11. bölüm, bir Ferhat bin ah...

2832 Words
Firuze... Göz kapaklarım, sanki üzerlerine kurşun dökülmüş gibi ağırdı. Zihnimin içinde uğuldayan o korkunç fırtına dinmemiş, aksine beynimin kıvrımlarına asit dökülüyormuş gibi sızlayan bir ağrıya dönüşmüştü. Bilincim, dipsiz bir kuyunun en dibinden yavaşça yüzeye çekilirken, yanağımda hissettiğim o ıslak, sıcak ve pütürlü dokunuşla irkildim... Bir canlının sıcak nefesi yüzüme çarpıyor, genzimi yakan o keskin, ağır koku ciğerlerimi parçalıyordu. Gözlerimi dehşetle açtığımda, karşımda devasa bir çift göz gördüm. Bir inek, hiçbir şeyden habersiz, şefkat gösterircesine yanağımı yalıyor; salyası, annemin açtığı yaradan sızan ve pıhtılaşmış kanla karışıyordu... "A-ah!" Boğazımdan çıkan ses, insandan ziyade yaralı bir hayvana aitti. Can havliyle kendimi geri çekmeye çalıştım ama sırtıma saplanan o keskin acı, haykırışımı dudaklarımda dondurdu. Her kemiğim, her hücrem feryat ediyordu. Annemin kaldırdığı o ağır sehpanın, kürek kemiklerimin üzerine inişini, o "çat" sesini tekrar duydum zihnimde. Sonra karanlık gelmişti... Ama uyandığım yer, kendi odam, o küçük huzur yuvam değildi. Etrafıma baktım. Görüşüm bulanıktı, başımdaki yara zonklarken dünya etrafımda bir beşik gibi sallanıyordu. Ellerim yere değdiğinde parmaklarımın arasından soğuk, vıcık vıcık bir pislik süzüldü. Tezek... Hayvan idrarı... "Hayır... Hayır, bu gerçek olamaz," diye fısıldadım. Sesim, ahırın taş duvarlarında acizce yankılandı. "Anne? Baba?" Ayağa kalkmaya çalıştım ama dengem bozuldu, tekrar o pisliğin içine düştüm. O an, az ötemde duran siyah poşetleri fark ettim. Poşetlerin ağzı açık kalmıştı, içindekiler ineklerin ayakları altına saçılmıştı. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. O fistanlarım... Gözbebeğim gibi sakladığım, nakışını ilmek ilmek işlediğim o mor yazmam... Hepsi oradaydı. İneklerin ağır toynakları altında, tezekle ve çamurla yoğrulmuş, tanınmaz hale gelmişti... Sürünerek o poşetlerin yanına ulaştım. Ellerimle o pisliğin içinden en sevdiğim elbisemi çekip çıkardım. Çamur içinde kalmıştı, yırtılmıştı. Annemin, çocukluğumdan beri saçlarımı tararken aynanın kenarına iliştirdiği o küçük siyah göz kalemimi gördüm; bir ineğin ağırlığı altında ezilmiş, parçaları dışkıların arasına dağılmıştı. Aynayı, dünyayı gördüğüm o tek penceremi bin parçaya bölmüşlerdi... "Yapamazsınız..." diye hıçkırdım, omuzlarım sarsılırken. "Bunu bana yapamazsınız!" Şok dalgası yerini saf bir dehşete bıraktı. Ben bir insandım... Ben onların evladıydım! Beni nasıl bu ahırın içine, hayvanların pisliğinin tam ortasına bir çöp gibi atabilirlerdi? Hafızamdaki son kırıntılar yerine oturdukça annemin o canavarlaşmış yüzü, babamın "Götür ahıra at!" diyen o buz gibi sesi zihnimde patladı. Kendi ailem beni bir hayvandan daha aşağı görmüştü. Deliye dönmüş gibi ayağa fırladım. Sırtımdaki acı umurumda değildi, başımdan aşağı süzülen taze kanın gözlerimi boyaması umurumda değildi. Ahırın o ağır, zincirlenmiş kapısına koştum. Omuzlarımla kapıya yüklendim, ellerimle ahşabı yumrukladım. "AÇIN KAPIIIIYI! ANNE! BABA!" diye bağırdım. Sesim ciğerlerimi parçalayarak çıkıyordu. "Yalvarırım açın! Burası çok kötü kokuyor... Anne, korkuyorum!" Kapıyı çılgınlar gibi sarsıyordum ama dışarıdaki o ağır asma kilit sadece alaycı bir metal sesiyle karşılık veriyordu. tırnaklarım ahşabın kıymıkları arasına girdi, etlerim kanadı ama durmadım. "Yardım edin! Kimse yok mu? Ölüyorum burada!" Dizlerimin üzerine çöktüm, alnımı o soğuk, kirli kapıya yasladım. Dışarıda kuş sesleri geliyordu, baharın o taze kokusu kapının altındaki ince çatlaktan sızmaya çalışıyordu ama içeride sadece ölümün ve terk edilmişliğin kokusu vardı. "Lütfen..." dedim, sesim artık bir fısıltıdan ibaretti. "Beni burada unutmayın... Yalvarırım beni burada bırakmayın." Zifiri karanlık ahırda, ineklerin huzursuz nefesleri arasında, kendi kanımın ve gözyaşlarımın tezek kokusuna karıştığı o yerde; hayatımda ilk kez gerçekten kimsesiz olduğumu anladım. Annem beni öldürmemişti ama ruhumu bu ahırın zeminine gömmüştü... ama Karanlık, sadece gözlerimi değil, ruhumu da boğuyordu. Ama o keskin idrar kokusu ve genzimi yakan tezek soluğu, içimdeki o son yaşama güdüsünü kamçıladı. Öleceksem bile bu pisliğin içinde, bir hayvan gibi boynuma zincir vurulmuş halde ölmeyecektim. Aklımı kaçırmış gibiydim; acı artık bir his değil, bedenimin bir parçası olmuştu. Yavaşça, titreyen dizlerimin üzerinde doğruldum. Başımın üzerindeki o küçük, dar ve çerçevesi çürümüş pencereye diktim gözlerimi. Yüksekteydi, ulaşılamaz gibiydi ama benim son nefes borumdu. "Pes etme Firuze," diye fısıldadım, sesim bir hırıltıdan farksızdı. "Kalk..." Hızla, nereden geldiğini bilmediğim bir güçle yan taraftaki ağır saman balyalarına yöneldim. Her bir balyayı kavradığımda omuzlarımdaki yaralar zehirli birer kırbaç gibi sızlıyordu. Dişlerimi öyle bir sıktım ki, çenem kilitlendi. Nefes nefese, hıçkırıklarımı yutarak balyaları üst üste dizmeye başladım. Göğsüm bir körük gibi inip kalkıyor, ciğerlerim o kirli havadan yırtılıyordu. Sonunda, sallanan ama beni taşıyabilecek bir basamak yaptım. Eteğimi hırsla yukarı çektim, belime doladım. Artık ne haya kalmıştı ne de korku; sadece kurtuluş vardı. Balyaların üzerine tırmanırken saman çöpleri açık yaralarıma battı, canım yandı ama durmadım. O küçük, kırık dökük pencerenin bozuk kanadını ellerimle zorlayarak açtım. Soğuk sabah havası yüzüme bir tokat gibi çarptığında, özgürlüğün kokusunu ilk kez bu kadar net aldım. Dışarıya, ahırın arka tarafındaki ıssız boşluğa baktım. Kimse yoktu. Sadece gri bir sabah pusu ve sessizlik... Aşağı baktığımda kalbim bir an teklemedi değil; yüksekti, zemin ise taşlı ve sertti. Ama içerideki o mide bulandırıcı koku ve üzerime sinen aşağılanma hissi beni itiyordu. Önce bacaklarımı dışarı sarkıttım, sonra gövdemi o dar boşluktan zorlayarak dışarı bıraktım... Zemine çakıldığımda dizlerimin üzerine düştüm. Boğazımdan kopan o acı dolu inilti, sabahın sessizliğini yırttı. Avuçlarımın içi yerdeki çakıllara sürünerek parçalandı, diz kapaklarım tahriş olup kanamaya başladı. Ama umurumda mıydı? Hayır. Üstüm başım hayvan dışkısı içindeydi, saçlarım çamurlaşmıştı, yüzümdeki kan kurumuştu... Ben zaten bitmiştim. Ama yaşıyordum. Hızla doğruldum. Acıyan bacaklarıma, sızlayan ellerime bakmadan köye doğru koşmaya, yürümeye başladım. Her adımda bacaklarım birer odun parçası gibi ağırlaşıyordu ama duramazdım. Köyün kıyısında yaşayan en yakın arkadaşım, sırdaşım Elif’e ulaşmalıydım. Sadece onun evinde Kendi adına açtığı ev telefonu vardı ve sadece o beni bu halde görse de ele vermezdi... Köyün dar sokaklarından, gölgelerin içinden bir hayalet gibi geçtim. Köpekler havlıyor, ben ise nefesimi tutup kaçıyordum. zar zor da olsa Sonunda Elif’in kapısına ulaştığımda parmaklarımın ucuyla kapıyı tırmaladım. kısık ve yavaş Bir şekilde kapıyı çaldım. annesi muhtemelen uyuyordu. benden pek haz etmezdi, ama bugün ne olursa olsun kendimu savunmalıydım. kapı hızla açıldığında Elif beni karşısında kan, pislik ve gözyaşı içinde görünce küçük bir çığlık attı, etrafa bakıp, kolumu Tutup beni hemen içeri çekip kapıyı kilitledi. sesi sabah mahmurluğu içinde şokla çıkmıyordu. "Firuze! Bu ne hal?" diye feryat etti sessizce. "Telefon..." dedim sadece, sesim titriyordu. "Elif, telefon! abimlerle çok acil konuşmam gerekiyor... yalvarırım bana telefonu var Elif" diye yalvardım. Elif ne yapacağını bilemez halde hızla beni salona çekip elini masa üstünde ki telefona uzattı... " ara... kimi arayacaksın ki, Firuze.. ne oldu böyle?" o hala şaşkındı ama ben cevap vermeden, çölde su bulmuş gibi hızla Titreyen parmaklarımla ahizeyi kaldırdım. Uzaklarda, gurbetin kahrını çeken iki abimin numarasını çevirdim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. bir kaç çalışta açılmadı.. ama bir sonraki çalışta Telefon açıldığında, abimin sesini duymamla hıçkırıklarım boğazıma dizildi. " Alo.. kimle görüşüyorum..." sesi bile değişmişti... bu köylü şivesi bile bitmişti, ve bu Fırat abimin sesiydi... yutkunarak "Abi..." dedim, sesim bir mezarın derinliklerinden geliyordu. kendimi tanıtmak gibi bir çabam olmadan direk konuya girdim. "Abi yetiş... Beni burada diri diri gömdüler. Namus dediler, ahıra attılar... Beni zorla evlendiriyorlar abi, o adama satıyorlar beni! tanımadığım birine verdiler... nikâh kıydılar abi, babam başlık parası aldı. Kurtarın beni, ne olur gelin alın kardeşinizi buradan!" diye yakardım. o an Elif'in bile elini ağzına götürüp şaşkınca bana bakıp ağladığını bile gördüm... o kadar çaresizim işte... Abimin hattın öteki ucundaki o öfkeli ve şaşkın nefesini duyduğumda, dizlerimin bağı tamamen çözüldü. onlar asla benim evlenmemi istemezlerdi. sürekli ev alacağız, seni yanımıza alacağız derlerlerdi... ama bu gün duydukları ona bile ağır gelmiş olmalıydı... Telefonun kablosuna tutunarak yere çöktüm. Artık her şeyi söylemiştim. O andan itibaren ya abilerim gelip bu köyü başlarına yıkacaktı ya da ben o ahırın karanlığında zaten ölmüş olacaktım. Telefondaki cızırtıların arasından abim Fırat’ın sesini duymak, çölde bir yudum su bulmak gibiydi. "Firuze! Neler oluyor abicim? Kim ne yapıyor sana? Firuze cevap ver!" diye feryat ediyordu. Tam ona her şeyi, annemin beni o ahıra nasıl bir çöp gibi fırlattığını anlatacaktım ki, salonun kapısı büyük bir gürültüyle açıldı... Elif’in annesi Necla teyze, uykulu gözlerini ovuşturarak içeri girdi. Bakışları önce kızına, sonra telefonun kablosuna sarılmış, üstü başı tezek ve kan içinde olan bana kaydı. O an zaman durdu. Gözlerindeki şaşkınlık, saniyeler içinde yerini öyle zehirli, öyle keskin bir tiksintiye bıraktı ki, bakışları tenimi bir bıçak gibi kesti. "Hıııh! Anne..." dedi Elif, sesi korkuyla titreyerek. oda biliyodu annesinin benden nefret ettiğini. Necla teyze bir hışımla üzerime yürüdü. "Seni aramıyorlar mıydı? Seni gidi kahpe! Bir de benim kızımı mı yoldan çıkarmaya geldin?" diye kükredi. Ben daha ne olduğunu anlamadan, elimdeki ahizeyi zorla çekip aldı ve "Çat!" diye kapattı. Abimin sesi, o son umudum, karanlığa gömüldü... "Necla teyze, kurban olayım dinle..." diyebildim sadece. Ama dinlemedi. Uzun, çamurlu saçlarıma bir pençe gibi yapıştı. Beni yerlerde sürükleyerek dış kapıya doğru çekmeye başladı. Canım öyle yanıyordu ki, saç diplerimin koptuğunu hissediyordum. Tam eşiğe geldiğimizde, kalçama öyle şiddetli bir tekme savurdu ki, açtığı kapıdan beni iterek saniyeler içinde acıyla kendimi sokaktaki tozun toprağın içinde buldum... "Anne dur! Ne yapıyorsun, kızın halini görmüyor musun?" diye bağırdı Elif, annesinin koluna asılarak. Ama Necla teyze gözü dönmüş bir canavar gibiydi. "Bırak! köyün diline düşmüş bu orospu! Benim evime Nesrin’in o kaltak kızı giremez!" diye bağırıp kapıyı yüzüme çarptı... Sokağın ortasında, dizlerimin üzerinde, kirli ellerimle saçlarımı tutarak kaldım. "Necla teyze, yok öyle bir şey! Allah aşkına bari siz etmeyin!" diye feryat ettim. Sesim boş sokakta yankılandı ama cevap beklediğim merhamet değil, nefret oldu. etraftaki evlerin pencereleri çığlığımla bir bir açılmaya başladı. Komşu kadınlar, yüzlerinde sanki bir eğlenceyi izlermişçesine iğrenç bir merakla belirdiler. "Sus kahpe!" diye bağırdı karşıdaki Hatice kadın. "Daha dün gece seni dağ bayır bir adamın koynunda görmüşler! İmam efendi söyledi; bacakların çıplak, kan içinde babanın evine elin adamının omzunda dönmüşsün! Seni kaltak!birde bize namuslu kız rolü mü kesiyordun utanmadan.. ben birde seni oğluma layık görmüştüm... Allah halimize acıdı da senin kirli yüzünü bize erken gösterdi..." Dünya başıma yıkılıyordu. Bilmiyorlardı... Timur’un beni o uçurumun kenarından nasıl ittiğini, namusuma dil uzatmalarına izin verdiğini bilmiyorlardı. Sadece kirli zihinlerindeki o iğrenç senaryoya inanıyorlardı... tam o anda Birden sırtıma keskin, delici bir acı saplandı. Bir çığlık atıp arkama döndüğümde, yolun kenarındaki bir kadının bana doğru eğilip yerden bir taş daha aldığını gördüm. "Seni taşlamak gerek! Senin pisliğini ancak asarak temizler bu köy!" diye bağırdı hırsla. Daha ne olduğunu anlayamadan, havada ıslık çalan başka bir taş tam şakağıma, annemin dün gece yardığı o taze yaraya çarptı. Başım geriye savruldu, görüşüm bir anlığına karardı. Gözlerimden yaşlar boşanırken, etrafımı saran kalabalığın her birinin eline birer taş aldığını gördüm. "Yapmayın... Yalvarırım yapmayın!" diye inledim. Ama sesim duyulmuyordu. Her yerden üzerime bir küfür, bir taş yağıyordu... Kendi doğduğum, büyüdüğüm toprakta bir yabancı, bir günah keçisi ilan edilmiştim. Çaresizlik, o taşlardan daha ağır bir yük gibi omuzlarıma bindi. Kimsesizdim. Öylesine yalnızdım ki, gölgem bile benden utanıp kaçmak istiyor gibiydi. Her bir taş darbesinde ruhumun bir parçası daha kopup o tozlu sokağa dökülüyordu. Kendi kanımın kokusu, köyün o merhametsiz sessizliğiyle birleşti. Artık sadece fiziksel acı değil, kalbimdeki o dipsiz boşluk beni öldürüyordu. Beni koruyacak kimsem yoktu; ne babam, ne annem... Sadece üzerime yağan nefret ve elimi uzattığımda boşlukta kalan o çaresiz umudum vardı... *"*"*"*"*"* Timur, lüks aracının direksiyonuna asılmış, kasabanın tozlu yollarını bir aslan gibi arşınlıyordu. İçindeki fırtına dinmek bilmiyordu. O, İstanbul’un soğuk betonlarından, ailesinin "adam olman için sürgüne gidiyorsun" diyerek gönderdiği bu ıssız bozkıra savrulmuştu. Onlar, Timur’un burada bir başına çürüyeceğini sanıyorlardı. Oysa o, bu tozlu toprakların bağrında, hayatı boyunca aradığı o masumiyeti, Firuze’yi bulmuştu. 30 yaşındaydı; hayatın kirini, pasını, ihanetini görmüştü. Ama 19 yaşındaki o köylü kızının gözlerindeki o ürkeklik, Timur’un taşlaşmış kalbinde ilk kez bir çatlak açmıştı. Şimdi o çatlak, devasa bir sevdaya dönüşüyordu... Kasabanın en iyi gelinlikçisinin kapısında durduğunda, içeriye sanki bir fırtına girdi. Mağaza sahibi, Timur’un üzerindeki pahalı ceketten ve kapıdaki devasa arabadan adamın Zengin ve varlıklı olduğunu hemen anlamıştı. Timur içeri girip bir süre hepsinin birinden farkı olmayan Beyaz gelinlikler bakarak önünde el pençe duran mağaza sahibine dönüp, "En iyisini istiyorum," dedi Timur, sesi emir kipiyle tınlıyordu. "En beyazını, en safını. İçinde bir prenses gibi değil, bir kraliçe gibi parlayacak olanı istiyorum." dedi otoriter sesiyle. Kadın çekinerek sordu, "Tabii efendim, hanım kızımızın ölçüleri nedir? Boyu, beli?" dedi hafif tebessüm ederek. Timur duraksadı. Firuze’nin ölçülerini bilmiyordu. Bildiği tek şey; kucağına aldığında bir yaprak gibi hafif oluşu, parmaklarının ucunda titreyen narin bedeniydi. Gözlerini kapattığında sadece o ince belini hissetmişti bir anlık... Ama ölçü? Hayır, bu iş böyle olmayacaktı. "Ölçüsü yok," dedi dişlerinin arasından. "Onu buraya getireceğim. Ama şimdi değil... İki gün sonra o bu kapıdan girdiğinde, her şey hazır olacak." dedi. Gelinlikçiden çıkıp hemen yan taraftaki kuyumcuya girdi. Kasabanın en yaşlı kuyumcusu, önündeki kadifeleri sererken Timur’un gözü sadece en parlak olanlara kayıyordu. Firuze’nin o bembeyaz boynuna dolanacak bir gerdanlık, o incecik bileklerini süsleyecek kelepçeler... "Şu elmas takımı ver," dedi, parmağıyla en ağır seti işaret ederek. "Ve şu bilezikleri... On tane olsun." Kuyumcu, "Beyim, buraların geleneği ağırdır ama bu kadarı..." diyecek oldu ama Timur’un sert bakışıyla sustu. Timur, o şirret Nesrin kadının ve sırtlan babanın Firuze’yi bir mal gibi görmesine inat, kızı altına boğmak istiyordu. Onların hayatları boyunca göremeyeceği zenginliği Firuze’nin üzerine yıkacaktı ki, bir daha kimse ona "sahipsiz" gözüyle bakamasın istiyordu... Sonra gözü vitrindeki bir çift has altın halka küpeye takıldı. Zarif, şıngır şıngır ses çıkaran, bozkırın rüzgarıyla dans edecek cinstendi. O an zihninde bir görüntü belirdi, Firuze’nin annesi tarafından çekilen, kanayan o küçük kulağı... Timur’un kalbi sanki biri tarafından sıkılıyordu. "Bunu da ver," dedi sesi titreyerek. "O kanayan kulağa bu yakışır. Acısını bu dindirsin." diyebildi sadece. Alışverişini bitirip arabasına geçtiğinde, arka koltuk mücevher kutuları ve en kaliteli kumaşlarla doluydu. Kasabanın en büyük meydanında düğün için talimatlarını vermişti; davullar çalacak, kazanlar kaynayacak, herkes bu düğünü konuşacaktı. Direksiyona alnını dayadı. Ailesi onu buraya, bu ıssızlığa cezalandırmak için göndermişti. Onun ölüp kalmadığını bile merak etmiyorlardı. Ama Timur, bu sürgünde hayatının en büyük ödülünü kazanmıştı. Firuze belki şimdi ondan korkuyordu, belki bu evliliği bir kurtuluş değil, yeni bir hapis sanıyordu. Ama Timur yeminliydi. "Zamanla..." dedi kendi kendine. "Zamanla beni seveceksin Firuze. O evde sana uzanan her eli kırdığımda, seni pamuklara sarıp sarmaladığımda... Kalbinin anahtarını bana vereceksin." 30 yaşındaki bu sert adam, 19 yaşındaki bir kızın hayaliyle ilk kez bir çocuk gibi heyecanlanıyordu. Onu o işkence haneden çekip alacağı, kendi krallığına götüreceği o iki günün geçmesi için her saniyeyi saymaya başladı. Ama bilmediği bir şey vardı; o bunları planlarken, Firuze’nin üzerine taşlar yağıyordu... Timur, gaza yüklenirken motorun kükreyişiyle birlikte içindeki sabırsızlığın da şahlandığını hissetti. İki gün... Hayır, iki gün bekleyecek mecali kalmamıştı. şimdi gidecek, gelinlik seçme Bahanesiyle Firuze'yi alacak ve gün boyu onu tanımak, onunla vakit geçirmek istiyordu... aklına yatan bu fikirle dudağı belli belirsiz kıvrıldı... hem kim bilirdi, belki Firuze'ye kendi elleriyle gelinlik dennetirecek, yakınlaşmak için bahane üreteceği bir gerçekti... O evi, o soğuk duvarları ve o vicdansız ana-babayı düşündükçe direksiyonu sıkan parmak boğumları bembeyaz kesiliyordu. Firuze’yi şimdi almalıydı. Onu o karanlıktan çıkarıp güneşin altına, kasabanın kalabalığına sokmalı, ona korkulacak bir adam olmadığını kanıtlamalıydı. Elini şakağına götürdü. Dün gece Firuze’nin fırlattığı taşın bıraktığı o şişlik ve morluk hala zonkluyordu. Sadece şakağı değil, tam göğsünün üzerine yediği o diğer taşın sızısı da her nefes alışında ona Firuze’yi hatırlatıyordu. Dudaklarını ısırarak hafifçe gülümsedi. O ürkek, o narin kızın içinden dün gece nasıl bir aslan çıkmıştı öyle? vahşiydi, ve Timur bu vahşi oluşunu yatakta düşündükçe bir tarafları kalktıkça kalkıyordu... hele o "Sen beni nah alırsın!" diye kükreyişi, savurduğu küfürler... Timur, hayatı boyunca çok kadın görmüştü ama hiçbiri canı yanarken bu kadar görkemli durmamıştı. Firuze’nin o hırçınlığı, aslında bir savunma mekanizmasıydı; yaralı bir ceylanın son çırpınışıydı. Ve Timur, o hırçın kadının altındaki masumiyeti, o sert kabuğun içindeki yumuşak kalbi keşfetmek için yanıp tutuşuyordu. kadını, helali olacak tek kişi ancak ve ancak Firuze idi... Gözlerini yoldan ayırmadan aylar öncesine gitti zihni. Onu ilk gördüğü o güne... Firuze'yi... Kara Firuze'yi... Kasabanın meydanında, güneşin kavurduğu bir öğleden sonraydı. Firuze yürüyordu; bir elinde yarılanmış bir dondurma, diğer kolunda ise içine bir bez serilmiş, bembeyaz yumurtalarla dolu bir sepet vardı. Yanında, fistanlarına asılan iki küçük kardeşi... Firuze öyle bir gülüyordu ki, sanki bozkırın ortasında bir çiçek bahçesi açmıştı. O an zaman Timur için durmuştu. Firuze’nin her adımı nazlıydı, edalıydı, ve alımlıydı... Başına bağladığı kara yazmanın kenarından sarkan o şıngır şıngır halka küpeler, her hareketinde "ben buradayım" der gibi ritim tutuyordu. Ama asıl o gözler... Timur’un ruhunu hapseden, içine düştüğü o kara delik, Kapkara sürmeli gözler... O sürmeler, sanki Firuze’nin ruhunun derinliklerini gizlemek için çekilmiş birer zırhtı. Timur, o gün lüks arabasıyla onları gölge gibi takip etmişti. Firuze’nin evine girişini, kardeşlerinin başını okşayışını, kapının eşiğinde durup ufka bakışını izlemişti. O an kendi kendine yemin etmişti, "Bu kız benim olacak. Bu gülüş benim evimin güneşi olacak." demişti... Şimdi ise direksiyonu köyün o dar ve tozlu yoluna kırdı. "Geleceğim dedim, geliyorum Firuze," diye mırıldandı... Aklında sadece onu o evden çekip almak vardı. Onu kasabanın en iyi lokantasına götürecek, önüne en güzel yemekleri koyacak, sonra da o mücevherleri tek tek üzerine takacaktı. belki Firuze'nin gönlünü alacak üstüne Bir de bir öpücük çalacaktı küçük dudaklarından... hayalî bile Timur'u nefes nefese bırakırken gerçeğini düşününce başı dönüyordu heyecandan âdeta... Ona bir eşya gibi değil, bir kraliçe gibi davranıldığında o hırçın gözlerinin nasıl yumuşayacağını görmek istiyordu... Ama yol yaklaştıkça Timur’un içini garip bir huzursuzluk kapladı. araba hızla köye girdiğinde, Köyün girişindeki kalabalığı, insanların bir yere doğru toplanıp bağrıştığını görünce kaşları çatıldı. Kalbi, o ilk gördüğü günkü gibi ağzında atmaya başladı; ama bu kez heyecandan değil, korkunç bir önseziden dolayıydı... Gaza biraz daha bastı. Tozu dumana katarak meydana yaklaşırken, insanların ellerinde taşlarla birine doğru bağırdığını gördü. Timur’un damarlarındaki kan bir anda dondu, yerini saf bir öfkeye bıraktı. O kalabalığın ortasında, çamur ve kan içinde bir karaltı vardı... "Eğer oysa..." diye tısladı Timur, gözleri karardı. "Eğer ona dokundularsa, bu köyü haritadan silerim!"..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD