Kalbimin ritmi, tam bir hafta önce o lüks otelin restoranında donup kalmıştı. Beni masada tek başıma, yarım kalmış bir hikâyeyle bırakıp giden adam, ruhumu da beraberinde götürmüştü. Ama bugün hayatın acımasız gerçeğiyle yüzleşme günüydü; tanımadığım, adını bile yeni duyduğum Cihan Ağa ile berdel kurbanı olarak sözlenecektim. Abimin hayatı benim ellerimdeydi.
Odama kapandığımda gözyaşlarım yastığımı ıslatırken annem kapıyı araladı. Sesi titriyordu ama çaresizdi. "Kızım, üzgünsün biliyorum ama abin için... Gel kahveleri yap. Herkes aşağıda senin elinden kahve içmeyi bekliyor," dedi.
Ruhumun çekildiğini hissetsem de yavaşça yataktan kalktım. Omuzlarımda dünyanın yüküyle mutfağa indim. Konak çalışanlarının acıyan bakışları altında cezveyi ateşe sürdüm. Elim otomatik olarak tuzluğa gitti; içimdeki öfkeyi ve bu evliliği asla istemediğimi anlamasını istiyordum. Damadın fincanını bolca tuzla doldurdum; bu kahve ona sadece acı verecekti, tıpkı benim şu an hissettiğim gibi.
Tepsiyi elime aldığımda ellerimin titremesini durduramıyordum. Salona girdiğimde başım öne eğikti. Tek bir yüze bile bakmadan, bir robot gibi herkese kahvesini dağıttım. En son sıra ona, celladım sandığım adama geldi.
Tepsiyi sertçe ona doğru uzattım ve "Buyurun," derken başımı ilk kez kaldırdım. Gördüğüm çehreyle dünyam başıma yıkıldı, nefesim boğazımda düğümlendi. Karşımda oturan, o keskin bakışların sahibi Cihan Ağa değil, kalbimi bir hafta önce o masada bırakıp giden adamdı.
Dudaklarımdan sadece tek bir kelime döküldü:
"Ateş?"