Acı Aş...

1483 Words
Kış aylarında erkenden kararan hava işimi sanki mümkünmüş gibi daha da zorlaştırıyordu. Yaşadığımız semtin ara sokaklarında kalan evimize doğru yürürken nasıl bir korku yaşadığımı benden başka kimse bilemezdi. Zira gecekondu mahallesi sayılan bölgede takdir edersiniz ki pek de parlak tipler yaşamıyordu. Belirli bir saatten sonra çoğu gece belirli evlere baskınlar düzenlenir ve içlerinde yaşayan uyuşturucu satıcıları, gaspçılar, oto hırsızları ve aklınıza gelebilecek onlarca suça karışmış insanları alıp götürürdü polisler. Mavi kırmızı çakar lambalarının hangi evin penceresine vuracağı kimsenin kolay kolay kestirebileceği bir durum değildi anlayacağınız. İstanbul'a yıllar önce bir köylüsü vasıtasıyla gelip annemle bu mahallede yurt tutan babam; maddi imkansızlıklar nedeniyle buranın dışında bir dünyada tutunamayacağını anlamış ve yıllar geçtikçe artan masraflara yetişebilmek için mevcut düzenini bozmaktan kaçınmıştı. Mahallenin sınırına kadar gelen şehir ise garip bir şekilde hem ulaşım olanaklarına hem de hastane, okul vs. gibi devlet hizmetlerine ulaşımımızı kolaylaştırmış vaziyetteydi. Hastaneye gidebilmek için yürüdüğüm iki kilometrelik yol bu sebeple İstanbul'da yaşayan birisi için velinimetti. Bugün maaş günü olduğu için yakaladığım bir boşlukta, hastane bahçesindeki ATM'den maaşımın belli bir kısmını çekmiştim. Annemin söz verdiği ödemeler için gerekli olan miktar yanımdaydı. Geri kalanı ise evin ihtiyaçları ve okul harçlığı için kullanacaktım. Mahalle girişinde dolmuştan indiğimde yağmurun yeniden atıştırmaya başladığını farkettim. Eğer şanslıysam ben eve gidene kadar hızını arttırmaz ve donmaktan kurtulurdum. Duraktan mahalle içine doğru yürüdüğüm sırada takip edildiğime dair ürkütücü bir hisse kapıldım. Genellikle karanlık vakitlerde evin yolunu tutan birisi olduğum için bu tip korkular tanıdıktı ama yine de bu seferki sanki diğerlerinden daha gerçekçi gibi duruyordu. Hem hızlı yürümeye çalışıp hem de arkamı kollamayı istemek, ister istemez adımlarımın birbirine dolaşmasına sebep oluyordu. Eğer bir sonraki sokağa kazasız belasız girebilirsem Mesut amcaya yetişir ve o bakkalı kapadıktan sonra eve kadar birlikte yürüyebilirdik. Mesut amca ve eşi bizim kapı komşumuzdu ve ne kadar belli etmemeye çalışsa da bazı akşamlar sırf bana eşlik etmek için dükkanını geç kapadığını biliyordum. Benim yaşlarımda bir kızı olduğu için, annemin aksine daha fazla endişelendiği belliydi. Fatoş benimle birlikte liseyi bitirmiş ve ondan sonra okumaya yeltenmemişti. Dünyası annesi ile birlikte sabah programı izleyip mahalle toplantılarında dedikodu dinlemekten ibaretti. Ama buna rağmen çocukluğumun en güzel hatıralarından birisiydi Fatoş. Hala daha fırsatını buldukça onunla dertleşir ve yüklerimi hafifletmeye çalışırdım. Herhangi bir tehlike yaşamadan bir üst sokağa vardığımda Mesut amcanın kepenkleri indirmeye başladığını gördüm. O kadar hızlı yürümüştüm ki nefesimi toparlayıp selam vermem epey vaktimi aldı. "İyi akşamlar Mesut amca. Erkencisin bu akşam." dediğimde beni gördüğü için derin bir nefes aldığna alenen şahit oldum. " Ne erkeni Dilrüba? Seni bekliyorum ne zamandır. İnan kapatıp gitmek içimden gelmedi ama Hatun teyzen arayıp darlıyor bir saattir. Misafir gelecekmiş akşam çayına." diye söylendi. Şu durumda neden beni bekledin diye sormak istemedim. Çünkü beklediği için minnet duyuyordum. - Sen niye böyle nefes nefesesin, bir şey mi oldu? - Bir şey olduğu yok da içime vesvese düştü sanırım. Sanki birisi beni izliyormuş gibi geldi, buraya kadar nasıl geldiğimi anlamadım. Allah'tan sana yetiştim Mesut amca. Eve gidene kadar kalpten giderdim kesin. - Deli kız, dur daha. Genç yaşta ne kalbi? Neyse az bekle şu kilitleri takayım da gidelim evlere. Dediği gibi kepenkleri kilitledikten sonra etrafı son kez kolaçan etti ve yan yana evlerimizin olduğu sokağa doğru ilerlemeye başladık. - Baban nasıl Dilrüba? Bak eğer bir şey lazımsa da söylemiyorsanız iki cihanda ellerim yakanızda olur. - Yok Mesut amca. Olsa ilk sana söylerim merak etme. Geçen doktor geldi baktı, haftaya ambulansla alıp hastaneye götürecekler. MR falan çekilecekmiş, rutin kontroller anlayacağın. - Baban akıllı adamdı kızım. Sigortasını kendisi takip etmeseydi şimdiye daha güç durumda olurdunuz. Allah devlete de zeval vermesin elbet ama zamanında hastane köşelerinde rahmetli babamla ne çektiğimi bir ben bilirim. Sigorta yok, yeşil kartla nereye kadar hizmet bekleyeceksin? Tarla tapa sata sata tedavi ettirdik adamı. Zaten iki sene anca yaşatabildik. Ama şimdi Fatoş'un bile sigortasını ödüyorum dükkandan. Yarın bir gün koca evine gitse de ödemeye devam edeceğim. İnsanın ne zaman ne olacağı belli değil kızım. Hele bir kız çocuğunun arkasını sağlama almak şart bu zamanda. - Haklısın Mesut amca. Bir şekilde kendine güvence sağlamalı insan. Öyle ya da böyle bazen hayatla tek başına mücadele etmek zorunda kalıyorsun. İşte o zaman tutunacak bir dalının olması şart. - Aferin akıllı kızım benim. Ne kadar isterdim bizimki de senin gibi okusun, altın bileziğini koluna taksın diye. Ama içinde yok cadının elden ne gelir? Anca anasıyla altın günlerini gezip dedikodu topluyor zilli. Onun Fatoş'a taktığı lakaplarla güle söyleye eve kadar vardık. Sohbeti çok tatlı biriydi Mesut amca. Babacan tavrı ve merhameti ile de mahallenin göz bebeğiydi. Gecekondu mahallesi olmasına rağmen türeyen onca markete de bu sayede direnebiliyordu. Çünkü mahalleli ne kadar imkan ayaklarına gelse de onu terk etmemiş ve kapitalizme yem etmemişti. Benim eve girmemi bekledi önce. "Şu okulun hayırlısıyla bir bitse de bu saate kalmasan artık kızım." diye de söylendi. "Az kaldı Mesut amca. 5 ay sonra bitiyor inşallah. Hem günler de uzamaya başladı artık. Havalar ısınınca sokaklar daha hareketli olur, korkmam o zaman." dedim. Kazasız belasız bir beş ay geçirmek için dua ederek girdi karşı kaldırımdaki evine. Ben de Mesut amca sayesinde kaybolan korkum ile çaldım kapıyı. Ya Doruk açardı ya da annem. Bir gün babam tarafından açılmasını öyle çok istiyordum ki "Allah'ım inşallah" diye dua ettim. Fakat kapıyı ne annem ne de Doruk açtı. Senelerdir çevremizde görmekten haz etmediğim, annemin İstanbul'daki tek akrabası olan Metin dayının oğlu Hakan'dan başkası değildi karşımdaki. Bize gelmekteki tek bahanesi 'geçiyordum uğradım' olan, fakat son zamanlarda bu uğramaları sıklaştıran itici bir adamdı. Onu görünce babamın da huzursuz olduğunu biliyordum. - Oo bizim kız. Hep bu vakitte mi gelirsin eve? İti var, kopuğu var dışarıda. Hiç mi korkmazsın? - Hoşgeldin Hakan abi. Okulum anca bitiyor biliyorsun. - Gecenin bir vakti okul mu olurmuş hiç? Hep başınızda adam olmayışından bunlar. Ahmet abinin eski zamanları olaydı, olur muydu hiç böyle? - Abi müsaadenle ben bi elimi yüzümü yıkayıp babama bakayım. - Geç geç, öldü merakından adam. Babamın durumunu önemsiyormuş gibi yapması fakat alttan alttan bana laf sokması, her seferinde sabrımı zorlayan bir durumdu. Ama bu güne kadar yaptığım gibi sivrilmemek, kimsenin gözüne batmamak için içimde ne kadar isyan cümlesi varsa hepsini yuttum. Şu an için tek düşüncem; babamın karşısına geçip bu gün de başıma bir şey gelmeden sağ salim eve geldiğimi göstermekti. Hızlıca üzerimi değiştirip, banyoda işlerimi hallettikten sonra yüzüme sadece babama özel olan içten bir gülümseme yerleştirip girdim odaya. Beni görür görmez aldığı derin nefes sanki benim göğsümü genişletiyordu. - Dilrüba, geldin mi kızım? -Geldim babacım, nasılsın bakalım? - Nasıl olsun adam, gözü yollarda kızının sokaktan eve gelmesini bekliyor sabahtan beri. Hakan abinin cevap alamayacağını bile bile inatla sürdürdüğü iğnemeleri yine umursamayıp babama verdim dikkatimi. - Biliyor musun baba sınav tarihlerimiz açıklandı. 3 hafta sonra bu dönemi de bitiriyoruz. Son düzlüğe gireceğiz Allah'ın izniyle. Sonra da hemen staja başlayacağım. Hastaneden kazandığımdan biraz daha fazla verecekler üstelik. Saatlerimiz de düzene girecek, artık daha fazla vakit geçireceğiz birlikte. - Az kaldı yavrum, Allah ayağına taş değdirmesin. Babam iyi dileklerini sunarken, geldiğimden beri konuşmayan annem, son zamanlarda sıkça dillendirdiği saçmalıkla böldü bizi. "Ne malum daha sık görüşeceğiniz? Kocan izin verecek mi baba evine sık sık gelmene bakalım?" Söylediklerine sabredecek halim kalmamıştı. - Evlenmeyeceğime göre anne, böyle bir sorunumuz yok demektir. İkide bir de bu şekilde konuşup sabrımı zorlama benim. - Ne olurmuş kız sabrın zorlanırsa? Önü sonu varmayacan mı kocaya? - Varmayacağım anne. Var mı bir itirazın? - Geçecen o işleri Dilrüba. En evvel de ben asla evlenmem giyer duvağı. Na buraya yazıyorum, yakındır senin düğünün de. - Ya sabır... - Sıkıştırma kızı Fatma abla. Nasıl desin ana babanın yanında evlenecem diye. Hiç halden anlamıyon sen de. Her şeyin bir zamanı var, sabırlı ol azıcık. - Doğru diyon da oğlum, bunun inadını bilmiyon sen. Dehlemeden yürümez bu. - Binek hayvanı mıyım ben anne? Şu eve geliyorum bu saatte, az biraz ısınsın, karnı doysun demeden üzerime üzerime geliyorsun. Ne yaptım ben sana Allah aşkına? Hangi dediğini iki ettim de bu kadar kolay gözden çıkardın beni? - Kız ne gözden çıkarması? Her ana gibi hayırlı bir kısmetle baş göz etmek istiyorum o kadar. Duyan da eşya satıyoruz sanacak. - Eşyaymışım gibi davranma o zaman. - Neyse tartışmayalım şimdi Hakan'ın yanında. Açsan tencerede yemek var. Mutfağa gitmişken çay suyu da koy madem. Böyle yapıp bütün iştahımı kapatıyor sonra da yiyip yiyebileceğim iki kaşık yemeği boğazıma diziyordu. Babam yüzümün düşmesinden hiç haz etmediği için anneme söylenmek istedi fakat susturdum. Ben evde yokken ona tavır alacağından ya da dilim varmıyor ama bakımını aksatacağından korkuyordum. Çünkü bir çok akşam babamın kirlenen üzerini değiştirmek zorunda kalmıştım. Yemeğini yediriyor ama eğer kafası atarsa da ağzını bile silmeden bırakıyordu. Yorgun bedenimi sobalı odanın sıcağından uzaklaştırmak istemesem de el mecbur mutfağın yolunu tuttum. Tencereye şöyle bir göz atıp iştahımı sorguladım ama aç açına ders çalışamayacağım için el mecbur ıspanak yemeğinden bir tabak koydum. Çaydanlığın altını yakıp masaya oturduğumda Hakan abi çıkageldi. Önce raftan bir bardak alarak kendine su doldurdu, sonra da tezgaha yaslanıp bakışlarını üzerime dikti. Ağzıma henüz aldığım lokma, sayesinde büyüdükçe büyüdü. Ve aklıma getirmekten dahi korktuğum o soru çıktı ağzından. - Seni bu sefaletten kurtarabilirim, biliyorsun değil mi?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD