaki görevlilerden birisine Yazgan'ın odasını sorduğumda bana eşlik edebileceğini söyledi. Bunu memnuniyetle kabul ettim. Kalenin o kısmına daha önce hiç gitmediğim için kaybolmam işten bile sayılmazdı. "Burası, Hanım Efendi." Dedi kibar genç delikanlı. "Benden istediğiniz farklı bir şer var mı?" Soylu Kan Yazgan Aspar'ın asistanı olduğum için bana gösterilen bu saygıya istemesem de alışmak durumunda bırakılmıştım. Beni ne kadar rahatsız etse de artık müdahale etmiyordum. "Çok teşekkür ederim, kolay gelsin size." Genç, beni selamladıktan sonra uzaklaştı. Ardından kısa bir süre baktım. Sanırım bu odaya girişimi geciktirmeye çalışıyordum. Kaçamayacağımı bildiğimden harekete geçtim. Kapıyı usulca tıklattıktan sonra beklemeye koyuldum. Duyduğum olumlu komuttan sonra derin bir nefes aldım. Kapının kolunu kavrayıp usulca aşağıya indirdim ve onu açtım. Kısa bir koridordan geçip köşeyi döndüğüm an odanın tam içinde buldum kendimi. Karşımda üstsüz bir şekilde görmeyi beklemediğim patronum sayesinde kalakaldım bir an. Çarpılmış gibi hissediyordum. Kalbimin sert kan pompalayışını kulaklarımda hissediyordum. Dolaptan beyaz gömleği çekiştirerek aldıktan sonra bana doğru döndü. O an nefesim kesildi. Bir kolundan gömleği geçirirken asi kıvırcık saç tutamlarını savurarak başını kaldırdı. Simsiyah irisleri, gözlerime çakıldı! "Ebren?" dedi şaşkınlıkla. Gömleğinin diğer kolunu da geçirdi... "İşe..." dedim ama kekelemekten korkarak kendimi susturdum. "Gidecek miyiz diye sormaya gelmiştim." Mantık, çığlıklar atarak benden uzaklaşıyordu. O usulca gömleğine dönüp düğmelerini iliklemeye devam etti. "Hayır," dedi usulca. "Bu akşam katılmam gereken bir yemek var. Ticaret yollarını elinde tutan ailelerin temsilcileriyle görüşeceğim. Mallarının taşınması için kime izin verileceğini belirleyeceğim. Seçtiklerimi not etmen yeterli." Öyle hızlı konuşuyordu ki bir yerden sonrasını anlayamadım. "Tabi," dedim yalnızca. "İlter'de gelebilir..." dedi ardından endişeyle. "Daima yanında olacağım, seni yeniden test etmediğinden emin olmalıyız." "Aslında buna gerek yok," diye mırıldandım bilinçsizce. "O anda zaten Pekin tarafından uyarılıyorum." İrisleri karanlığa gömülürken, çenesinin seğirdiğini gördüm. Onun adını duyduğu anlarda bedenini saran öfkeyi havayı koklayarak anlayabilirdiniz. Bunu bilerek yapmamıştım, her an peşimde dolanmak zorunda kalsın istememiştim yalnızca. Her ne kadar her şeyi geride bırakacak olsa da sonrasında keşke diyebileceği bir şey olsun istemezdim. Onu seçiminden pişman etmek en korktuğum şeydi. "Yine de yanında olacağım!" dedi sertçe. "Siz nasıl isterseniz..." derken buldum kendimi. Bakışlarım ayaklarıma kaydı. "Baş başayız," diye ikaz eden bir tonda konuştu. "Benimle her zamanki gibi konuşabilirsin." Tam ağzımı açmışken kapının açılmasıyla ikimiz de irkildik. "Yazgan..." diye seslendi kadın, sonra beni fark edip duraksadı. Bakışları kısa bir anlığına üzerimde gezindi. Tanıyan ama ölçen bir bakıştı. Refleksle başımı eğip selamladım. Elbette kim olduğunu biliyordum. Yanımda duran Soylu Kan, Tela Aspar'dan başkası değildi. Öktem Soylu Kanı'ndan geldiğini herkes bilirdi. Bir Zaman Hâkimi. Ve bu unvanın ardında, pek az kişinin konuşmaya cesaret edebildiği korkunç bir güç daha... "Merhaba," dedi yumuşak bir sesle. Adımı söylemedi. Söylemesine gerek yoktu zaten. Sesindeki mütevazılık, taşıdığı ağırlıkla yine uyuşmuyordu. Yazgan ile Yançı'nın annelerine benzemesinin tesadüf olmadığını düşündüm. Aynı duru bakışlar, aynı sakin ama insanın içini titreten varlık... Ama bu kez bir şey farklıydı. İlk karşılaşmamızda eşi yanındaydı. Kutan Aspar. Sessiz, ağır, her şeyi olduğu gibi donduran bir gölge gibi. O gün Tela Aspar ölçülüydü. Mesafeli. Sözcüklerini tartarak seçmişti. Şimdi ise... "Merhaba, efendim," dedim. "Ben Ebren. Soylu Kan Yazgan'ın asistanı." Kısa bir reverans yaptım. Hafifçe gülümsedi. Bu kez gülümsemesi resmî değildi. "Bana efendim demene gerek yok, Ebren." Bir adım attı. Aramızdaki mesafe kapandı. "Özellikle de baş başayken." Sesi ne buyurgandı ne de mesafeliydi. Daha çok... uzun süredir beklenen bir sohbetin başlangıcı gibiydi. "Lütfen başını kaldır." Başımı kaldırdığımda bakışlarımız buluştu. O an anladım. Yanında eşi yokken Tela Aspar bambaşka bir kadındı. Daha sıcak. Daha açık. Daha... insan. Bakışlarında ilk kez ölçü değil, merak vardı. Ve altında gizlenemeyen bir sevecenlik. "İlk karşılaşmamızda seni doğru düzgün tanıyamadım," dedi yumuşakça. "O gün şartlar... uygun değildi." Ne demek istediğini anlamamak mümkün değildi. Soylu Kan Kutan varken kimse gerçekten benimle konuşamazdı. "Şimdi ise," diye devam etti, bakışlarını bir an bile kaçırmadan, "seni görmekten gerçekten memnunum." Sözleri içimde garip bir rahatlama yarattı. Sanki üzerimdeki görünmez bir ağırlık hafiflemişti. Tela Aspar... Uzaktan korkulan, resmiyetle anılan, ağır bir Soylu Kan olabilirdi. Ama yakından bakıldığında, baş başayken, fazlasıyla sevecen bir kadına benziyordu. Ve bu, nedense beni daha da tedirgin etti. "Sonunda seninle tanıştığımıza çok memnun oldum, Ebren." Derken öylesine güzel gülümsüyordu ki... Bakışları oğluna döndü. Merakla ben de döndüm. Hayretle bize bakmasına şaşırmadım. "Sanırım..." derken manalı bir bakış attı oğluna, "kendisi tahmin ettiğim kişi," "Anne..." diye başlayacak oldu Yazgan. Zarif bir el hareketi ile onu susturdu ve yeniden bana döndü. "Ben de çok memnun oldum, efendim." Dedim sonunda konuşmam gerektiğini hatırlayarak. "İnan bana, ben kadar olamazsın kızım. İyi ki geldin, yıllardır bunu bekliyordum." "Anne!" dedi Yazgan bir kez daha. Hiçbir şey anlamasam da yeni bir aile tartışması arasında kendimi bulmak iyi hissettirmedi. "Tamam, tamam..." diyerek tatlı tatlı sırıttı. "Yemekten sonra seni de aramızda görmeyi çok isterim Ebren, mutlaka uğra." Olumlu anlamda başımı salladım. Tela, oğluna akşam için birkaç şey söyledikten sonra odadan çıktı. Çıkarken ima dolu bakışlarını bizim aramızda gezdirmeyi de ihmal etmedi elbette. "Bu da neydi?" derken şaşkındım. "Boş ver, annemi tanıdıkça normal karşılıyorsun." Diyerek omuz silkti yalnızca Yazgan. "Eminim öyledir..." diye iğneleyici konuştum fakat cevap vermedi. Kaybedeceği bir savaşa girmek istemiyordu anlaşılan. "Balo için hazırlanabilmeni sağlayacağım, bizzat annem davet ettiği için artık istemesen de gelmek zorundasın..." derken sırıttı. Dudaklarım belli belirsiz kıvrıldı ama bu bir gülümseme değildi. Soylu Kan baloları... Işık, müzik, zarafet maskesi altında saklanan bakışlar. Ve kaçmak zorunda kaldığım o son gece. İlter. Kalabalık. Nefesimin kesildiği an. "Pek hevesli olduğumu söyleyemem," dedim kısa bir sessizlikten sonra. "Son katıldığım Soylu Kan etkinliği... iyi bitmemişti." Bakışlarım istemsizce ona kaydı. "Hatırlıyorsun." Yazgan'ın çehresi anında ciddileşti. Elbette hatırlıyordu. "Bu sefer farklı," dedi kararlı bir sesle. "Yanında ben olacağım." Bu sözler içimdeki huzursuzluğu tamamen silmese de en azından kaçmak zorunda kalmayacağımı düşündürdü. "Öncesinde de öyle değil miydim?" dedim onun sözlerini kastederek. "Bana her zaman, hayır, diyebilme ayrıcalığına sahipsin, Siyayushchaya Zvezda*..." (Parlayan Yıldız)
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD