yazardan...
Gecenin ayazı, avludaki gerginliği dondurmaya yetmiyordu. Timur’un göğsü, bir körük gibi inip kalkarken bakışları kapının eşiğinde, annesinin pençesinde bir yaprak gibi titreyen Firuze’ye çakılı kaldı. Onu orada, o kurtlar sofrasında bırakma düşüncesi etlerini kemiriyordu.
"Firuze..." diye mırıldandı, sesi ilk kez bu kadar korumasız, ilk kez bu kadar yaralıydı. Ona son bir kez dokunmak, "Geçecek" demek, o yaşlı gözlerini silmek istedi. Adımı atacakken, Nesrin kadının sert hamlesiyle irkildi.
Nesrin, kızının kolunu bir et parçasını sürükler gibi çekerek içeri doğru hamle yaptı. "Hadi, içeri! Yeter bu kadar rezillik, elaleme maskara olduğun yetmedi bir de kapı ağzında koca mı bekleyeceksin?" diyerek Firuze’yi karanlık eve doğru itekledi. Firuze’nin bakışları bir an Timur’la çarpıştı; o bakışta ne bir umut ne de bir sevda vardı, sadece dipsiz bir kimsesizlik...
Firuze’nin babası, hıncını alamamış bir sırtlan gibi Timur’un karşısına dikildi. Yüzündeki o sinsi öfke, Timur’un heybeti altında iyice çirkinleşiyordu. "İyi..." dedi adam, tükürürcesine. "Düğün mü istiyorsun, al sana düğün! Haberi ne zaman verirsen ver ama elimi tek bir şeye sürmem. Benden kuruş çıkmaz! Sakın o ne babanı, o dağlı akrabalarını da kapıma getirip benimle dalga geçtirtme! Evimle, barkımla aşağlamasınlar beni. Çeyiz falan da bekleme, neyin varsa aldın götürdün zaten namusumuzla beraber!" diye çemkirdi.
Timur’un damarları şakaklarında patlayacak gibi şişti. Yumruğunu öyle bir sıktı ki, eklemlerinden gelen çatırtı sessizliği böldü. Adama bir adım yaklaştı, aralarındaki mesafe bir nefes kadar azdı artık. Sesi, cehennemin dibinden gelen bir hırıltıydı,
"Bana bak ulan ihtiyar! Senin o pasaklı evinden çıkacak ne çeyize tenezzül ederim, ne de senin o bozuk soyuna! Firuze’nin bir tek kimliğini hazır et, yeter. Başka hiçbir şeyini, o iğrenç anılarını bu kızın üzerine yük etmeyeceğim. Ama şunu o kalın kafana sok..." Timur, parmağını adamın gözüne sokarcasına uzattı, ağzından dökülen her kelime birer küfür gibi ağırdı, "Eğer iki gün sonra geldiğimde Firuze’nin gözünde tek bir yaş görürsem, eğer o odada canını bir kez daha yakarsanız... Yemin olsun ki senin o namus dediğin ocağı başınıza yıkarım! Sizi sülalece o avlunun ortasında köpek gibi inletirim ulan! O dili bir daha Firuze’ye uzatırsan, o dilini kökünden söküp önüne atarım! Duydun mu beni? İki gün! İki gün sonra bu kapıya o 'şerefsiz' düğününüz için geleceğim ve gelinimi alıp gideceğim. O zamana kadar karıma bir şey olursa, sizin o leşinizi sererim bu toprağa!"
Adam, Timur’un gözlerindeki o mutlak ölümü görünce bir an yutkundu ama geri adım atmayı kendine yediremedi. "Hadi lan ordan! Ev benim, kız benim! Defol git kapımdan!" diyerek ağır ahşap kapıyı Timur’un yüzüne, bütün bir dünyanın nefretini kusar gibi büyük bir gürültüyle kapattı. İçeriden gelen sürgü sesi, Timur’un kalbine saplanan son çivi oldu.
Timur, kapalı kapının önünde bir süre öylece durdu. Elleri titriyor, dişleri birbirine çarpıyordu. "Sizi öldüreceğim..." diye fısıldadı karanlığa doğru. "Sizi kendi karanlığınızda boğacağım."Hışımla arkasını dönüp aracına doğru yürüdü. Arabanın kapısını sanki yerinden sökecekmiş gibi açıp kendini koltuğa attı. Henüz motoru çalıştırmadan, direksiyonu devasa yumruklarıyla dövmeye başladı. "Siktir! Siktir!" diye kükredi, her yumruğunda direksiyon inliyor, araba sarsılıyordu. "Nasıl bıraktım seni orada? Nasıl bıraktım o canilerin eline!" Gözlerinden bir damla öfke yaşı süzüldü ama hemen elinin tersiyle sildi. sanılanın aksine Timur hem yumuşak, hem de sert bir kişilikti... bir tek sevdiklerine gerçek benliğini gösterirdi. oysa ki sevdikleri çok uzakta, ve onu bu bozkıra, sürgüne gönderilmişlerdi...
Arabayı çalıştırdı, vitesi öyle bir hırsla geçirdi ki şanzıman bağırdı. Tekerlekler toprağı kazıyarak, arkasında devasa bir toz bulutu bırakarak köyün o dar sokaklarından fırladı. Direksiyonu sıkarken tırnakları deriye geçti. Gece, Timur’un küfürleriyle ve motorun yırtıcı sesiyle yankılanırken; o, iki gün sonraki o kanlı düğünün hesabını çoktan yapmıştı. Firuze’yi o evde bıraktığı her saniye için dünyayı yakmaya yeminliydi...
Firuze için ise dünya Yeni bir yüzünü gösteriyordu... Nesrin, avlu kapısının gürültüyle kapanmasının ardından içindeki o zehirli irini serbest bıraktı. Timur’un dışarıdaki kükreyişleri henüz dinmemişken, o Firuze’nin kolunu bir cellat ilmiği gibi kavrayıp genç kızı merdivenlere doğru savurdu. Her basamakta Firuze’nin dizleri taşlara çarpıyor, ruhu o karanlık koridorda parça parça dökülüyordu. "Yürü! Yürü de o fahişe bedenini saklayayım el alemden!" diye bağırdı Nesrin. Sesi, evin rutubetli duvarlarında yankılanan bir kırbaç gibiydi.
Odanın kapısını tekmeleyerek açtı ve Firuze’yi içeri fırlattı. Firuze, tozlu kilimin üzerine düştüğünde, Nesrin hanım, odanın ortasına ki yırtık pırtık elbiseleri gördüğü an kan beynine sıçradı... odanın ortasına alelade saçılan kumaş parçaları gün ışığı gibi Nesrin’in gözüne battı. Kadın bir an duraksadı, gözleri irileşti. O yırtıklar, Nesrin için bir kıyafet kusuru değil, namusun bir kez daha ama bu kez baba ocağında namusuzluğun ikinci kez oluşunun parçalanmış ilanıydı.
"Bu ne hal!" diye çığlık attı Nesrin eline. yırtık gömleği alarak. Bir sırtlan çevikliğiyle kızının üzerine atıldı. "Bu elbiselerin hali ne? Demek o dağ başında, o adamın altında yattığın yetmedi, kaşla göz arasında yine mi adama verdin kendini! ha? Demek o yabancıya helal ettin bu bedeni! Bir de 'bir şey yapmadım' diye yüzümüze bakarsın!" Firuze, annesinin gözlerindeki o cinneti daha önce hiç böyle görmemişti. İlk defa karşısında bir anne değil, evladını diri diri gömmeye yeminli bir yabancı vardı. Genç kız, can havliyle duvar dibine doğru geriledi, sırtı soğuk betona değdiğinde kaçacak yeri kalmadığını anladı.
"Anne... Anne yapma n'olur!" diye hıçkırdı Firuze. Timur'un üstündeki kıyafetleri yırtıp attığını nasıl söylerdi. söylese bile annesi onu dinlemezdi... Ellerini kulaklarına bastırdı, dış dünyayı, annesinin o iğrenç ithamlarını duymamak istercesine küçüldü. "Yemin ederim bir şey yapmadı! O yırttı, o cani yaptı anne... Ben sadece durdum! Dokunmadı bana, Kur'an çarpsın dokunmadı!" diye inledi.
"Sus! O kirli ağzınla kutsalı anma!" Nesrin, Firuze’nin saçlarına yapıştı. Genç kızın başını geriye doğru öyle bir çekti ki, Firuze’nin boyun kemikleri çatırdadı. Kadın, kızının saçlarını avuç avuç yolarken, odadaki sessizliği Firuze’nin boğazından yükselen o acı feryat böldü. "Bu saçlar ki o adamın parmakları arasındaydı, bu beden ki onun gölgesindeydi... Ben seni bu eve sokar mıyım sandın?" Nesrin, hıncını alamıyordu. Gözü döndü, odanın köşesindeki o ağır, ahşap sehpayı fark etti. Akıl tutulması yaşayan bir canavar gibi sehpayı iki eliyle kavradı. Firuze, annesinin ellerinde havaya kalkan o ağır ahşabı gördüğünde gözlerini yumdu.
"Anne, hayır-" Sözü, şakak kemiğinde patlayan o korkunç sesle kesildi... Sehpanın köşesi Firuze’nin kaşına ve şakağına öyle bir şiddetle çarptı ki, genç kızın dünyası bir anda simsiyah bir boşluğa yuvarlandı... Firuze, acı dolu bir çığlık atarak başını tuttu; parmaklarının arasından sızan sıcak kan, yüzündeki tozlara karışıp çamurlaşıyordu.
Ama Nesrin durmadı. Acı, kadını daha da tetikledi. Yerde iki büklüm olmuş, kanlar içinde başına sarılan kızına acımadı. Sehpayı tekrar havaya kaldırdı ve bu kez Firuze’nin narin sırtına, kürek kemiklerinin tam ortasına indirdi. ard arda, acımadan...
Firuze’nin nefesi ciğerlerinde dondu.
Bir darbe daha. Genç kızın çığlıkları artık birer hırıltıya dönüşmüştü. "Anne... ölüyorum... yapma..." diye fısıldayabildi son bir güçle. Ancak Nesrin, o sehpayı sanki kendi utancını döver gibi, sanki Firuze’nin içindeki o son yaşam kırıntısını da söküp atmak ister gibi ardı ardına indirmeye devam etti.
Firuze’nin bedeni her darbede yer sarsılıyormuşçasına sarsıldı. Sonunda, dayanılmaz bir acı dalgası tüm sinir sistemini felç etti. Göz kapakları ağırlaştı, annesinin o canavarlaşmış yüzü bulanıklaştı ve Firuze, kendi kanının kokusu içinde, annesinin ellerinde acıdan bayılarak derin, karanlık bir sessizliğe gömüldü..
Nesrin, elindeki sehpayı yere fırlattığında odada sadece ağır bir nefes alışverişi ve yerdeki kızın sızıntı gibi akan kanının sesi kalmıştı. Firuze artık ne duyuyordu ne de hissediyordu; o, çoktan kendi cehenneminden firar etmişti...
Nesrin, yerdeki kanlı bedene bakarken gözlerinde tek bir merhamet kırıntısı bile taşımıyordu; aksine, kızının baygınlığı ona yarım kalmış bir işin öfkesini veriyordu. Göğsü bir körük gibi inip kalkarken, elindeki parçalanmış sehpayı bir kenara fırlattı. Terden alnına yapışan saçlarını geriye itip, yerdeki o hareketsiz, savunmasız bedene son bir nefret bakışı fırlattı.
"Gebermedin ya, numara yapıyorsun!" diye tısladı. Ama Firuze’den ne bir inilti ne de bir kıpırtı geldi. Nesrin, odadan bir hışımla dışarı çıkıp ağır ahşap kapıyı öyle bir çarptı ki evin temeli sarsıldı. Anahtarı kilide sokup iki kez çevirdi, metalin metale sürtünme sesi sessiz koridorda bir infaz ilanı gibi yankılandı. Kapıya son bir tekme savurdu. "O adam seni gelip alana kadar aç susuz kal burada! Zina etmek neymiş, o elin herifiyle dağ bayır gezmek neymiş aklın başına gelsin orospu!" diye bağırdı. Sesi boş koridorda kırbaç gibi şaklıyordu. Anahtarı hırsla avucuna bastırıp salondan çıkıp merdivenleri indi ve avluda, başını ellerinin arasına almış bir heykel gibi duran Hüseyin’in karşısına dikildi.
"Ne duruyorsun öyle süklüm püklüm!" diyerek kocasının omuzlarına çöktü Nesrin. "Hüseyin Efendi, kendine gel! Bu şerefsizden daha fazla para isteyeceksin! Duydun mu beni? Kızı kirletti bu herif! bir de yetmemiş , kaşla göz arasında odada yine altına almış döl kurusu... Biz sadece üç kuruş başlık parası aldık ama o benim kızımın namusunu, senin şerefini ayaklar altına aldı. Bize o paranın iki katını vermek zorunda. Yoksa yemin olsun, o herife yedirmem kızı; gider köyün en yaşlısına, en düşkününe veririm de yine o piçe yar etmem! Tehdit et o herifi!" diye bağırdı.
Hüseyin Efendi, duydukları karşısında it kez daha sarsılsa da karısının bu para hırsıyla bürünmüş suratına bakarken yüzünü buruşturdu. Sesi bir mezar kadar soğuk ve yorgundu. "Sen ne dersin Nesrin? Ya adam vazgeçerse? Ya 'kalsın fahişeniz başınıza' deyip giderse? O zaman ben bu kahpeyi nasıl bu evde barındırırım? İmamın lafı şimdiden köye yayılmıştır, yarın herkes yüzümüze tükürecek. Bırak, ne verirse versin de defolup gitsinler."
Nesrin’in gözleri cinnetle parladı, kocasının yakasına yapıştı. "Korkak herif! Görmüyor musun adamın halini? Altındaki o lüks arabayı görmüyor musun? İste onu da! O arabayı da isteyeceksin! Adam delirmiş gibi kıza bakıyor, düğünü bile kabul ettiyse her şeyi verir. Sen yeter ki dik dur, 'kızımın bedeli bu' de!"
Hüseyin, karısının ellerini üzerinden itip ayağa fırladı. Yüzü tiksintiyle kasıldı. "Kız orospuluk etmiş, sen hala mal mülk derdindesin kadın! Adam başımıza bir kaza bırakırsa ne yaparız? O Timur denen herif tekin değil, görmedin mi ihtiyarın çenesini nasıl dağıttı?"
Nesrin kahkahaya benzer acı bir ses çıkardı. "Bırakmaz! Baksana, 'ilk ve sonumsun' diye sayıklıyordu. O sersem adam bırakmaz kızı, mecbur verecek ne istersek!"
Hüseyin, elini havada sallayarak eve doğru yürüdü. Kapının eşiğinde durup arkasına bakmadan o zehirli hükmü verdi, "O kahpeyi benim helal ocağımdan al, hemen! Götür ahıra at! Bir orospunun abdesti de namazı da olmaz. Evimin bereketini kaçırır, ocağımı söndürür. Gözüm görmesin onu bu çatı altında!" diyerek evin içine girdi.
Nesrin, kocasının bu emriyle sanki bir ödül almış gibi sırıttı. Hemen eve girip, kulitlediği odanın kapısını açtı. Firuze hala bıraktığı gibi, kan gölünün içinde baygın yatıyordu. Nesrin, kızını uyandırmaya bile tenezzül etmedi. Firuze’nin ince kollarından tuttuğu gibi, o narin bedeni yerlerde sürüklemeye başladı. Genç kızın başı basamaklara çarpıyor, sırtındaki yaralar tozlu zeminle sürtünerek daha da açılıyordu. ama Nesrin hanım bunu umursamadı.
Avluya çıkardığında, Firuze’nin saçları çamur ve toz içinde kalmıştı. Nesrin, onu bir çöp torbasıymış gibi ahırın kapısına kadar sürükledi. İçerisi ağır bir tezek ve idrar kokusuyla doluydu. Kapıyı tekmeleyerek açtı ve Firuze’yi, ineklerin ve atların pisliğinin tam ortasına, o ıslak ve soğuk zemine doğru fırlattı... "Senin layığın burasıdır!" dedi Nesrin, kızının üzerine tükürerek. "Git şimdi o çok sevdiğin pisliğin içinde yat. Madem kirlendin, madem nefsinin peşine düştün; şimdi o ineklerin tezeği senin yorganın olsun. İki gün sonra o herif seni buradan, bu bokun içinden kazıyıp alacak!" Kapıyı üzerine zincirleyip asma kilidi taktığında, ahırın o zifiri karanlığında sadece Firuze’nin baygın, kesik kesik çıkan nefesi ve hayvanların huzursuz kıpırtıları kaldı. Nesrin, elindeki anahtarı bir zafer nişanı gibi sallayarak, arkasında ölmek üzere olan evladını bırakıp eve döndü.
ama Nesrin’in hırsı dinmek bilmiyordu. Firuze’yi o ağır tezek kokulu ahırın zeminine, hayvanların ayaklarının dibine bir paçavra gibi fırlattıktan sonra arkasına bile bakmadan eve süzüldü. Merdivenleri birer birer çıkarken ağzından dökülen küfürler, evin her köşesine sinen o uğursuz sessizliği delip geçiyordu. Firuze’nin uyuduğu odaya girdi. Odanın her köşesinde kızının masumluğuna dair bir iz vardı; duvarda asılı bir yazma, masanın üzerinde yarım kalmış bir nakış... ve pek tabi duvarda asılı bir küçük ayna, ve aynanın üstünde küçük, eski bir göz kalemi vardı...
Firuze her sabah o aynanın karşısına geçip gözlerini kapkara çizer, başına kara yazma takardı... ama şimdi, Nesrin, eline geçirdiği büyük siyah çöp poşetlerini hışımla açtı. "Madem gidiyorsun, cehennemin dibine kadar yolun var!" diyerek dolaptaki elbiseleri, raflardaki eski kapakları yırtık kitapları, o narin fistanları tek tek koparırcasına çekip poşetlerin içine tıkıştırdı. aynayı, o küçücük kalemi ve asılı yazmayı da hışımla poşete attı. Her bir parçayı poşete atarken sanki Firuze’nin anılarını imha ediyordu. "Seni bu eve layık gören kafama tüküreyim! Al tepe tepe kullan o yabancıyla!" Poşetlerin ağzını sıkıca bağladı, merdivenlerden aşağı güm güm indirerek tekrar ahıra gitti.
Kapıyı aralayıp, içeride baygın halde, yüzü gözü kan içinde yatan kızının o savunmasız bedeninin üzerine poşetleri birer taş yığını gibi fırlattı. "Al çeyizini de zıbar burada!" diye gürledi ve ağır asma kilidi üzerine tekrar vurdu.
eve, İçeri geçtiğinde, sabahtan beri odalarında korkuyla büzülmüş, dışarıdaki kıyameti dinleyen iki küçük oğlunun yanına gitti. Kapıyı açtığında çocuklar yataklarında birbirine sarılmış, gözleri yaşlı halde bekliyorlardı. Nesrin, az önceki o canavar halinden sıyrılıp yüzüne eğreti bir şefkat maskesi taktı. "Annem... Kuzularım, niye uyumadınız siz?" diyerek yataklarına oturdu, saçlarını okşadı. Küçük olanı, titreyen sesiyle annesine sokuldu. "Anne, o sesler neydi? Babam niye öyle bağırdı? Ablama bir şey mi oldu?" diye sordu sulu gözleriyle.
Nesrin’in yüzü bir anlığına kasıldı, gözlerindeki nefret parıltısı sönmedi ama sesini yumuşatmaya çalıştı. "Yok bir şey annem, geçti gitti. Büyüklerin kavgası o, siz karışmayın. Hadi, yumun gözlerinizi."
Diğer oğlu, ablasına olan düşkünlüğüyle yastığından doğruldu. "Firuze ablam nerede anne? O gelmeyecek mi? Yanımızda yatmayacak mı bu gece?" diye merakla sorunca, Nesrin’in sabrı bir anda taştı, şefkat maskesi çatladı. "Yok artık ablanız falan! Yatın uyuyun dedim size! Bir daha o ismi bu evde duymayacağım, anladınız mı beni? Hadi, kesin sesi!" diyerek çocukları sertçe yataklarına bastırdı. Işığı tek bir hamleyle kapatıp odadan çıktı, arkasında karanlığa ve korkuya gömülmüş iki çocuk bıraktı...
Kendi yatak odasına girdiğinde, Hüseyin çoktan yatağa girmiş, sırtını kapıya dönmüş bir dağ gibi sessizce yatıyordu. Nesrin üzerindeki o kanlı, tozlu kıyafetleri çıkarıp kenara attı. Geceliğini giyip yatağın içine süzüldü. Soğuk yorganın altında kocasının sırtına iyice sokuldu, kollarını adamın beline doladı.
Hüseyin’in ensesine yaklaşarak, hırslı bir fısıltıyla konuştu, "Merak etme Hüseyin Efendi... O adam o kızı istiyorsa, o arabayı da verecek, o parayı da dökecek. Bize borçlu o. Şerefimizi aldı, bedelini de ödeyecek."
Kocasının ensesine zehirli bir öpücük kondurdu. Hüseyin’den hiçbir tepki gelmedi ama Nesrin’in içi rahattı. Bir evladın hayatını bir mal mülk pazarlığına satmış olmanın verdiği o korkunç huzurla gözlerini kapattı. Dışarıda, ahırın soğuk zemininde bir genç kız kan kaybederken, Nesrin yeni sahip olacağı zenginliklerin hayaliyle derin bir uykuya daldı...