6. bölüm kirli pazarlık

2569 Words
Firuze... Batan güneşin son kızıllığı yüzüme bir tokat gibi çarparken, olduğum yerde bir taş gibi ağırlaşmış, öylece kalakalmıştım. Ne gelen vardı halimi sormaya, ne de giden. Benim varlığım bu dünyada hep bir "hafiflik" meselesiydi aslında; bir garibin gölgesi kadar sessiz, bir nefes kadar uçucu. Varlığım ancak işler biriktiğinde ya da nadiren de olsa dilimin bağını çözüp iki kelam ettiğimde hissedilirdi. On dokuz yaşıma kadar bu sessizliği sırtımda taşımak bana ağır gelmemişti. Bu bir yük değil, hayatın yazılmamış bir kuralıydı sanki. İnsan zamanla görünmez olmaya da alışıyordu. Peki, kimdi bu Firuze? Kendi evinde bir yabancı, kendi içine bir gurbetçiydi. Arkadaşlarının şen kahkahalarından mahrum, hayatın parıltısına uzaktan bakan... Ama her şeye rağmen, anasının ve babasının o gariban gönüllerindeki tek kız olmanın gururuyla ayakta duran bir fidan. Yetmiyordu o sevgi bana. Açtım... Sevgiye karşı hiç doymayan bir açlık vardı içimde. Babamın elini tek bir kez saçıma sürüşüyle dünyalar benim olurdu belki ama ben asıl o iki gönlün tek çiçeği olarak kalmak isterdim. Bu düzenin bozulması, benim küçük, korunaklı dünyamın kıyameti demekti. Bir yabancının, elin adamının gelip de kurulu düzenimi darmadağın etmesine izin veremezdim. O bugün vardı, yarın yoktu. Ona en başta haddini bildirmediğim için bu cüreti kendinde buluyordu. Nasıl bir zihniyetti bu? Misafir geldiği evin kızına, banyodayken bakmak... Bu nasıl bir edepsizlik, nasıl bir namertlikti? Belli ki onun geldiği yerlerde ar, namus, edep rafa kalkmıştı; ses edilmez, hoş görülürdü. Ama benim bir onurum vardı ve ben o onuru, ne idüğü belirsiz bir zamparaya yama yapacak değildim. Güneşin son parıltısına veda ederken ayağa kalktım. o içimi kendime dökmüş, istediğim kadar ağlamıştım. şimdi ise Eve gidecek, o adama dünyayı dar edecek ve onu kapıdan kovacaktım. Başka türlü bu gece ne uyku girerdi gözüme, ne de aldığım nefes ciğerime değerdi. Sırtımı batan güneşe döndüm. Adımlarım dışarıdan sakin görünse de içimde dev dalgalar kıyıya vuruyordu. Köyün uzağında, karanlığın yavaş yavaş esir aldığı yollarda ilerlerken, uzaktan yanan sarı ev ışıklarına baktım. Normalde bu saatte buralarda tek başıma olmaktan korkmalıydım ama bugün yalnızlığa olan ihtiyacım korkuyu bile kovmuştu yanından.. Köye yaklaştığımda kimseye görünmemeye çalışarak, saman çadırlarının arasından, ahırın arkasından dolandım. Avluya girmeden önce durup ciğerlerimi dolduran o serin havayı içime çektim. Ya o adamı kovacaktım ya da anneme her şeyi anlatıp bir çare bulmasını bekleyecektim. Başka yol kalmamıştı. Tam avluya adım atacaktım ki, babamın sesi bir feryat gibi yeri göğü inletti "NASIL! Nasıl hâlâ ortalarda yok Nesrin! Sen kızına nasıl sahip çıkamazsın? Yazık değil mi? Kim bilir ne geldi başına!" Durup kaldım. Yokluğum fark edilmişti. Babam ilk defa anneme adıyla hitap ederek bağırıyordu; oysa ağzından "hanım" lafı hiç eksik olmazdı. "Hüseyin! Ne bağırırsın bana!" dedi annem. Sesi ağlamaklıydı, pişmanlık her kelimesinden dökülüyordu. "İneklere bakacağım diye çıkıp gitmedi mi? Nereden bileyim böyle gideceğini..." Annem pişmandı. Bana vurduğu o tokadın ağırlığı altında eziliyordu belli ki. Hak etmiş miydim? Belki... Ama bir yabancının önünde gururumun çiğnenmesi canımı çok yakmıştı. Yine de onlara gönül koyamazdım; onlar benim hem canım, hem kanımdı. Sessizce avludan içeri süzüldüm. Gözlerim önce o noktayı aradı. dünden beri orada duran, o hurda yığını araba yoktu. Avlu boştu... Bir anlık bir sessizlik kapladı içimi. Gitmiş miydi gerçekten? Bu kadar kolay mıydı her şey? Yoksa fırtınanın en büyüğü yeni mi başlıyordu? ben Avlunun ortasında bir gölge gibi dururken, ilk fark eden babam oldu. Sesi, karanlığı yırtan bir nefes gibi döküldü dudaklarından, "Firuze!" Yerinden öyle bir fırladı ki, sanki dünyalar yeniden kurulmuştu. Koşup kollarıyla sardı beni; kollarında saklanmak istediğim o güvenli liman yeniden açılmıştı. Yazmamın üzerinden başımı öpüp kokladı, beni öyle bir bağrına bastı ki kemiklerim sızladı ama ruhum huzur buldu. "Kızım..." dedi sesi titreyerek. "Neredeydin sen? Bütün köyü ayağa kaldırdım, aradım da bulamadım seni! Öldüm öldüm dirildim kızım!" O sırada annemle göz göze geldik. Kenarda durmuş, ellerini önünde kavuşturmuş, gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülüyordu. Bakışlarındaki o ağır pişmanlığı gördüm. Bana attığı o tokat, belli ki benden çok onun yüreğine inmişti. Dayanamadı, atılıp ellerimi tuttu. "Kızım..." diye fısıldadı sesi hıçkırıkla boğularak. Tam o an babamın gözleri yüzüme takıldı. Ay ışığının altında yanağımdaki o kızıllık, bir mühür gibi parlıyordu. Çenemi yavaşça yukarı kaldırıp gözlerimin içine baktı; bakışları bir anda bulutlandı, kaşları çatıldı. "Kızım... Senin yanağına ne oldu böyle?" Sessizlik bir bıçak gibi araya girdi. Annem başını iyice önüne eğdi, omuzları sarsılmaya başladı. O tokat, annemin elinden çıksa da babamın yüreğini yakacaktı, biliyordum. Sustum. Onları birbirine kırdırmak, evimizin huzuruna son kurşunu sıkmak bana yakışmazdı. Olgun bir tavırla, sanki hiçbir şey olmamış gibi gülümsedim babama. "Düştüm baba," dedim sesimi titretmeden. "Saman çadırlarının oraya gitmiştim, ineklere saman ayarlayayım diye. Orada çömelmişken uyuya kalmışım. Zaman nasıl geçti, hava ne ara karardı anlamadım bile. Köyden uzağa gitmedim, hemen şuradaydım." Yalanım, babamın yüreğine su serpti. Bana daha sıkı sarıldı, saçlarımı okşadı. "Ah benim güzel kızım... Artık çok daha dikkatli olman gerek. Bu devirde kurt kuşu geçtim, insanın dili zehir olmuş. Adın çıkarsa ben ne yaparım? El aleme, o adamcağıza nasıl rezil olurum?"dedi kısıkça... ada mı? hangi adam... Kollarının arasından yavaşça sıyrıldım. Kaşlarım çatılmıştı, içimi tarif edemediğim bir huzursuzluk kapladı bir an. "Ne adamı baba? Ne rezilliği?" diye sordum. Babamın bahsettiği o bilinmezlik, içimdeki fırtınayı yeniden alevlendirdi. ben merakla babama bakıp bir cevap beklerken, Tam o sırada, evin kapısından gelen o sesle hepimiz buz kestik. O kadar tok, o kadar otoriter ve bir o kadar sinirliydi ki; sanki gökyüzü bir anda üzerimize çökmüştü. "Hüseyin Amca..." demişti o yabancı ses. Başımı o tarafa çevirdiğimde, kapının eşiğinde karanlık bir siluet gibi duran o adamı gördüm. Bakışları üzerimde kamçı gibi şaklıyordu. gitmemiş miydi? arabası da yoktu, ne diye hala burada dikilip duruyordu... yine mi ailemizin işlerine burnunu sokacaktı... ama o, bana öyle bir bakıyordu ki, bakışlarında bastırmaya çalıştığı bir öfke, bir ant varmış gibi bakıp, "Firuze Hanım da geldiğine göre... Çağır şu imamı da gelsin artık!" dedi dişlerinin arasından... ne diyordu bu zampara... ne diye böyle üstten üstten babamla konuşuyordu. hem, İmam ne alaka... "İmam mı?" Kelimeler boğazımda düğümlendi, dilim damağım kurudu. Sesim sanki bana ait değildi; uzaklardan, derinden gelen boğuk bir inilti gibi döküldü ortaya. Dizlerimin bağı çözülmüş, olduğum yere çivilenmiştim. Annem, o anki şaşkınlığımı ve korkumu görmezden gelmek istercesine atıldı üzerime. Elleri titreyerek koluma yapıştı. "Gel... Gel kızım, biz seninle içeri geçelim. Akşam yemeğini hazırlayalım, hadi yavrum," dedi aceleyle. Sesi, bir şeyleri örtbas etmek ister gibi telaşlı ve sığdı. Ama ben kımıldamadım. Gözlerimi kapının eşiğinde bir gölge gibi dikilen o adamdan ayıramıyordum. Bakışları üzerimde ağır bir kurşun gibi geziniyordu; o kadar karanlık ve o kadar emindi ki kendinden, içime kış soğuğu gibi bir kurt düştü. O bakışlarda sadece öfke yoktu, bir sahiplenme, bir "hüküm" vardı. Korku, ayak parmak uçlarımdan başlayıp saç diplerime kadar tırmandı. başını yana eğip, beni baştan aşağı süzdü, ve o simsiyah bakışları eteğimin köşesine aslı kaldı, başımı eğip baktığımda, orada, kahverengi eteğimin sökülmüş, ama defalarca diktiğim parça bu gün çok dolandığım için çalı çırpıya takıldığı için sökülmüş, bacaklarım az da olsa görünüyordu... ve o, tam da eteğimin yırtılmış kısmına kaşlarını daha bir çatarak bakıyordu... yine... yine gözleriyle beni rahatsız ediyordu...ama bu kez o muzip gülüşü yoktu, aksine can almak ister gibiydi... Annem kolumu çekiştiriyordu, ama ben gözlerimi ondan ayırıp annemin elinden sertçe geri çektim kendimi. "Baba..." dedim, sesim bu sefer biraz daha gür çıktı ama titremesine engel olamadım. "Ne imamı bu? Gece vakti imamın bizim evimizde ne işi var?" Babam... O koca çınar gibi arkamda duran adam, sorumu duyunca elini alnına koydu. Yüzünü sertçe sıvazladı; sanki bir ayıbı temizlemek ya da bir acıyı yüzünden silmek ister gibi. Gözleri dolmuştu, ama bu sefer merhametten değil, sanki büyük bir pişmanlığın ve çaresizliğin altında ezilmekten. Bana bakmıyordu, bakamıyordu. Onu öyle görünce göğüs kafesim daraldı. birşey olmuştu... birşeyler olmuştu ve adım kadar emindim kabak benim başıma patalayacaktı... içime dolan korkuyla Babamın koluna yapıştım, parmaklarımı ceketinin kumaşına gömdüm. "Baba, ne oluyor? Bir şey söylesene!" diye feryat ettim. Babam, hala gözlerini benden kaçırarak anneme döndü. Sesi, yılların yorgunluğunu ve verilmiş bir kararın ağırlığını taşıyordu. "Hele... Hele ev telefonundan imam efendinin evini bir ara Nesrin. De ki, 'Hüseyin Efendi seni bekler'. Durmasın, derhal gelsin." dedi boğukça... Dünya başıma yıkılıyordu. Kimse beni duymuyor, kimse beni görmüyordu. Kendi evimde bir eşya gibi, bir kurbanlık gibi sessizliğe mahkûm edilmiştim. Çaresizce anneme döndüm, son bir umutla gözlerinin içine baktım. "Anne! İmam niye geliyor eve? Bir cevap versenize!" Annem cevap vermedi. Dudaklarını birbirine kenetledi, yazmasının ucunu burnunun üzerinde sıkıca kapatıp yüzünü gizledi. Gözyaşlarını benden saklayarak, adeta bir gölge gibi yanımızdan kaybolup içeriye, telefonun başına geçti... Avlu bir anda o adamın bakışları ve babamın sessiz ağlayışıyla baş başa kaldı. Artık biliyordum; bu gece sadece imam gelmeyecekti, bu gece Firuze’nin çocukluğu o avluda can verecekti... Dünyamın ekseni kayıyordu ama kimse farkında değildi; bastığım toprak ayaklarımın altından çekildi de uçsuz bucaksız, zifiri bir boşluğa yuvarlandım sanki. Babam, o dağ gibi güvendiğim babam, dizlerinin bağı çözülmüşçesine yürüyüp avludaki tahta masaya çöktü. Elleriyle alnını kapattı, yüzünü gizlemek ister gibi masaya iyice eğildi. Ama o an bana bakışındaki o sönük fer, o kabullenmiş bir çaresizlik ruhumu lime lime etti. ve hala bu halinin nedenini bilmiyordum derken bir anda sesini duydum. "Ben sana ne biçtiysem," dedi sesi yerin yedi kat dibinden gelir gibi boğuk ve katı, "başını eğip kabul etmek zorundasın Firuze." Anlamadım. Anlamak istemedim. Beynim kelimeleri reddediyor, kulaklarım duyduklarımı kalbime ulaştırmamak için direniyordu. Ama babam durmadı, asıl zehri o an akıttı, "Başın bağlandı... Verdim seni. Evleneceksin." deyiverdi bir anda... ne?... ne demişti... duydumğumla Sarsıldım. Bir rüzgar çarpmış gibi değil, dev bir kaya kütlesi göğsüme inmiş gibi sendeledim. Duyduklarım gerçek olamazdı. Ben daha on dokuzumdaydım; ben daha babamın saçımı okşayışına doymamıştım... bana nasıl böyle bir Kader biçerdi. Ama babam son darbeyi, başını kaldırıp kapıda bir heykel gibi dimdik duran, bakışlarıyla beni esir alan o adamı işaret ederek vurdu, "Müstakbel kocanla nikahını kıymak için çağırdık imamı. Bu gece bitecek bu iş." dedi... O an göğsüme bir kurşun yemiş gibi kaldım olduğum yerde. Acı, fiziksel bir sızı gibi her hücreme yayıldı. Başımı ağır ağır çevirip o adama baktım. Çatık kaşlarının altındaki o keskin, tavizsiz gözlerde pişmanlık yoktu; aksine, avını köşeye sıkıştırmış bir avcının o karanlık zaferi vardı. Beni çoktan sahiplenmiş, ruhumu kafese koymuş gibi bakıyordu. öyle ki, nikâh kelimesini duyduğu an, derin, kendini beğenmiş bir nefes alıp, ellerini siyah pantolonunun cebine atarak bana sanki bir sahip gibi, bir kimsemmiş gibi bakmaya başladı... hayır... hayır... bu gerçek olmayacak kadar felaketti... bu benim sonum demekti, bu babamın beni diri diri toprağa vermesi demekti... Zihnim bir anda geriye, bu adamın evimize ilk geldiği ana gitti. ben ahırdayken, onun nasıl beni izlediğini, O "bozulan" arabayı, yolda kalmış misafir edasını, babamla fısıltılı konuşmalarını düşündüm. babamın yanında rahatça, Firuze demeler, babamın sabah mutfaktan çıkıp resmen beni bu yabancıyla yanlız bırakması... Her şey bir sahneymiş meğer. Her gülüş, her bakış bir pazarlığın parçasıymış. "Biliyor muydun?" diye fısıldadım, sesim titreyen bir hıçkırığa dönüştü. Babama doğru bir adım attım, şokun verdiği o devasa öfkeyle haykırdım, "Sırf beni vermek için mi aldın bu adamı eve? Arabası bozuk yalanı bahane miydi baba? Beni satmak için mi kurdunuz bu tezgahı?" Babam elini yeniden alnına attı, bakışlarını masadan ayırmadan konuştu, "Bir hafta önce kahvede konuştuk zaten... Seni görmek istediğini söyleyince böyle bir yol seçtik. gelecek, seni görecek 'Beğenmezse, gider, sesiz sedasız yolumuza devam ederiz' dedik kendi aramızda. Ama..." dedi ve başını kaldırıp adama baktı. Bakışlarında tuhaf bir gurur ve eziklik birbirine karışmıştı. ne demek beğenirse... ama babam gururumu bir hayvan pazarındaymış gibi umursamdan, o kirli cümleleri kurmaya, gözümde düşmeye devam etti... "Beğendi seni Firuze. Seni evine hanım etmek ister... bundan gayrı yol mu olur sana sanırsın kızım... evime giren yabancıyı dünden beri dostta düşman da, damadım bilir... şimdi hayır deyip adamı yollarsam bana ne derler Firuze'm... adın çıkar, evine yabancı aldı, genç kızı evde olmasına rağmen eve yabancı aldı derler... ama ben bu delikanlıyı daha bir hafta önceden kahvede damadım diye tanıttım kızım, başka yol yok,... vallahi aksi olursa başımı kaldırıp da elaleme bakamam" dedi dudaklarını ıslatarak... Dünyam başıma yıkıldı. Demek her şey bir plandı... Demek o banyoda bana bakan gözler, bir misafirin kazazen bakışı değil, bir alıcının malını kontrol edişiydi. daha bir hafta önce... bir hafta önceden mi kurulmuştu bu tezgah. Midem bulandı, boğazıma acı bir su yürüdü. O adama döndüm; o karanlık, o kibirli suratına bakıp nefretle haykırdım, "Ölsem de... Ölsem de ben bu zampara ile evlenmem! Benim namusuma dil uzatan, edepsizce bakan birine yar olmam ben!" Sözlerim avluda yankılanırken babam bir anda ayağa kalktı. O yılgın adam gitti, yerine otoritesi sarsılmış bir baba geldi. Masadan hışımla doğrulup üzerime yürüdü, "Firuze! Terbiyeni bozma! Verilmiş sözüm, dökülmüş yaşım var! Bu evden ancak gelinliğinle ya da kefeninle çıkarsın, haddini bil!" nasıl olur da hala böyle vicdansızca davranırdı. Sabah yediğim Tokat ruhumdaki o derin yarığın yanında hiçbir şey kalmıştı. Hayatımda ilk kez, o güne kadar önünde bir kez olsun sesimi yükseltmediğim, gölgesine bile hürmet ettiğim babama karşı durdum. Göğsüm inip kalkarken, içimdeki o korkmuş kız çocuğu bir anda büyümüş, yerini yaralı bir aslana bırakmıştı. " ne yaparsan yap, Sana diyorum ki, ben bu adamla evlenmem baba!" Sesim avlunun duvarlarında yankılandı, babamın yüzünde donup kalan o ifadeyi ilk kez gördüm... Şaşkındı; on dokuz yıl boyunca süt dökmüş kedi gibi susan kızı, şimdi karşısında bir isyan bayrağı gibi dalgalanıyordu. Ama bu şaşkınlık yerini hızla o bilmediğim, tanımadığım otoriter öfkeye bıraktı. buda bir ilkti... "Firuze!" dedi, sesi titreyerek masayı yumrukladı. "Sözümün üstüne söz söyleme... Abilerin de onayladı. Başlık parasıyla ikisi de evlenecek kadar değer biçti bize!" dedi en sonunda... bunu duyduğum an Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Kulaklarım uğuldamaya başladı. "Başlık parası mı?" diye haykırdım, gözyaşlarım sicim gibi boşanırken sesim feryada dönüştü. "Sen beni sattın mı baba? Öz kızını, ciğerini üç beş kuruşa bir yabancıya mı peşkeş çektin?" O sırada eşikteki o karanlık gölge kımıldadı. ama bunu , ağladığımı görünce yapmıştı. Adımlarını ağır ağır üzerimize doğru atınca, içimdeki nefret iyice şaha kalktı. "Sakın!" dedim ona dönerek. "Sakın yaklaşma! Bir kez daha bizim ailevi meselemize karışma!" Babam, sarsılan otoritesini toplamak istercesine hızla koluma yapıştı. Parmakları etime gömülürken, "Bana bu yaşlı başlı halimle kendini dövdürtme! yaşına bakmam, ayağımın altına atarım, dayak yemedim diye şımarma..." diye gürledi. "Kocan olacak adama karşı terbiyeli ol!" Babamın gözlerinin içine, o hüsran dolu bakışlarımla daldım. babamdan asla bu lafları beklemezdim... burnumu havaya kaldırıp, dişlerimi sıkarak, "Değil kocam," dedim hırsla, "tırnağım bile olamaz bu adam benim!" Hava bir anda buz kesti. Babamın eli kalktı ve bir anda ışık hızında yüzüme inen o şiddetli tokatla başım yana savruldu. Ama bu seferki tokat anneminki gibi pişmanlık kokmuyordu; bu bir sonun başlangıcıydı... ama Tam o an, avluyu o adamın, öfkeli bir boğayı andıran gürlemesi inletti, "Lan! Sen Firuze’ye el mi kaldırdın?!" demesi ise asla beklediğim bir şeydi... Adamın babamın üzerine doğru bir fırtına gibi yürüdüğünü gördüm. Babam, ilk kez geri adım atmadan, "Sen karışma!" diye bağırdı ona. "Bugün böyle konuşursa yarın alışır, evinde huzurun kalmaz! alışsın... baba evinde dayak yemedi diye el evinde de yetmeyeceği anlamına gelmez!" dedi bir anda... ben yanağımı tutup doğruluğumda, Adamın sesi daha da hiddetlendi, aralarındaki o kirli pazarlık bir kez daha döküldü ortaya, "Sana ne lan! İstediğin parayı vermedim mi? Ne diye vuruyorsun! sana ne dedim... işime karışma, istediğini aldın, Firuze'nin üstünde tek bir hakkın kalmadı" diye gürledi... bir hayvan alımı gibi böyle rahat konuşmaları... Yanağımı tutup bu rezilliği, bu pazarlığı izlerken içimdeki son bağ da koptu. Onlar birbirine girmişken, bu hengameyi bir fırsat bildim. Arkama bile bakmadan, eteğimi tutup gözyaşlarımı umursamdan can havliyle avlu kapısına doğru koştum. Ayaklarımın altındaki toprak değil, sanki yanan bir kordu. Demir Kapıyı hızla açıp kendimi o zifiri karanlığa attığımda, arkamdan o adamın yer sarsan sesini duydum, "FİRUZE!" Ama durmadım. İlk kez kimseyi takmadım, ilk kez arkamda ne bıraktığımı düşünmedim. Karanlık beni yutarken, ciğerlerim yanıyor, hıçkırıklarım boğazımda düğümleniyordu. Kaçıyordum; babamın ihanetinden, abilerimin bencilliğinden ve beni bir mal gibi satın alan o adamdan... Yol yoktu, ışık yoktu; sadece acı ve kurtulma arzusuyla çarpan yaralı bir yürek vardı...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD