Firuze...
Odanın içine sızan o küf kokulu hava, bir anda celladımın nefesine dönüştü. Kapı arkamdan bir mühür gibi kapandığında, olduğum yerde kaskatı kesilmiştim. Dışarıdaki gürültüler boğuklaşmış, yerini kendi zonklayan şakaklarımın sesine bırakmıştı. Bakışlarım yavaşça aşağıya, tozlu ve kanlı çıplak bacaklarıma kaydı.
O an, o sessizlikte gerçek bir balyoz gibi indi tepeme...
Yırtılan eteğim sadece bir kumaş parçası değildi; o avludaki adamların, babamın ve en acısı annemin gözünde benim namusumun yırtılışıydı. Dizlerimdeki o kanlı sıyrıklar, Timur’un omzunda eve getirilişim... Her şey birleşmiş, saniyeler içinde üzerime "kirli" etiketi yapıştırılmıştı. bu köyün o dar zihniyetinde, bir genç kız gece vakti bir adamın omzunda, bacakları açıkta eve dönüyorsa, hüküm çoktan verilmiş demekti...
aklıma gelenler ile Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başladı. Kendimi hiç bu kadar çıplak, hiç bu kadar savunmasız hissetmemiştim.
"OROSPU! NASIL YAPARSIN BUNU? NASIL!"
Kapının arkasından gelen o ses, annemin o her zaman titreyen ama şimdi nefretle bilenmiş sesiydi. Bir bıçak gibi saplandı bağrıma. "Babanın adını da mı düşünmedin? Yedi düvele kepaze ettin bizi orospu!"
Sanki damarlarımdaki kan çekildi, yerini buzlu bir su aldı. Başımı iki yana salladım, sesim boğazımda düğümlendi. "Hayır... Hayır!" diye bağırdım, ellerimle kulaklarımı kapatarak. "Ben bir şey yapmadım! Kaçtım sadece! Dokunmadı bana, yemin ederim dokunmadı!"
Ama kapı bir anda öyle bir şiddetle açıldı ki, menteşelerin feryadı odayı doldurdu. Annem içeri girdiğinde, tanıdığım o mazlum kadın gitmiş, yerine gözü dönmüş bir iblis gelmişti. Üzerime doğru bir gölge gibi yürüdü. Daha ağzımı açıp "Anne" dememe fırsat kalmadan, elimin tersiyle yüzüme inen o sert tokatla başım yana savruldu. Kulağım çınladı, ve Sanki kulağım kopmuş gibi bir acıyla ciğerim yandı. ılık bir ıslaklık boynuma inlerken, ağzıma metalik, sıcak bir kan tadı yayıldı.
"Sus! O pis ağzını açma!" diye haykırdı annem. Saçlarıma yapıştı, beni hınçla sarstı. "Bugüne kadar seni sessiz, dilsiz sanırdım... Kendi doğurduğum bugün orospuluk yaptı! Ben nasıl bakarım elalemin yüzüne? Nasıl çıkarım o avluya?"
Beni yere fırlattı. Sırtım sert zemine çarptığında nefesim kesildi ama annemin öfkesi dinmiyordu. Beni ayağının altına aldı. O güne dek başımı okşayan elleri, şimdi birer pençe gibi etime gömülüyordu. Tekmelerinin hedefi rastgele değildi; sanki içindeki tüm o yılların ezilmişliğini benden çıkarıyordu.
"Sen neyine güvenip orospuluk ettin?" diye bağırdı, bir tekmesi tam karnıma isabet ettiğinde acıyla iki büklüm oldum. "O adamın altına yatarken bizi hiç mi düşünmedin?" kendini kaybetmiş gibiydi. ne yalavarışlarımı duyuyordu, ne de bana acıyordu.
"Anne yapma! Yapma n'olur... Ben bir şey yapmadım!" diye feryat ettim. Sesim kısılmıştı, hıçkırıklarım boğazımı yakıyordu. Ellerimle yüzümü korumaya çalışıyordum ama annem inatla bacaklarımın arasına, kalçalarıma tekmeler savuruyordu. "Buraya mı güvendin? Buranı mı sundun adama?" diyerek vurduğu her darbe, ruhumda onarılmaz yaralar açıyordu. Yerde cenin pozisyonu almış, annemin bitmek bilmeyen öfkesi altında bir bez bebek gibi savruluyordum. Her darbede kemiklerimin birbirine çarptığını hissediyordum. "Yalvarırım... Anne dur..." Sesim artık sadece bir hırıltıdan ibaretti. Gözlerimden akan yaşlar yerdeki tozlarla karışıp çamura dönüşüyordu.
Dışarıda Timur’un o emir kipiyle konuşan sesi duyuluyordu; belki de birazdan kıyılacak olan nikahtan bahsediyordu. Ama içeride, en güvenli limanım olması gereken kadın, beni diri diri toprağa gömüyordu. .. Annem durdu, nefes nefese kalmıştı. Saçlarımdan tutup başımı yukarı kaldırdı, yüzüme nefretle tükürdü. "Şimdi kalk," dedi sesi buz gibi bir emirle. "O üstündeki pislikleri temizle. gidip başını eğerek Yediğin haltı nikâh kıyarak ödeyeceksin, Yoksa baban seni bu evden sağ çıkarmaz Firuze. O herif seni aldıysa, artık onun malısın. Ölüsü bile olsan bu kapıdan çıkacaksın!"
Beni tekrar yere bıraktı ve odadan çıktı. Kapı yüzüme yine kapandı. Ben ise yerde, acıdan ve utançtan uyuşmuş bir halde, yırtılan eteğimin üzerinde bir kan lekesi gibi kalakaldım. Vücudumun her yerinden sızan ağrı, kalbimdeki o devasa kırığın yanında solda kalıyordu. Ben suçsuzken suçlu, iffetliyken iffetsiz ilan edilmiştim. Ve şimdi, beni bu hale getiren adamın "helali" olmak için o masaya oturmam gerekiyordu.
Odanın soğuk zemininde, cenin pozisyonunda kıvranırken ellerimle karnımı sarmalamıştım. Annemin tekmelerinin bıraktığı o yakıcı sızı, her nefes alışımda ciğerlerime batıyordu. Hıçkırıklarım, boğazımdaki kan tadıyla birleşip boğuk bir iniltiye dönüşürken, kulağım kapının dışındaki o gürültüye çivilendi.
Bir anda, o sarsılmaz, kaya gibi sert ses koridoru titretti. o yabancının, Timur’un sesiydi bu; ama az önceki o zafer kazanmış komutan edası gitmiş, yerine vahşi bir öfkenin gölgesi gelmişti.
"Ne oluyor orada? O Firuze’nin sesi miydi?"
Sesindeki o çiğ öfke duvarları delip geçerken, annemin o zehir saçan sesi yükseldi. Beddua dolu, nefret kusan bir sesti bu. "Allah belanı versin! Seni damat diye evime ocağıma alan kocamın da Allah belasını versin! Nasıl yaparsın... Hiç mi bizi düşünmedin? Nasıl dokunursun kızıma?"
annemin isyanıyla Bir anlık sessizlik oldu. Öyle bir sessizlik ki, sanki dışarıdaki zaman donmuş, herkes nefesini tutmuştu. Sonra Timur’un o şaşkınlık ve dehşetle harmanlanmış sesi duyuldu, "Ne oldu... Firuze’ye bir şey mi oldu?" diyordu telaşlı sesi... anlamamıştı... oda anlamamıştı...
"Daha ne olacak!" diye bağırdı annem, sesi bir kırbaç gibi şaklıyordu. "Kızımı kirlettin! Bir de marifetmiş gibi omzuna alıp imam efendinin önüne getirdin! Namusunu bir çuval gibi çiğnedin attın!" diye bağırınca karşılığını daha feci şekilde duydum,
"Sen ne dersin kendini bilmez kadın!" Timur’un kükreyişi evi sarstı. "Ben nikahıma daha alamadığım kıza nasıl el sürerim? Benim namusum, benim şerefim buna izin mi verir sanırsın?" dedi... bu cümleleri asla ondan beklemezdim... deme ki içinde az da olsa insanlık vardı...
Annemin hırsı dinmiyordu, attığı iftiranın karanlığına sığınmıştı. "Avludan kaçıp gittiğinde 'istemiyorum' dedi... Sen onu bu evliliğe mecbur bıraktın değil mi? Kuytu köşede ırzına geçtin, kanına girdin! Benim bu salak kızım da bilmez doğruyu yanlışı, kandırdın onu!" diye bağırdı.
"YETER!" Timur’un sesi bu kez bir patlama gibiydi. "O zehirli ağzını sen mi kapatırsın yoksa ben mi kapatayım? O senin kızın! Öz evladın! Nasıl böyle iğrenç bir şeyi yakıştırırsın ona?" bunları bir yabancı mı söylüyordu...
Annem, artık geri dönüşü olmayan o kör kuyuya kendini bırakmıştı. "Madem satın aldın... O zaman ne ölüsü ne de dirisi artık kapımda kalmasın! Adımıza çaldığınız o kara lekeyi al git! Ak düşmüş saçlarımla bir de namus bekçiliği yapamam ben!"
Duyduklarım karşısında beynim boşaldı. Dünyam başıma yıkılmıştı. Annem, öz annem beni bir çırpıda silip atmış, beni iftiranın ortasına bir başıma bırakmıştı. Can havliyle, karnımdaki ağrıyı unutup yerimden fırladım. Dizlerimin üzerindeki yaralar sızlarken kapıya ulaştım ve yumruklarımı tahta kanatlara indirmeye başladım.
"ANNE! YEMİN EDERİM BEN BİR ŞEY YAPMADIM!" diye feryat ettim. Sesim çatlıyor, gırtlağım parçalanıyordu. "Allah şahidim olsun yapmadım anne! Dokunmadı bana, yemin ederim dokunmadı! N'olur aç kapıyı!"
Annemin dışarıdaki sesi artık buz gibiydi, içinde tek bir merhamet kırıntısı kalmamıştı. "Al," dedi Timur'a hitaben, "şimdi ne yapıyorsan yap. Benim bundan sonra böyle bir kızım yok!" Bir kapı çarpma sesi duyuldu. Ayak sesleri uzaklaştı. Annem gitmişti. Beni o karanlıkta, o iftiranın içinde bırakıp sırtını dönmüştü. "Anne... Anne n'olur gitme!" diye hıçkırarak yere çöktüm. Kapının önünde bir gölge belirdi. Işık sızan aralıktan o devasa bedeni hissettim.
Birden, kapı öyle bir hızla ve şiddetle açıldı ki, geriye doğru savruldum. Gözlerimi açtığımda annemin geri geldiğini, bana acıyıp sarılacağını umuyordum. Ama karşımdaki o değildi. Eşikte, devasa cüssesiyle Timur duruyordu. Yüzü kıpkırmızıydı; öfkeden değil, sanki içindeki bir yanardağın patlamasını bastırmaya çalışmaktan damarları dışarı fırlamıştı. Gözleri, yerdeki darmadağın halime, yırtık eteğime ve ağlamaktan şişmiş yüzüme değdiğinde bir anlığına duraksadı. O simsiyah gözlerde gördüğüm şey, bir celladın kararlılığı ile bir koruyucunun vahşeti arasındaydı. Nefes nefeseydi. Alnındaki o taş izinden sızan kan yanağından aşağı süzülmüş, çenesinde kurumuştu.
Gözlerimin önündeki manzara, cehennemin kapılarını andırıyordu. Timur, eşikte devasa bir gölge gibi dururken, nefes alışları odanın sessizliğini bir bıçak gibi doğruyordu. Alnındaki kurumuş kan izi, o çiğ beyaz fener ışığında daha da koyulaşmış, yüzüne vahşi bir maske gibi yapışmıştı. Bakışlarındaki o kor gibi yanan öfkeyi gördüğüm an, sırtımdaki terin buz kestiğini hissettim. Bu adam, az önce annemin beni bir paçavra gibi kapıya atmasına sebep olan, namusumu yerle bir eden celladımdı...
Yerdeki darmadağın halimden, acıyan karnımdan ve ruhumdaki o derin sızıdan güç alarak aniden doğruldum. O an tek bir içgüdüm vardı, Kaçmak...
Timur’un o boğucu heybetinden, bu evin duvarlarına sinmiş iftiradan ve babamın dışarıdaki sessizliğinden fırlayıp gitmek istedim. gözlerim açık kapıya kaydı, ve hiç düşmeden aklımdakini yaptım. Tam yanından bir ok gibi süzülüp açık kapıya yönelecektim ki, demir bir pençe koluma mühürlendi. elini hissettiğim an gerildim
"Bırak beni! Allah’ın cezası bırak!" diye haykırdım, kolumu kurtarmak için tüm gücümle çırpınarak. "Senin yüzünden! Her şey senin yüzünden başıma geldi! Bırak diyorum sana!"
Timur, sanki bir taş kütlesi gibi yerinden kımıldamadı. Aksine, ayağıyla açık olan kapıyı öyle bir şiddetle çarptı ki, odanın tozları havaya savruldu. Bir hamlede beni kendine çekip sırtımı duvara yasladı. Nefesi, hiddetli ve sıcaktı; yüzüme bir kırbaç gibi çarpıyordu. Bakışları, bir avcı titizliğiyle üzerimde gezindi; yırtık eteğimden dışarı sızan çıplak, tozlu bacaklarıma, ağlamaktan tanınmaz hale gelmiş yüzüme ve darmadağın olmuş saçlarıma baktı. Kaşları, daha önce hiç görmediğim kadar derin bir çatallaşmayla birleşti...
"Vurdu mu sana?" dedi, sesi bir gök gürültüsü gibi derinden geliyordu. çenesi seğirmişti. ama ben yine çemkirdim "Sana ne!" diye bağırdım, gözyaşlarımın arasından ona nefretle bakarak. "Sen kim oluyorsun da ailemin arasına karışıyorsun? Sen kimsin ki hesap soruyorsun?" diye nefes nefese yüzüne haykırdım.
Timur, aramızdaki son mesafeyi de kapatıp göğsünü göğsüme yasladı. Öyle yakındı ki, kalbinin o vahşi ritmini kendi tenimde hissediyordum. "Senin ailen dediklerine bak Firuze," dedi, sesi zehir gibi akıyordu kulağıma. "Sana inanmıyorlar bile... Kendi canından kanından olana bir 'leke' gibi bakıyorlar." dediğinde hiç durmadan "Senin yüzünden!" diye haykırdım tekrar, sesim hıçkırıklarıma karışırken. "Sen gelmeseydin, sen o paraları saçmasaydın, peşimden gelmeseydin, düşmeseydin hiçbir şey olmayacaktı!"
Timur, yüzüme öyle bir kararlılıkla baktı ki, bir anlığına nefesim kesildi. "Hayır..." dedi, sesi bu kez buz gibi bir sakinliğe bürünmüştü. "Ben sadece bir sebebim Firuze. Onlar önceden de böyleydi; ve sen görmedin. göstermediler sana... içlerindeki o çürümüşlüğü ben sadece gün yüzüne çıkardım. Gerçek yüzlerini gösterdim sana."
Öfkem bir kor gibi parladı; elimi yumruk yapıp bütün hıncımla karnına vurdum. "Defol git! Git diyorum sana!" diye bağırdım. Ama o, ne acı hissetti ne de geri çekildi. Sabrının son damlası da o an tükenmiş gibiydi.
Daha ne olduğunu anlayamadan, elleri üzerimdeki o eski siyah boncuklu gömleğe gitti. Bir çırpıda, kumaşın feryat eden sesini duyduğumda gömleğim üzerimden parçalanarak söküldü...
Çığlık atarak kollarımı göğsüme dolamaya çalıştım, utançtan ve korkudan yerin dibine girmek istedim. Ama durmadı; o yırtık, namusuma leke sayılan eteği de aynı hızla çekip aldı. "Giyin!" dedi, sesi bir emir gibi odayı inletti. "Nikah kıyılacak. Bu kapıdan benim helalim olarak çıkacaksın! madem bir şey yaptığımı sanıyorlar, o zaman işte gerçekten şimdi arkamda kanıt bırakarak... devamını bu odada yaptığımı sansınlar" dedi öfkeyle...
Utançtan kaskatı kesilmiştim, hıçkırıklarım birer hırıltıya dönüşmüştü. Timur, kolumdan tutup beni odadaki tek gözlü eski dolaba sürükledi. Kapağı hırsla açtı ve içinden askıda duran en temiz fistanımı çekip çıkardı. Hiç vakit kaybetmeden, itirazlarıma rağmen üstümdeki yırtıkları bilerek odanın ortasına fırlattıp, fistanı başımdan aşağı geçirdi. Kumaş tenime değerken, elleri bir anlığına duraksadı... Yüzü, kulağımın hizasına kadar yaklaştı. O an bir şey fark etmiş gibi kulağıma kulağıma sık ve derin nefesleri vurdu. her ne gördüyse sanki dev cüssesi, bedeni gerildi..
Kulağımın memesinden ince bir sızıyla süzülen taze kanı, fistanın yakasına damlayan o kırmızı lekeyi gördü. fistanı başımdan geçirirken yine çok ağrımıştı. ve ben o an anladım kulağımda ki acıyı.
"Kulağına ne oldu?" diye sordu, sesi bu sefer fısıltıdan da öte, öldürücü bir sessizlikteydi. "Küpen nerede? Kim kopardı onu?... kim yaptı?" Nefesi kulağımı dağlarken, annemin saçlarımdan tutup beni yerlerde sürüklediği, o küpenin halıya takılıp etimi yırtarak koptuğu o an gözümün önüne geldi. ya da Tokat atarken... hatırlayamadım, ama Cevap veremedim de, sadece titreyerek yüzümü ondan kaçırmaya çalıştım. ve göğsümde tortop olan fistanı hemencecik titreyen ellerimle aşağıya çektim. zira bugün zaten her yerim meydanda kalmıştı... Ama Timur, bunu umursamdan parmaklarıyla çenemi kavrayıp yüzümü kendine çevirdi; o an gözlerinde gördüğüm şey, bu köyü yakmaya yetecek kadar büyük bir yangındı.
Kulağımın memesinden sızan o ince, sıcak kan fistanımın yakasına tutunurken, Timur’un nefesi tenimi dağlayan bir kor gibiydi. Bakışları, eksik olan küpemin yerinde açılan o taze yaraya çivilendiğinde, odadaki hava bir anda buz kesti. Az önceki o gürleyen adam gitmiş, yerine sessiz ve derinden gelen bir afet yerleşmişti. Parmaklarını çenemde öyle bir sıktı ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. " o şirret anan yaptı... değil mi?" dedi. ama sesi öyle bir kısıktı ki, Sanki içinde bir avuç ateş taşıyordu..
"Andım olsun Firuze..." dedi, sesi mezar sessizliğinde bir yemin gibi yankılandı. "Andım olsun ki, bu kulağından akan her damla kan için, bu evdeki her bir nefesi haram edeceğim onlara. Kim dokunduysa o elini kırıp kapının eşiğine asmazsam, namert olayım." diye kulağıma üfledi âdeta. Kaskatı kesildim. Gözlerimden bir damla yaş daha firar edip yanağımdan süzülürken, Timur o yaşın izini takip etti. Bakışları bir celladın son hükmü gibiydi. "Annen olacak o kart kadını bu damla yaşta boğmasını bilirim ben..." diye hırladı, dişlerini birbirine kenetleyerek. "Ama senin bedelin vardır... senin güzel hatrın vardır... Seni doğuran kadın olduğundan, şimdilik nefes almasına izin veririm. Ama sadece şimdilik. şayet sana Bir kez daha elini kaldırırsa, işte o zaman hatrı da saygıyı da kenara bırakır onun dilinden davranırım" dedi ve arkasını dönüp Yerdeki çamura ve toza bulanmış eşarbımı bir çırpıda kaptı. Hiçbir incelik göstermeden, sanki bir yarayı sarar gibi saçlarımın üzerine fırlattı. Titreyen elimi, demir pençesini andıran avucunun içine hapsederken canımı yaktığını umursamadı bile. sinirliydi... ve yakmaya hazır bir kor gibiydi... Beni odadan öyle bir hışımla çekti ki, ayaklarım yere değmiyor, adeta sürükleniyordum.
salondan çıkıp, Kapı açılıp avluya çıktığımızda, gece karanlığında köyün o ağır, tozlu havası yüzüme bir tokat gibi çarptı. Ama asıl tokat, avludaki o kahredici manzaraydı. Annem bir köşede, dizlerini döve döve, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu; ama bu pişmanlık gözyaşı değildi, köye rezil olmanın, o "kirli" kızın anası olmanın verdiği bir utanç feryadıydı. Babam... Ah babam... Bir kez olsun başını kaldırıp bana baksın, "Kızım yapmaz," desin diye canımı verebilirdim... Ama o, sedirin ucunda büzülmüş, imama ve yanındaki o yaşlı heyete bakamıyordu bile. Bakışlarını toprağa gömmüş, beni o karanlıkta tek başıma bırakmıştı...
Timur ise kimseyi umursamadı. Kimsenin yüzüne bakmadı, kimseden destur istemedi. Beni masaya, imamın ve babamın oturduğu masaya, kendi yanına öyle bir hırsla oturttu ki sandalyenin gıcırtısı avluda yankılandı. Ben sessizce gözyaşı dökerken, dünyamın başıma yıkılışını izliyordum. On dokuz yıllık hayatım, babamın bir "başını kaldırıp bakmayışında" son bulmuştu.
Timur, önündeki imama dönüp o sarsılmaz sesiyle komutu verdi, "Kıy artık şu nikahı! Bekleyecek bir şey kalmadı! gördünüz herşeyi... bir bedel ödenecek de oda nikahıma alınmakta biter " dedi...
oda annemin iftirasını sanki gerçek gibi gösteriyordu... zira buraya görücü olarak geldiğini ve. ir hafta önceden anlaşıp da eve gidip, yattığını anlatasa, babam köyden atılır, taşlanırdı...
Başımı son bir umutla, son bir can havliyle babama doğru kaldırdım. "Baba," demek istedim, "Bak, ben hala senin o küçük kızınım. " Ama babam sanki ben orada yokmuşum, sanki az önce toprağa verilmişim gibi başını milim kıpırdatmadı. O an anladım; ben bu avluda sadece namusumu değil, ailemi de kaybetmiştim. Köyün o dar sokaklarına sinmiş olan "namus" denilen o görünmez canavar, babamın boynunu bükmüş, annemin dilini zehirlemişti...
Avludaki o yaşlı adamların fısıltıları, imamın mırıltıları kulağımda bir uğultuya dönüştü. Ben, Firuze... Kendi evimde bir yabancı, kendi toprağımda bir sürgün gibiydim. varlığı dilsizlik ile bilinen, başı eğik Firuze...
Timur’un masanın üzerindeki o devasa eli, benim dizlerimin üstündeki titreyen parmaklarımı sanki bir mühürle alıp sardı... avucu sıcak ve sahipleniciydi... ama neye yarardı...
Artık yalnızdım. Arkamda koca bir enkaz, önümde ise beni satın alan, beni koruyan ama aynı zamanda ruhumu kelepçeleyen bu adamın karanlığı vardı. İmamın sesi yükseldiğinde, Düzova’nın buz gibi ayazı iliklerime işledi. Kimse bana "Rızan var mı?" diye sormayacaktı; çünkü benim rızam, o yırtık eteğin arasında, babamın eğik başının altında çoktan can vermişti... kirli bilinen bana sorulmadan nikah kıyılmaya başlanmıştı bile...