yazardan...
Gece, zifiri köyün üzerine sadece karanlığı değil, bir genç kızın infaz edilen hayallerini de örtmüştü. İmamın ağzından dökülen her kelime, Firuze’nin tabutuna çakılan birer çivi gibi avluda yankılanıyordu. Kimse o masada oturan, omuzları çökmüş, dudakları titreyen kızın ruhuna bakmıyordu; herkes sadece "temizlenmesi gereken o lekeye" odaklanmıştı.
"Şahitler huzurunda, Firuze kızı, Timur’a..." İmamın sesi yükseldikçe, Firuze’nin dünyası daha da karardı. Timur’un eli, Firuze’nin parmaklarını öyle bir kenetlemişti ki, bu bir el tutuşu değil, bir mülkiyet ilanıydı. Timur, sert bir bakışla cemaati süzdü. Az önce "irade"den bahseden o adam, şimdi Firuze’nin koluna girmiş, onu bu evden, bu topraktan ve onu bir çırpıda silen ailesinden söküp almaya hazırlanıyordu.
ama imamın sözünü kesmiş, bu sahte kalabalığa daha fazla tahammül edemeyerek "uzatma! Aldım, kabul ettim," dedi Timur. Sesi, avludaki çınar ağacının yapraklarını titretecek kadar gür ve geri dönüşsüzdü.
Firuze bir kez daha yıkılmıştı... hiç bir şey olması gerektiği gibi değil, zoraki bir şekilde tepe taklak olmuştu. imam falza bir şey demeden homurdandı ve küçük bir kağıdı Timur'a uzatıp , " iyi... şimdi de kirletiğin kıza bir mehir biç!" dediğinde Timur taş kesilmişti, ama elinin altında ki narin el hatırına bir şey yapmadan kağıdı öyle bir aldı ki imamın elinden, İmam bir an masaya doğru sendeledi. Timur masanın üzerine ki kalemi alıp birşeyler yazıp avucunun içiyle şak diye imamın önüne bıraktı...
imam eğilip kağıda baktığında iki kaşı gayriihtiyari bir şekilde havalanmış, şok gözlerle bir Timur 'a bir kağıda başlamıştı... yutkunarak kağıdı alıp katladı. ve masada oturan diğer köylülere Bakarak hızla nikahı kıymaya başladı...
saniyeler içinde İşlem bitmişti. İmzalar atılmamış, sadece sözler verilmişti ama hüküm, dağlar kadar ağırdı. Firuze'ye rızası olup olmadığını sorulmamıştı, çünkü onların gözünde Firuze kirlenmiş, ve bu evliliğe mahkum, mecburdu... İmam duayı okuyup elini yüzüne sürdüğünde Timur ise hiç vakit kaybetmeden ayağa kalktı. yanında ruhsuz bir şekilde oturan Firuze’yi de bir tüy sikletindeymiş gibi elinden tutup kaldırdırarak dış kapıya doğru peşinden sürükledi.
daha İmamın "hayırlı olsun" temennisi bile duymadan,Timur, Firuze’nin elini öyle bir kavramıştı ki, parmakları genç kızın ince bileğine adeta bir kelepçe gibi mühürlenmişti. kapıya doğru yürüdükleri an
Tam o sırada, köşede bir yılan gibi çöreklenmiş olan annesi, hıçkırıklarının arasından ayağa kalkıp arkalarından o zehirli cümleyi boşluğa bıraktı. "Madem mühür basıldı, madem adı çıktı bari bir düğün kurulsun... Aklı kalmasın, namussuzluk etti ama nikâhı kıyıldı bir kere. İçinde kalmasın bir düğün yapmadan..." dedi kısılmış sesiyle.
Bu sözler, Firuze'nin babasının aylardır içinde biriktirdiği o karanlık irini patlatan son darbe oldu. Babası, oturduğu sedirden bir yay gibi fırladı. Gözleri kan çanağına dönmüş, yüzündeki damarlar birer halat gibi dışarı fırlamıştı. Karısının üzerine yürürken kükredi, "Ne diyorsun sen kadın! Sen ne dediğinin farkında mısın? Namusunu bir kenara fırlatmış, elin adamının omzunda eve dönmüş o orospu kızına bir de düğün mü istiyorsun? Bizim başımız yere eğilmiş, yerin dibine girmişiz; sen hala çalgı çengi derdindesin!" diye bağırdı...
Firuze’nin dünyası o an bir kez daha başına yıkıldı. Babasının ağzından çıkan o kelime, annesinin tekmelerinden daha çok canını yakmıştı. Timur’un Firuze’nin elini tutan devasa pençesi, bir kemiği kıracakmışçasına kasıldı. Eklemleri bembeyaz olmuştu. Timur, Arkasını dönüp bir adım öne çıkıp babasının tam karşısında durdu. Sesi, yer altından gelen bir sarsıntı gibi derinden ve öldürücüydü, "Ağzını topla!" diye gürledi Timur. "Senin o ağzına sakız ettiğin, 'orospu' dediğin kadın artık benim karım! Benim namusum! Bir daha o dili ağzında çevirirken iki kez düşüneceksin."
Babası, Timur’un heybeti karşısında bir an dursa da, içindeki o köhne zihniyetin verdiği cüretle parmağını salladı, "Ben zaten seni evime, ocağıma almakla hata ettim! Ne bileyim ben bu kahpenin senin altına yatacağını, senin onun ırzına geçeceğini? Sizi o avluda basmalıydım ki kanınız mezarda birbirine karışsın!" diye elini Tirmur'un yüzüne doğru savurdu.
Firuze, işittiği bu ağır iftiralar karşısında daha fazla dayanamadı. Timur’un demir pençesinden can havliyle kolunu kurtardı. Yerdeki tozun, çamurun içinde diz çökerek babasının ayaklarına kapandı. Ellerini babasının dizlerine vura vura haykırdı,
"Baba! Yapma n'olur yapma! Ben senin başını eğecek tek bir günah işlemedim! Kur'an çarpsın ki dokunmadı bana! Ben sadece kaçtım baba, bu evlilikten, bu baskıdan kaçmak istedim! Yemin ederim iffetimle döndüm o kapıya!" diye yalvardı.
O sırada, avlunun kenarında oturan, köyün sözümona "akil" adamlarından biri, elindeki tespihi şaklatarak araya girdi. Yaşlı gözleri nefret ve hükümle doluydu. "Kızım," dedi sesi çatallanarak, "biz gözümüzle görmesek belki inanırdık feryadına... Ama sen bu yabancının omzunda, avret yerlerin açık, bacakların meydanda geldin bu eve. Ne demek yapmadım? Demek ki yapmışsın ki baban senden kurtulmak istiyor. Şerefini bir gecede sattın, şimdi burada boşuna nefes tüketme."
Timur için artık sabrın sonu, kanın başlama noktasıydı. O ana kadar koruduğu o vakur ve ağırbaşlı maske parçalanarak yere düştü. Bir yırtıcı hayvan hızıyla yaşlı adamın üzerine atıldı. Daha adam ne olduğunu anlamadan, Timur’un devasa yumruğu adamın tam çenesinde patladı. Kemik kırılma sesi avluda yankılanırken, yaşlı adam savrularak yere kapaklandı.
Timur, kanayan yumruğuna bakmadan etrafındaki kalabalığa döndü. Gözleri bir iblisin ateşi gibi parlıyordu. "Sizin o kokuşmuş namus davanızı da, o kör gözlerinizi de siktirtmeyin bana!" diye küfretti, ağzından çıkan argo kelimeler avludaki o "kutsal" sessizliği paramparça etti. "Defolun gidin lan buradan! İmamı da, şahidini de, yaşlısını da... Tek bir saniye daha burada duranı kendi kanında boğarım!"
İmam ve yanındaki heyet, Timur’un bu gözü dönmüş halinden korkarak, cübbelerini toplayıp arkalarına bakmadan avlu kapısına koştular... biliyorlardı ki, bu adam yabancıydı... ve yapardı...
Timur, hırsını alamamış bir boğa gibi nefes nefeseydi. Dönüp yerdeki Firuze’ye baktı.
Genç kız, babasının ayaklarının dibinde, yaşlara bulanmış yüzüyle bir ölüden farksızdı. Ruhunun her parçası tek tek sökülmüştü. Timur, yanına gidip onu belinden kavradığı gibi yerden kaldırdı. Firuze’nin bedeni, bir bez bebek gibi Timur’un kollarında sarkıyordu; artık ne ağlayacak gücü ne de direnecek iradesi kalmıştı.
Timur, Firuze’yi göğsüne bastırıp babasına son bir kez baktı. "Bu kızı sen bugün öldürdün," dedi buz gibi bir sesle. "Ama ben onu küllerinden yeniden yaratacağım. Ve o gün geldiğinde, benim kapıma gelip ayaklarına kapansanız da, sizin leş kokulu namusunuza tenezzül etmeyecek."
Firuze’yi kucağına alıp aracına doğru yürürken, arkada sadece bir yıkım ve annesinin sessizleşen feryatları kaldı. cehaletin karanlığı, bu taze ve kanlı evliliği yutmaya hazırlanıyordu
Timur, kucağında bir ölü kadar ruhsuz ve sessiz duran Firuze ile arabaya doğru ilerlerken, annesi arkalarından bir gölge gibi fırladı. Kadının gözlerinde pişmanlık değil, sadece o hastalıklı elalem korkusu yanıyordu.
"Dur!" diye haykırdı kadın, aracın kapısına asılarak. "Ölsem de elaleme 'kızı namussuzluk etti de düğünsüz çıktı' dedirtmem! O düğün kurulacak! Herkes bilecek... Nişanlıydılar diyeceğim, düğünleri yakındı da bir hata ettiler diyeceğim! Benim adıma bir leke daha gelmesine izin vermem, o düğün yapılacak!" diye diretti...
Timur, duyduğu bu yüzsüzlükle adeta bir canavara dönüştü. Kucağındaki Firuze’yi incitmemeye çalışarak ama göğsünden taşan o devasa hiddetle kadına döndü. Sesi, geceyi ortadan ikiye bölen bir balta gibiydi,
"Siktir git lan!" diye kükredi Timur. "Kızının kulağını kopartmadığın kalmış, hala 'elalem' diyorsun! Bu kızın kayıp küpesi nerede? O eti koparan elinle mi kuracaksın o düğünü?"
Firuze, Timur’un kollarında sarsılırken bir anlığına dünyadan koptu. Zihni sadece o soruya takıldı, Küpe... Timur’un bu kargaşanın ortasında, kendi namusunun ve hayatının enkazı altındayken, kulağından kopan o küçük demir parçasının hesabını sorması... Firuze’nin içini ürpertici bir his kapladı. Bu adam normal değildi; bu adamın sevgisi de öfkesi de maraziydi. Kendi öz annesinin görmediği kanı, bu yabancı adam iliklerine kadar hissetmişti.
Firuze'nin Annesi, Timur’un sorusu karşısında zerre geri adım atmadı. Aksine, çenesini dikleştirip o zehirli gururuyla tısladı, "İyi ettim! Bugüne kadar etmediğim, tepesine binmediğim için pişmanım zaten! Başımı öne eğdi, evimi ocağımı yıktı! iki günlük adamın altına yatmasıyla ruhundaki fahişeliği ortaya çıkardı..." dedi başını dik tutarak.
Timur’un gözü bu iğrenç sözlerle tamamen döndü. Firuze’yi usulca yere, arabanın gölgesine bıraktı ve bir aslan gibi kadının üzerine yürüdü. "Lan beni deli etme!" diye bağırdı, parmağını kadının yüzüne bir bıçak gibi doğrultarak. "Yaşına başına bakmam, alırım seni ayağımın altına! Sen daha kendi öz kızına güvenmiyorsun, ona inanmıyorsun, bir de gelmiş karşıma ne düğününden bahsediyorsun? Sen o düğünü ancak rüyanda görürsün! siktir git kulübene!" diye kadının yüzüne bağırdı.
O sırada, eşikte bir heykel gibi duran ve onların bu namus, ve düğün kavgasını izleyen Firuze'nin babası, dudaklarından o kan donduran cümleyi bıraktı, "Yoksa..." dedi adam, sesi buz gibi bir kuşkuyla titreyerek. "Yoksa bu kızı kuma mı alacaksın? O yüzden mi bu acele? O yüzden mi nikâhı burada kıydırdın?" bu söz ortaya bir bomba etkisi yarattı...
Firuze’nin kalbine sanki diri diri bir mezar taşı oturdu. Babası... On dokuz yıl "kızım" dediği canını, bir çırpıda bir adamın yatağına "kuma" olarak yakıştırabiliyordu. Başını yavaşça kaldırıp babasına baktı; o bakışta bin yıllık bir kırgınlık, bin yıllık bir vedalaşma vardı.
Timur, duyduğu bu "kuma" lafıyla bir an duraksadı, sonra acı bir kahkaha attı. Ama bu kahkaha, ölüm ilanından farksızdı. Babasının yakasına yapışıp onu kapının kasasına öyle bir çarptı ki, evin temeli sarsıldı."Ne sik konuşuyorsun lan sen?" diye hırladı Timur, adamın yüzüne tükürürcesine. "Ben, aylardır peşinde olduğum, yolunu gözlediğim, tırnağına taş değmesin diye dünyayı yakacağım kızı kuma alacak kadar mı salağım sence? Sizin o dar kafanızın almayacağı kadar çok seviyorum bu kızı ben! O benim tek eşim, tek namusum olacak!"
Avluda bir anda ölümcül bir sessizlik oldu. Firuze' nin annesi ve babası, Timur’un bu itirafı altındaki o devasa sahiplenme ve delilik karşısında dillerini yuttular ne demek aylarca... daha dün gelmişti oysa ve bir hafta önce de kahvede öylesine konuşmuşlerdı... .
Ama Firuze'nin annesi bu detayı düşünmek yerine dinmek bilmeyen hırsıyla iyice ağırlaştı. Kadın, Timur’un kükreyişlerine rağmen bir adım geri atmadı; aksine, Tirmur'un arabanın kapısına yapışıp Firuze’yi içeri alacağı an, genç kızın gözlerindeki o bıçak gibi keskin şüpheyi yakaladı. Firuze’nin bakışlarında, aylar önce gördüm cümlesi yoktu, sadece"Yoksa gerçekten bir kuma mıyım?" sorusunun o kahredici gölgesi vardı... ve bu Firuze için ölüm demekti... başka bir kadının gölgesinde yaşamak...
Timur, Firuze’nin omuzlarının sarsıldığını, bakışlarının yere çakıldığını görünce duraksadı. Genç kızın zihninden geçen o korkunç ihtimali, kalbindeki o kırılmayı hissetti. Kendi ailesinin bile ona bir "eş" değil de bir "kuma" sıfatını yakıştırması, Firuze’nin ruhunu son darbeyle paramparça etmişti. Timur, Firuze’ye doğru eğilip, sesindeki o vahşi öfkeyi bir anlığına bastırarak başını iki yana salladı.
"Sakın..." dedi Timur, sesi bir yemin kadar ağır ve derindi. "Firuze, sakın böyle bir ihtimali aklından bile geçirme! Öyle bir şey yok. Sen benim ilk ve sonumsun, anlıyor musun?"
Firuze, hiçbir şey söyleyemedi. Başını önüne eğdi. Kendi nikahının rızası bile sorulmamış, bir mal gibi masaya yatırılmışken, şimdi hangi hakla hesap sorabilirdi ki? babası ona güvenmezken bu yabancıya ne hakla hesap sorardı... İtiraz etmeye, soru sormaya mecali de, hakkı da kalmamıştı. alnının bir köşesinde kuruyan kan iziyle dikilen bu adam Celladı mıydı, kurtarıcısı mıydı bilemediği bu adamın gölgesine sığınmaktan başka çaresi yoktu. çünkü nikâh kıyılmış, bütün bahaneler bitmişti...
Annesi, aradaki o sessizliği fırsat bilip tekrar atıldı, "Eee, madem kuma değil, madem bu kadar seversin; o zaman niye düğün kurmuyorsun? Neden kaçırır gibi götürüyorsun kızı?" Timur, sabrının son kırıntısını da o an tüketti. Bakışlarını Firuze’nin ağlamaktan şişmiş gözlerinden ayırıp kadına döndü. Derin bir nefes aldı; bu nefes, bir fırtınadan önceki o tekinsiz sessizlik gibiydi. "Tek derdiniz o sahte düğün mü?" dedi, sesi buz gibi bir kararlılıkla yankılandı. "Tamam, madem öyle... O düğünü yapacağım. o şerefsiz Şanınıza yaraşır bir düğün olacak! Ama andım olsun, o düğünden... o günden sonra Firuze’nin yüzünü bir daha rüyanızda bile göremeyeceksiniz. Onu size bir daha asla göstermeyeceğim!"
Annesi, zafer kazanmış bir edayla hızla ileri atılıp Firuze’nin titreyen kolundan sertçe tuttu. "İyi o zaman! Madem düğün olacak, kız düğüne kadar bu evde kalacak. Namusuyla, telli duvağıyla bu kapıdan çıkacak. Ondan sonra alıp gidersin!"
Firuze, o eve tekrar girmesi gerektiğini duyduğu an hıçkırıklara boğuldu. O oda, o tekmeler, o nefret kusan bakışlar... Bir kez daha o cehenneme dönmek, ölmekten daha zordu. Timur, Firuze’nin
hıçkırıklarını duyduğunda göğüs kafesinin daraldığını hissetti. Adımları kadına doğru bir hamle yapacakken, Firuze’nin çaresizliği ayaklarını yere mıhladı.
Timur, dişlerini birbirine kenetleyerek babasına ve annesine doğru yaklaştı. Sesi artık sadece bir tehdit değil, bir infaz kararı gibiydi.."Bakın bana!" diye tısladı, en ağır argo kelimeleri birer mermi gibi yüzlerine savurarak. "Eğer bu kızın kılına zarar gelirse, eğer o odaya bir kez daha girip canını yakarsanız, yemin olsun ki bu köyü başınıza yıkarım! Sizi o avlunun ortasında yakar bulurum! Bu kız düğüne kadar burada, ama benim korumam altında. Tek bir gözyaşı daha dökerse, bedelini canınızla ödersiniz!"
Firuze’yi annesinin ellerine bırakırken, kalbinin bir parçasının o avluda sökülüp kaldığını hissetti. Firuze, arkasına bakmadan eve doğru sürüklenirken, Timur’un gözleri hala o evin pencerelerindeydi...