Firuze...
Mutfağın o dar, isli tavanı üzerime çökecek gibiydi. Cezveyi ocağın üzerine sürerken metalin metale sürtünme sesi, sanki zihnimdeki o ince camın çatlama sesiydi. Arkamda babamın içeri girişini, o ağır potinlerinin zeminde bıraktığı tok sesleri duyuyordum. Ama asıl duyduğum, az önce kulağıma "hapishane" diyen o adamın varlığıydı. Ciğerlerimdeki hava tükenmişti, dışarıdaki temiz gökyüzüne hasret kalmıştım bir anda...
Babam, havlusunu omzuna atmış, yüzünde o saf ve yorgun tebessümle mutfağa girdi. "Hadi bakalım Firuzem, köpüklü olsun kahveler," dedi, misafirine hürmetle yer gösterirken. "Evlat, geç otur şöyle. Kusura bakma, bizim buraların sıcağı adamı çarpar, içerisi serindir."
Adam, sanki az önce ruhumu bir mengene gibi sıkmamış gibi, büyük bir nezaketle sandalyeyi çekti. "Estağfurullah bey amca," dedi sesi o kadar pürüzsüz, o kadar lekesizdi ki... "Sizin gönlünüzün ferahlığı yeter. Firuze Hanım’ın kahvesi de eminim yorgunluğumuzu alır."
Kahveler köpürürken arkamda dönen o sinsi tiyatroyu izliyordum. Babam, adamın hayatına, işine gücüne dair sorular soruyor; adam ise her cevabında kelimeleri öyle bir seçiyordu ki, ucu hep bana dokunuyordu.
"Benim işim zor amca," dedi adam, "Ben kıymetli olanın peşinden giderim. Bazen bir antika, bazen saklı kalmış bir cevher... Bulduğumda ise asla bırakmam. Sabırlıyımdır, beklemeyi bilirim."
tepsiye aldığım kahveleri dönüp masaya doğru yürüdüm. Fincanları titreyen ellerimle önlerine bıraktım. Tam onun fincanını bırakırken, parmak uçlarım porselene değdiği an başını hafifçe kaldırdı. Göz göze geldik. O an babam eğilmiş şekerini karıştırıyordu. Adam, sadece benim görebileceğim bir cüretle, alt dudağını dişlerinin arasına alıp hafifçe ısırdı...
Gözlerindeki o aç, o vahşi ifade... Sanki az önce mutfakta dökülen yaşlarım onu durdurmamış, aksine iştahını kabartmıştı.
"Afiyet olsun," diye fısıldadım, ama sesim bir küfür kadar vahşi ve tavizsiz gibi çıktı. Anlasaydı eminim hala böyle sırıtmazdı...
"Ellerine sağlık Firuze," dedi babam gururla. "Benim kızım sessizdir ama marifetlidir. Eli değerse her şey güzelleşir." ne diye babam bu kendini bilmez adamın önünde beni övüyordu ki... sanki övmeye yer arıyor gibiydi. oysa hiç bir zaman övmez Z sadece kız çocuğu sessiz, Dili kısa olur derdi...
Adam kahvesinden bir yudum aldı, gözlerini bir an bile üzerimden çekmeden. "Fark ettim amca... Çok iyi fark ettim. Bazı güzellikler sessizliğe büründüğünde daha derinden konuşurmuş. İnsan o sesi duyunca, başka hiçbir yere gitmek istemiyor."
hiç bir açık vermeden yerdeki sofrayı topladım, bulaşıkları yıkadım. ama hala gözleri üzerimde olduğunu biliyordum. zira her eğilip Kalktığımda sırtıma aynı yakıcı his batıyordu...
bir de izlemişti beni banyoda... bunu nasıl yapardı, misafir geldiği evde nasıl böyle bir terbiyesizlik yapardı... hiç mi ar damarı yoktu...
Kahve faslı biterken babamın uykusu bastırdı; tarladan, sütten derken beli bükülmüştü. "Ben az uzanayım evlat, Firuze sana buraları gezdirsin diyeceğim ama kızım yabancılardan çekinir," dedi babam esneyerek.
neyini gezdirecektim anlamamıştım. arabası bozuk diye dünden beri sanki evin sahibi gibi davranıyordu. rahatlığı ve gevşek ağzı şüphe uyandırıyordu...
Adam hemen atıldı, yüzünde o öldürücü samimiyetle. "Yok amca, ben buralarda biraz yürüyüş yaparım. Firuze Hanım sadece bana şu kilerdeki asma kilit bozulmuş galiba, hayrına bak, tamir et dediydi az önce... Onu gösterse kâfi. Elimden gelir, hallediveririm."
Babam şüphelenmedi bile... "Hah, bak iyi dedin. Firuze, gösteriver kızım evlada. Kilidi halletsin madem eli yatkın."
ben şok içinde, ağzım bir karış açık hâlde bu yalancıya bakarken Babam Sanki arkasından kovalıyorlar gibi odaya çekildiğinde, mutfakta sadece biz ve ocağın üzerindeki boş kahve fincanları kaldık...
hiç mi kızım bu Yabancı ile tek ne yapar demiyordu... normalde dışarı çıksam kıyameti koparan adam, nasıl olur da mutfağında kızıyla yabancı birini Teka başına bırakırdı... nasıl bu kadar geniş davranırdı...
O an, mutfağın havası bir anda buz kesti. Adam ayağa kalktı. Devasa gölgesi tezgahın üzerine, benim üzerime düştü.
"Kilit ha?" dedim öfkeyle, sesimi yükseltmemeye çalışarak. "Ne kilidi? Ben öyle bir şey demedim!" sesim bir küfür kadar çiğ çıkmıştı. ama o, yine ve yine yüzsüz gibi,
"Demediysen de demiş kadar oldun Firuze..." dedi, üzerime doğru ağır bir adımla gelerek. Beni tezgahla kendi gövdesi arasına sıkıştırdı. "Maksat baş başa kalmak değil mi? Bak, baban da bize müsaade etti. Şimdi söyle bakalım... Az önce mutfakta 'gidin buradan' derken ki o hırsın nereye gitti? Neden şimdi yine o lal kız oluverdin?"
Elini kaldırdı, bu kez kaçmama izin vermeden parmak uçlarını şakağımdaki bir tutam saçın arasından geçirdi. Teninin sıcaklığı, dün geceden beri içimde yanan o ateşi harladı. beynime vuran sinir ile Kaşlarımı çatsam da burada yanlız olduğum ve onun benden güçlü olduğu aklıMa gelince istemsizce titremiştim. "Benden korkma," dedi fısıldayarak. "Benden iğrenme de... Çünkü ben senin o hırçınlığının altındaki o susuzluğu gördüm. Sen bu köyün tozuna, babanın nasırlı ellerine sığmayacak kadar fazlasın."
Mutfağın o ağır, isli havası genzimi yakarken, üzerime dikilen o devasa gölgenin altında ezildiğimi hissettim. Adamın parmak uçları saçlarımın arasından süzülüp şakağıma değdiğinde, içimdeki o sessiz barajın kapakları büyük bir gürültüyle patladı. Yıllardır içime akıttığım o dilsiz öfke, bir anda dilimin ucuna, zehirli bir hançer gibi oturdu.
Bakışlarımı yerden kaldırıp doğrudan o karanlık, alaycı gözlerin içine diktim. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. "Sen..." dedim, sesim beklediğimden daha gür, daha keskin çıktı. "Sen ne hakla babamın çatısı altında, onun ekmeğini yiyip suyunu içerken bana böyle bakarsın? bana böyle izinsiz dokunursun? Ne sanıyorsun sen kendini? parıltın, o pahalı araban buradaki namusu, buradaki edebi satın almaya yeter mi sanıyorsun?"
Adamın parmakları şakağımda donup kaldı. Soluğu kesilir gibi oldu. ama Ben durmadım, içimdeki yangını onun suratına savurdum. "Senin gördüğün o 'susuzluk' değil, sana duyduğum tiksintidir! Babamın hürmetini, misafirperverliğini kendine kalkan yapıp bana el uzatacak kadar alçaldıysan, o lüks dünyan senin olsun. Benim dünyam kerpiçtendir ama senin o sahte parıltından daha sağlamdır!"
Dudaklarında Asılı Kalan Sessizlik
Adam, tek bir kelime bile edemedi. Söylediğim her laf, yüzüne inen bir tokat gibi yankılandı mutfakta. Gözleri şaşkınlıkla irileşti, bakışları dudaklarıma kaydı. Lal bildiği, dilsiz sandığı o kızın ağzından dökülen bu kor ateş, onu öyle bir vurdu ki, sadece yutkunabildi. Boğazındaki o düğümün yukarı aşağı hareket ettiğini gördüm. Hayranlık mıydı, yoksa beklediği o hırçınlığın bu kadar keskin olması mıydı bilmiyorum; ama o an karşımda ilk kez savunmasız kaldı...
Elimi titreyerek mutfak kapısına doğru uzattım. "Şimdi..." dedim, sesimdeki öfkeyi bir emir kipi gibi kuşanarak. "Şimdi hemen çık buradan! Git o bozulan makinenin başında bekle mi, yoksa geldiğin o karanlığa mı dönersin bilmem... Ama bir saniye daha nefesini tenimde hissetmek istemiyorum. Git!"
Tam o sırada, kapının eşiğinde yorgun, uykusuzluktan gözleri küçülmüş annem belirdi. ben korkudan titrerken, o sanki normal bir şey gibi sessizce masaya yöneldi. annem ise bir gözü kapalı, Elini başına koymuş, yüzünü buruşturuyordu. "Kuzum... Firuze'm, yine neye bağırıyorsun da sabah kefimizi kaçırıyorsun be yavrum" dedi inleyerek. "Annene bir kahve yap da ayılayım... Bütün gece o meret migrenim azdı da azdı, bir saniye uyutmadı beni."
Başımı hızla yana çevirip gözlerimdeki o ateşi saklamaya çalıştım. "Tamam anne," dedim hıçkırığımı boğazıma hapsederek. "Hemen yapıyorum."
Annem, mutfağın ortasındaki o gerginliği fark etmeyerek içeri bir adım attı ve masada dikilen adamı görünce duraksadı. "Aa... Kusura bakmayın bey oğlum," dedi mahcup bir sesle, eşarbını düzelterek. "Siz ne ara uyandınız? Ben sizi hala odada istirahat ediyor sanıyordum."
Adam, saniyeler içinde o yırtıcı halinden sıyrılıp masum bir misafir maskesine büründü. Hafifçe gülümsedi ama gözlerinin ucu hala benim üzerimdeydi. "Yok efendim, uyandım... Kahve içmiştik, boşları getireyim demiştim." dedi usta bir yalancı gibi.
Annem eliyle geçiştirdi. "Ne zahmet ettiniz bey oğlum... Firuze her şeyi halleder, o bizim evin eli koludur." annemin konuşmasına kulak vermeden Ocağın başına geçtim, titreyen ellerimle cezveye su doldururken arkamdan adamın sesi yükseldi. Ama bu kez sesi sadece bana değil, anneme de meydan okur gibiydi.
"Firuze Hanım niye her şeyi hallediyor ki?"
dediği an Cezve elimden kayıp ocağın demirine "çın" diye çarptı. Birkaç damla su tezgaha döküldü. başımı çevirip baktığımda, Annem şaşkınlıkla, yutkunarak adama baktı. Ne diyeceğini bilemedi bir an. "Çünkü kızım..." dedi annem, sesindeki o geleneksel kabullenişle. "Yani kızım olduğu için... Evi çekip çevirmek, bize bakmak onun görevi." dedi.
Adam hafifçe burun kıvırdı. Öyle bir kibirle güldü ki, içimdeki korku tekrar baş gösterdi. kesinlikle normal değildi bu adam.
"Bir gün ellerinizden çıktığında ne yapacaksınız?" diye sordu, sesi bir bıçak kadar soğuktu. "Rahatlığa alıştığınız o günler cehenneme dönerse... Firuze hanım gittiğinde bu evin direği yıkılırsa ne yapacaksınız?"
Annemin bakışları dondu kaldı. "Gitmek mi?" diye mırıldandı annem korkuyla. "Nereye gidecekmiş benim kızım?"
Gözlerim dolmuş bir halde anneme baktım. Adamın bu sözleri bir soru değil, bir tehditti Sanki. Annemin , migrenli bakışları arasında adamın gözlerindeki o karanlık zafer parıltısını gördüm.
Mutfağın o daracık evreninde, ocaktaki kahvenin kokusu bir anda genzimi yakan bir baruta dönüştü. Annemin, bu yabancının pervazsızca sorduğu sorular karşısında onu kapının dışına koymasını, "Haddini bil bey oğlum, sen kimsin ki benim evimin düzenine dil uzatırsın?" demesini bekliyordum. Ama annem, elini şakağına bastırıp zayıf bir sesle yutkundu.
"Ama oğlum," dedi annem, sesi o kadar yumuşaktı ki içim cız etti. "O zamana kadar elbet bize bakacak... Bizim buraların töresi budur, kız evlat ocağın tütmesini bekler."
Gözlerim irice açıldı. Annemin bu yabancıya, bu karanlık adama karşı bu kadar teslimiyetçi, bu kadar savunmasız konuşması içime bir yumru gibi oturdu.
Adam ise bu zayıflığı bir kurt gibi sezmişti. Asla geri adım atmadı; aksine, bir adım daha atarak mutfağın o küçük boşluğunu tamamen kendi heybetiyle doldurdu.
"Belki de..." dedi adam, sesi bir yılanın tıslaması kadar soğuk ve kararlıydı. "Gideceği yer çok uzak olur... Öyle bir uzaklık ki, yüzünü bile göremezsiniz. Hasretiyle yanarsınız da sesini duyamazsınız."
ve Annem yine sustu... Migrenin verdiği o bitkinlikle mi yoksa adamın üzerindeki o ezici baskıyla mı bilmem, başını öne eğdi. Dayanamadım. Ocağın başından hışımla ona döndüm, parmaklarım cezvenin sapını sıçramış sıcak sudan dolayı sızlarken, içimdeki o hırçın kızı bir kez daha dışarı saldım.
"Hayır!" diye bağırdım, sesim mutfağın duvarlarında yankılandı. "Ben hiçbir yere gitmem! Bu ev benim kalemdir, bu toprak benim kökümdür! Kaldı ki..." Gözlerimi adamın o dipsiz siyah gözlerine, o alaycı bakışlarına diktim. "Sizin gibi geçici bir misafire ne benim geleceğimden? Siz bugün varsınız, yarın o lüks arabanızla toz olup gideceksiniz. Bizim hayatımız sizin eğlenceniz değil!"
Sözlerim biter bitmez annem, sanki yerinden fırlayan bir yay gibi yanıma yanaştı. Beklediğim destek değil, etimi acıtan bir müdahaleydi. Parmaklarını koluma öyle bir doladı ki, kemiğimin sızladığını hissettim.
"Kız sus!" diye tısladı annem kulağıma doğru. "Baban odada... Misafire çemkirdiğini bir duyarsa vallahi bacaklarını kırar senin! Edepsizleşme, kır dizini otur!"
Yabancı adam, "bacaklarını kırar" lafını duyduğu an yüzündeki o sinsi gülümseme bıçak gibi kesildi. Kaşları çatıldı, bakışları bir anda fırtına öncesi sessizliğe büründü. "Kimin bacağını kırıyor hanımefendi?" dedi, sesi öyle bir tonda çıktı ki, babam içeride olsa o bile titrerdi herhalde. "Bu zarif bacaklar kırılmak için mi yaratılmış sanıyorsunuz?" dedi pervasızca....
ne?...
ne saçmalıyordu bu adam böyle.
işte şimdi annemin tepki vermesi gerekirdi.
Onun bu "zarif" kelimesini kullanışı, aramızdaki o mahrem gerginliği annemin önünde açık etmesi beni çileden çıkardı. aam annem qhala susuyordu, ve ben Kendimi unuttum, korkuyu bir kenara ittim. "Beyefendi!" dedim öfkeyle. "Lütfen mutfaktan çıkar mısınız? Yabancı olduğunuzu, misafir olduğunuzu unutup aile meselelerine burnunuzu sokmayın artık! Haddinizi bilin! mahremiyet denen bir şey var! nasıl bu kadar pis konuşabilirsiniz?"
Daha cümlem bitmemişti ki, havada ıslık çalan bir elin sesini duydum...
Yanağımda patlayan o sert tokatla başım yana savruldu. Annemin eli, hayatımda ilk kez canımı bu kadar yakmıştı. "Kız sen son günlerde bakıyorum da iyice dil uzattın!" diye bağırdı annem, sesi hıçkırıklara karışan bir öfkeyle. "Yeter! Bak böyle gidersen, bu hırçınlığınla evde kalırsın, kimse almaz seni! Misafire karşı bu ne terbiyesizlik? kaldı ki "
söyleyeceğini neyse bir anda sustu...
Mutfak bir anda mezar sessizliğine gömüldü. Yanağım bir kor gibi yanarken, gözlerimden süzülen bir damla yaş ocağın üzerindeki sıcak demire düştü. Ama asıl yakan, yabancı adamın o anki haliydi. Tokat sesinden sonra kaskatı kesilmişti. Elleri yanlarında yumruk olmuş, gözleri annemin üzerinde değil, benim kızaran yanağımda kilitlenmişti. O an hissettiğim şey sadece utanç değil, bir yabancının önünde ezilmişlikti...
Yanağımda patlayan o elin sesi, sadece mutfağın duvarlarında değil, ruhumun en derin kuyularında yankılandı. Derim alev alev yanarken, ocağın üzerindeki kahvenin fokurtusu kulaklarımda uğuldamaya başladı. En çok canımı yakan annemin vurduğu el değil, bu yabancının, beni her fırsatta köşeye sıkıştıran o adamın önünde bir çocuk gibi azarlanmış, haysiyeti ayaklar altına alınmış olmamdı.
Utanç, boynumdan yukarı tırmanan zehirli bir sarmaşık gibi boğazımı sıktı. Yer yarılsa da içine girsem, o an orada yok olsam diye yalvardım içimden. Akan yaşlarımın sıcaklığı, yanağımdaki o taze tokat sızısına karışırken, titreyen ellerimle cezveye uzandım. hiç bir şey olmamış gibi kahveyi fincana hızla dökmeye çalıştım. Parmaklarım zangır zangır titriyor, metalin metale çarpma sesi hıçkırıklarımı bastırmaya çalışıyordu. Dudaklarımı öyle bir ısırdım ki, ağzıma metalik bir kan tadı yayıldı.
Kahveyi fincana sanki dünyanın en ağır yükünü taşıyormuş gibi büyük bir çabayla doldurdum. Tabağı hızla annemin eline tutuşturdum; gözlerine bakmadım, bakamadım. Tezgahın kenarında duran, içi henüz boş olan o büyük metal kovayı bir çırpıda kaptım. Boğazımdaki o devasa düğümü zorlayarak, sesim ağlamaktan boğulmuş bir hırıltı halinde döküldü dudaklarımdan, "Ben... ben ineklere bakayım."
Mutfaktan fırtına gibi çıktım. Kapının eşiğinden geçerken o adamın bakışlarını sırtımda hissettim; eminim o an yanağımdaki kızarıklığa, omuzlarımın sarsılışına bakıyordu. Ama başımı kaldırmadım. Onu bir kez daha görmeye, o acıyan ya da alay eden bakışlarına kurban olmaya takatim kalmamıştı.
evden çıkıp Avlunun ortasına çıktığımda güneş gözlerimi kör etti ama durmadım. Kovayı, sanki bir suç aletiymiş gibi ahırın kapısına fırlatır gibi bıraktım. Bahçe kapısından nasıl çıktığımı, o taşlı yollarda ayaklarımın nasıl birbirine dolandığını hatırlamıyorum. Hızla ahırın arkasından dolandım; babamın ya da o yabancı adamın beni görmesini istemiyordum.
Saman çadırlarının arasına daldım. O tozlu, kuru ot kokusu genzimi yaktı ama durmadım. Köyün evlerinin bittiği, uçsuz bucaksız bozkırın başladığı o tepelik alana doğru koşmaya başladım. Entarimin etekleri çalıya çırpıya takılıyor, ayaklarımın altındaki taşlar canımı yakıyordu ama umursamadım. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi çarparken, sonunda köyden iyice uzaklaştığımı hissettiğim o ıssız çayırlığa ulaştım.
Kendimi dizlerimin üzerine bıraktım. Toprak sertti, ellerim tozun toprağın içine gömüldü. Ve o an, sabahtan beri içimde tuttuğum o devasa baraj patladı. Ellerimi yüzüme kapattım, omuzlarım sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
"Lal Firuze... Dilsiz Firuze..." diye fısıldadım kendi kendime yaşlarımın arasından. Bir yabancı gelmiş, evimin içine sızmış, huzurumu talan etmişti. Annem, canım annem bile onun önünde beni küçük düşürmüştü. Yanağım hala zonkluyordu; tokat atılan yer sanki o adamın gözleriymiş gibi beni izlemeye devam ediyordu.
Bu çaresizlikten, bu kapana kısılmışlıktan nasıl kurtulacaktım? O adamın "Gideceğin yer çok uzak olur" deyişi kulağımda bir idam hükmü gibi yankılanıyordu. Başımı dizlerime gömdüm, hıçkırıklarım bozkırın rüzgarına karıştı. Kimsenin beni duymadığı, kimsenin bana "sus" demediği bu ıssızlıkta, ruhumun parçalanışını sessizce izledim. Ama bilmediğim bir şey vardı; ben buradan ne kadar kaçarsam kaçayım, o adamın gölgesi çoktan bu toprakların üzerine düşmüştü bir kere...