Akşamın karanlığı çökerken içimdeki heyecan, denizin dalgalarıyla yarışır hale gelmişti. Aynadaki aksime son kez baktığımda, kendimi bile tanıyamıyordum. Üzerimde zümrüt yeşili, sırt dekolteli ve ipek bir elbise vardı. Saçlarımı omuzlarımdan aşağı serbest bırakmıştım, rüzgarla dans etmeye hazırdılar. Miray ve İrem’in "Yıkılıyorsun!" nidaları arasında, kalbim boğazımda atarak sahil restoranına doğru yürüdüm.
Restoranın ışıkları uzaktan görünüyordu ama Ateş, kumların başladığı yerde, beyaz keten gömleğinin kollarını hafifçe kıvırmış bir halde beni bekliyordu. Beni gördüğünde bakışlarındaki o derinliğin bir anlık bir hayranlıkla parladığını fark ettim. Bu, bir kadının ruhunu okşayan en saf bakışlardan biriydi.
"Çok güzel olmuşsun Aşkın," dedi, sesi dalga seslerine karışarak. "Yemekten önce biraz yürüyelim mi? Deniz bugün çok sakin, tıpkı senin aksine."
Hafifçe gülümsedim. "Sakinlik bana göre değil belki de Ateş," dedim. Ayakkabılarımı elime alıp çıplak ayaklarımla serin kumların üzerinde onunla birlikte yürümeye başladım. Denizden gelen o tuzlu koku ve yanımda yürüyen bu adamın yaydığı o güven veren sıcaklık... Her şey gerçek olamayacak kadar kusursuzdu.
Yürüdükçe aramızdaki mesafe sanki kendiliğinden kapandı. Kolu koluma değdiğinde tenimden yukarı doğru bir ürperme yayıldı. Bir ara durup denize baktık. Ayın şavkı suyun üzerinde titrerken, Ateş yavaşça bana doğru döndü. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı; nefesimi tuttuğumu hissettim.
Elini yavaşça kaldırıp yüzüme düşen bir saç tutamını kulağımın arkasına itti. Parmak uçları boynuma değdiğinde kalbimin atışını onun da duyduğundan emindim. Bakışları dudaklarıma kaydı, sonra tekrar gözlerime odaklandı. O an dünya durdu. O meşhur "Ağa" ağırlığından sıyrılmış, sadece Ateş olarak karşımdaydı.
"Bazı anlar vardır Aşkın," diye fısıldadı, başını hafifçe eğip yüzüme yaklaştı. "Zamanın durmasını istersin. Şu an, benim için o anlardan biri."
Elinin sıcaklığı yanağımda sabitlendiğinde, gayri ihtiyari gözlerimi kapattım. Bana bu kadar yakın olması, kokusunun tüm duyularımı ele geçirmesi beni savunmasız bırakıyordu. Dudaklarımız arasındaki mesafe yok denecek kadar azaldığında, ruhumun bu adama çoktan çekildiğini anlamıştım.
Ateş’in parmakları yanağımdan boynuma doğru süzülürken, dokunuşu tenimde cayır cayır yanan bir iz bırakıyordu. Gözlerindeki o koyu hüzün ve tutku karışımı ifade, ruhumu yerinden sarsmaya yetmişti. Bana biraz daha yaklaştı; öyle ki, göğsünün iniş kalkışını kendi tenimde hissedebiliyordum.
"Seni gördüğüm o ilk andan beri," diye fısıldadı, sesi rüzgarın uğultusunu bile bastıracak kadar etkileyiciydi. "Zihnimdeki bütün sesler sustu, sadece sen kaldın Aşkın. Sen, bir akşamüstü fırtınası gibi geldin ve benim bütün dengemi altüst ettin. Kaçmaya çalıştıkça sana çekiliyorum."
Nefesi dudaklarıma çarparken, başını hafifçe eğdi ve dünyayı dışarıda bırakan o ilk dokunuş gerçekleşti. Dudakları dudaklarıma değdiğinde, zaman gerçekten durmuştu. Yumuşak ama bir o kadar da sahiplenici bir öpücüktü bu. Birkaç saniye sonra yavaşça geri çekildiğinde, gözlerimi açtığımda onun hala o derin bakışlarla beni izlediğini gördüm.
Ama bu yetmemişti. İçimde uyanan o tarif edilemez arzu ve bu adama karşı hissettiğim o tuhaf çekim, kontrolü ele almamı fısıldıyordu. Gözlerinin içine cesurca baktım. Bu sefer sıra bendeydi.
Elimi ensesine, o sert saçlarının arasına daldırdım ve onu kendime doğru çektim. Bu kez öpen bendim. Dudaklarımız yeniden buluştuğunda, bu seferki öpücük ilki gibi sakin değildi; içinde bastırılmış bir özlem, bir tutku ve birbirine karışan iki yabancı ruhun itirafı vardı. Ateş, bu hamleme karşılık vererek kollarını belime sardı ve beni kendine daha sertçe mühürledi. Dalgaların sesi, kalplerimizin güm güm vuran ritmine karışırken; sahildeki o karanlığın içinde, sanki birbirimizde kaybolmak istercesine, tutkuyla öpüşmeye devam ettik.
Artık sadece Aşkın ve Ateş vardı; arkamızda bıraktığımız kimliklerimizden, Mardin'den ve bizi bekleyen o karanlık gelecekten tamamen kopmuştuk.
Nefes nefese kaldığımız o andan sonra, kalbimin göğüs kafesime sığmadığını hissettim. İçimdeki o cesur kadın bir anda yerini tanıdık bir çekingenliğe bırakmıştı. Yavaşça geri çekildim, yanaklarımın alev alev yandığını hissedebiliyordum. Bakışlarımı ondan kaçırıp hızla arkamı döndüm ve denizin uçsuz bucaksız karanlığına doğru baktım. "Ben... ne yaptım az önce?" diye geçirdim içimden.
Ateş’in arkamda olduğunu, varlığının yaydığı o yoğun enerjiyi sırtımda hissedebiliyordum. Adımlarının kumlarda çıkardığı hafif sesi duydum. Yanıma kadar gelip, nazik ama bir o kadar da sahiplenici bir tavırla sağ elimi avucunun içine aldı. Parmakları, parmaklarımın arasına kenetlendiğinde dünyadaki en güvenli limana demir atmışım gibi hissetmiştim.
"Bakma öyle uzaklara," dedi sesi yumuşayarak. Hafifçe eğilip yüzüme baktı, dudaklarındaki o memnun tebessüm hâlâ oradaydı. "Yemeğe geçelim mi artık? Yoksa bu sahilin büyüsü seni tamamen benden çalacak."
Sadece başımı sallayabildim. El ele, kumların üzerinden restoranın en köşesinde, denizle iç içe olan o rezerve masaya doğru yürüdük. Masada her şey kusursuzdu; taze çiçekler, hafiften yanan mumlar ve bizi çevreleyen huzurlu bir sessizlik...
Sandalyemi benim için çektiğinde kendimi bir kraliçe gibi hissetmiştim. Karşılıklı oturduğumuzda, garsonun servis ettiği şaraplar kadehlerimizde ışıldarken gerçek bir sohbete başladık. Ama bu sadece sıradan bir tanışma değildi. Ateş bana hobilerinden, hayallerinden, çocukken gökyüzüne bakıp kurduğu o uzak düşlerden bahsetti. Ben ise ona İstanbul’daki hayatımı, okulumu, abimle olan o didişmeli ama sevgi dolu bağımızı anlattım.
Gözlerimin içine öyle bir bakıyordu ki, anlattığım her kelimeyi zihnine kazıdığını hissedebiliyordum. O an karşımda Mardin’in sert kurallarını temsil eden bir adam değil, ruhu yaralı ama bir o kadar da şefkat dolu bir adam vardı. Saatler akıp giderken, aramızdaki o görünmez bağın her saniye daha da güçlendiğini, sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşuz gibi bir yakınlık kurduğumuzu fark ettim. Gülüşlerimiz dalga seslerine karışırken, bu gecenin hayatımın en güzel gecesi olduğunu düşünüyordum.
Gülüşmelerimiz mum ışığının titrek alevinde birbirine karışırken, hayatımın en huzurlu anlarından birini yaşıyordum. Ateş, kadehini hafifçe kaldırıp gözlerimin derinliklerine bakarak tam bir şey söylemek üzereydi ki, masanın üzerindeki telefonu sert bir titreşimle bu büyülü anı böldü.
Ateş'in bakışları ekrana kaydığında, o ana kadar gördüğüm yumuşak ve şefkatli ifade saniyeler içinde silindi. Kaşları çatıldı, yüz hatları bir mermer kadar sertleşti. Masadan gelen titreşim sesi sanki aramızdaki o görünmez bağı koparıyordu. Telefonu eline aldı, kısa bir an tereddüt etse de açtı.
"Söyle," dedi sadece. Karşı tarafı dinlerken yüzü giderek kararıyor, dudakları ince bir çizgi halini alıyordu. Tek bir kelime daha etmedi, sadece "Tamam," diyerek telefonu kapattı.
O an bakışları bana döndü ama az önceki Ateş gitmiş, yerine buz gibi bir yabancı gelmişti. Tek bir kelime bile etmeden sandalyesini geri itti ve ayağa kalktı. Neler olduğunu anlamaya çalışarak ben de kıpırdandım, ağzımı açıp "Ateş, ne oldu?" diyecek oldum ama bakışlarındaki o aşılmaz duvar beni susturdu.
Hiçbir açıklama yapmadı. Bir özür dilemedi. "Gitmem lazım" bile demedi. Sadece son bir kez, sanki beni değil de içindeki bir acıyı izliyormuş gibi baktı ve arkasını dönüp hızlı adımlarla karanlığa doğru yürümeye başladı.
Olduğum yerde dona kalmıştım. Restoranın o lüks, şık atmosferi bir anda üzerime çökmeye başladı. Kalbim az önce tutkuyla çarparken, şimdi göğüs kafesimde ağır bir taş gibi oturuyordu. Etraftaki insanların fısıltıları, çatal bıçak sesleri, denizin uğultusu... Her şey bir uğultuya dönüştü.
Masada yarım kalmış şaraplarımız, eriyen mumlar ve en önemlisi, kalbimle birlikte bırakılmıştım. İçimi tarif edilemez bir değersizlik hissi kapladı. Az önce dudaklarını öptüğüm, ruhumu açtığım adam, beni bir eşya gibi o masada bırakıp gitmişti. Gözlerim dolarken, tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. O an hissettiğim sadece terk edilmişlik değildi; ruhumun yarısının o karanlıkta onunla birlikte sürüklenip gittiğini hissediyordum. İstanbul'dan kaçıp geldiğim bu tatil, hayatımın en büyük yıkımına dönüşmüştü.
O masada tek başıma kalmış olmanın verdiği o yakıcı utanç ve kederle, restoranın meraklı bakışları altından nasıl kaçtığımı bilemedim. Ayaklarım beni otomatik olarak odaya taşıdı. İçeri girdiğimde odanın boş olması, yalnızlığımı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Miray ve İrem muhtemelen hala aşağıda eğleniyordu.
Çantamı bir kenara fırlatıp hemen telefonuma sarıldım. Ellerim titriyor, gözyaşlarım ekranı görmemi engelliyordu. O mat siyah kartvizitteki numarayı, sanki bir can simidine tutunur gibi defalarca tuşladım.
Aradım... Açmadı.
Bir daha aradım... Telefon meşgule düştü.
Mesajlar yazdım: "Neredesin?", "Bir şey mi oldu?", "Lütfen cevap ver!"
Ama o ekran sessiz kaldı. Cevap gelmedikçe içimdeki o değersizlik hissi büyüdü, dev bir boşluğa dönüştü. Kendimi banyoya zor attım. Elbisemden kurtulup duşun altına girdiğimde, suyun sıcaklığıyla birlikte hıçkırıklarım da serbest kaldı. Dakikalarca, belki de saatlerce o suyun altında ağladım. Sanki su, onun tenime bıraktığı dokunuşları, o tutkulu öpücüğün izlerini söküp atabilirmiş gibi... Ama gitmiyordu. Tenim yanıyor, kalbim sızlıyordu.
Banyodan çıkıp bornozuma sarılarak yatağa kendimi bıraktığımda, kapı açıldı. Miray ve İrem neşeyle içeri girdiler ama beni o halde görünce bir anda sustular. Gözlerim şişmiş, yüzüm kireç gibiydi.
"Aşkın! Ne oldu sana? Neden buradasın?" diyerek yanıma koştular.
Hıçkırıklar içinde olanları, onun tek kelime etmeden çekip gidişini, cevapsız kalan aramalarımı anlattım. İkisi de şok içindeydi. İrem hemen yanıma oturup saçlarımı okşarken, Miray öfkeden deliye dönmüştü.
"Ne demek çekip gitti ya? Kim bu adam sanıyor kendini!" diye bağırdı Miray. "Adam tam bir ruh hastasıymış! Resmen seni orada öylece bıraktı mı? Yazıklar olsun onun adamlığına!"
İrem de ona katıldı: "Aşkın, sakın onun için bir damla daha yaş dökme. Belli ki o sahte isimlerin, o gizemli hallerin arkasında korkak bir adam varmış. Ateşmiş... Ateşi batsın! Karakteri bozuk biriymiş işte, şükret ki gerçek yüzünü erken gördün."
Onlar bana sarılıp teselli etmeye çalışırken, Ateş’e en ağır hakaretleri yağdırıyorlardı. Ama benim kalbimdeki o sızı dinmiyordu. Onların öfkesi, benim içimdeki o büyük kırılmayı onarmaya yetmiyordu. O gece o odada, arkadaşlarıma tutunarak sabahı ettim; hayatımın en büyük hayal kırıklığının, aslında çok daha büyük bir fırtınanın habercisi olduğunu bilmeden...
Gecenin zifiri karanlığı odanın içine sızarken, arkadaşlarımın teselli dolu fısıltıları arasında tam gözlerim kapanmak üzereydi ki telefonumun o keskin sesi odayı yeniden inletti. Kalbim bir an "O mu?" diye yerinden çıkacak gibi oldu ama ekranda Ateş'in değil, babamın adını gördüğümde içimi tarif edilemez bir korku kapladı. Babam bu saatte aramazdı, hele ki İstanbul’un o sakin düzeninde asla böyle telaşlı olmazdı.
Ellerim titreyerek telefonu açtım. "Baba?" dedim, sesim ağlamaktan kısılmıştı.
"Evin..." Babamın sesi daha önce hiç duymadığım kadar bitkin, yaşlı ve çaresiz geliyordu. Arkadan annemin hıçkırıklarını duyabiliyordum. "Kızım, hemen toparlan. İlk uçakla, bulduğun ilk vasıtayla eve dönmen lazım."
"Baba neler oluyor? Korkutma beni, birine bir şey mi oldu?" diye bağırdım yataktan fırlayarak. Miray ve İrem başucuma dikilmiş, korkuyla beni izliyorlardı.
Babam derin, titrek bir nefes aldı. Söylediği her kelime, hayatımın geri kalanını yerle bir edecek birer gülle gibi döküldü dudaklarından:
"Abin... Abin büyük bir delilik yaptı Evin. Mardin’in en güçlü aşiretlerinden Haznedaroğlu aşiretinin kızını kaçırmış. Şu an peşindeler, kan davası kapıda. Aşiret bizi buldu, 'ya can ya berdel' diyorlar. Hemen gelmen lazım kızım, abinin hayatı senin ellerinde."
Telefon elimden halının üzerine yavaşça düştü. Kulaklarım uğuldamaya başladı. "Haznedaroğlu..." diye mırıldandım. Yıllarca kaçtığımız o karanlık töre, o tozlu Mardin yolları, şimdi İstanbul’daki evimizin kapısına dayanmıştı. Az önce Ateş’in gidişiyle kırılan kalbim, şimdi abimin hayatta kalma ihtimaliyle buz kesti. Az önce bir adamın beni terk etmesine ağlıyordum, şimdiyse hiç tanımadığım birinin hayatına kurban edilme gerçeğiyle yüzleşiyordum.
Miray ve İrem’in "Ne oldu?" diyen soruları artık bana ulaşmıyordu. Zihnimde tek bir cümle yankılanıyordu: Berdel... Kendi hayatımın, abimin hayatı karşılığında bir pazarlık masasına yatırılacağını bilmek, beni oracıkta nefessiz bıraktı.